Gönderen Konu: İstanbul Adaları'nda Uzun Bir Seyir  (Okunma sayısı 2595 defa)

Çevrimdışı Mehmet Erem

  • Donatan Temsilcileri
  • *
  • İleti: 256
Ynt: İstanbul Adaları'nda Uzun Bir Seyir
« Yanıtla #30 : 22 Eylül 2020, 01:06:36 »
Uçtu gitti...
Yani şöyle ki:
O kadar emek harcadığımız ilk yelkenimiz, gözümüzün nuru, el emeğimiz, pırıl-pırıl sıfır kilometre yarış makinesi yelken bir "uçurtma kuyruğu" gibi koptu gitti!!!
Uzaklara doğru, açıkdenize, yani güney yönünde uzaklaşıp gittiğini gördüğümüzde hepimiz ağlamaklı olmuştuk.
Ama inancımızı yitirmedik.
O dönemde sahip olduğumuz en önemli şey, hatta tek şey inançtı zaten.
Bence gerçekten "inançsız" olmak için uzun yaşamak gerek.
Uzun yaşayan memleketlerde, Ege'deki İkaria veya Pasifik'teki Okinawa gibi yerlerdeki inanç miktarını ölçmek lazım.
Tabi önce düzgün bir ölçüm sistemi oluşturmak gerek...

Neyse konumuza dönelim.
İlk yelkenimiz gerçekten uçup gidince en azından doğru olmasa bile rüzgardan belli şekilde etkilendiğini gördük.
Bu tabi iyi bir sonuçtu birçok açıdan.
Tek konu bahsi geçen dörtgen parçayı direk ve bumbaya düzgün şekilde bağlamak değildi.
Birincisini kaybetmiştik...
İkincisini bulmak gerekiyordu.

Esasen ilkini tedarik ettiğimiz mecraya başvurabilirdik, tabi ki de...
Ama koca motoryatın üstünü örten "laylon" çadırdan 1 hafta arayla aynı şekilde bir tane daha kesip almak çok garip olacaktı.
RedKit'te Daltonların hapisten kaçarken yan yana 4 delik açması gibi bir sahneye benzemeye başlamıştı aslında bizim girişim.
Yılmadık.

İkincisi ilkinden daha güzel oldu ama.
Matafyon mantığı ile tanışmam o döneme tekabül eder.
Çok iyi anladım daha ilk tecrübede...

EĞER YELKENİ YIRTILIRSA, RÜZGAR YELKENCİNİN HİÇBİR İŞİNE YARAMAZ!


Çevrimdışı Tunc Aytunç

  • *
  • İleti: 19
Ynt: İstanbul Adaları'nda Uzun Bir Seyir
« Yanıtla #31 : 22 Eylül 2020, 19:38:18 »
Okinawa'yı bilemem ama Ikaria Yunanistan'ın en yüksek komünist yüzdeli, en yüksek esrar kullanım yüzdeli ve en düşük dindar yüzdeli topluluğudur...

Çevrimiçi Mehmet Atay

  • *
  • İleti: 975
Ynt: İstanbul Adaları'nda Uzun Bir Seyir
« Yanıtla #32 : 22 Eylül 2020, 20:53:02 »
Bu optinin sahibi dediğin Genco'nun soyadı Sindel mi?
Onunla, sizin sitesinin sahasında yıllarca kışın Pazar sabahları minyatür maç yapardık.
 Şimdi galiba yol geçiyor oradan.
Kayık da küçük, dünya da
SARIYAZ  Turgut / Marmaris

Çevrimdışı Mehmet Erem

  • Donatan Temsilcileri
  • *
  • İleti: 256
Ynt: İstanbul Adaları'nda Uzun Bir Seyir
« Yanıtla #33 : 22 Eylül 2020, 22:52:22 »
Çok Genco yok gezegende...
Nitekim çok Okinawa da

Çevrimdışı Mehmet Erem

  • Donatan Temsilcileri
  • *
  • İleti: 256
Ynt: İstanbul Adaları'nda Uzun Bir Seyir
« Yanıtla #34 : 24 Eylül 2020, 14:25:34 »
Yazının başında belirttiğim gibi  denizcilik uygulamalarının neredeyse tamamının sadece okuyarak yapılamayacağını, usta-çırak ilişkisine bağlı bilgi aktarımı ile gerçekleştiğine inanıyorum.
Hala daha da bu inancımı değiştirmedim.
Okumak çok yararlı ama iskeleti bir ustadan almak gerekiyor birçok kez.
1980'li yıllarda denizcilik ile ilgilenen birçok kişi vardı ama yelken konusu tam bir kapalı kutu "muamma" idi...
En azından bizim için.

Fakat hiç bir motoru olmayan, küreğe ihtiyacı olmayan bir teknenin suyun üstünde sadece yelken ile seyretmesi daha ilk dakikadan itibaren beni o kadar çok etkiledi ki anlatmakta zorlanıyorum.
Çok büyülü bir andı, dümenini tuttuğum optinin diğer kayıkların arasından süzülüşünü dünmüş gibi hatırlıyorum.

Esas itibarıyla yelken seyri ile ilgili hemen hemen hiç bir şey bilmiyordum.
Rüzgarı arkadan alıp açıklara doğru seyretmek zaten kolay birşeydi.
Portekiz kıyılarından Atlantik sularına atılan saman balyasının, okyanusu geçmesi gibi birşeydi bizim Büyükada'ya doğru yaptığımız seyahat!
0 -yazıyla sıfır- navigasyon bilgisiyle yaptığımız seyirlerin, bizim gözümüzde okyanus geçmeye eş değer olduğunu belirtmeme de sanırım gerek yok.   

En büyük problem tabi geri dönmekti.
Dümeni direği ve salması haricinde hiçbir donanımı yoktu teknenin.
Iskota lafını hele hiçbirimiz duymamıştık.
Bumbayı elle tutarak ayar yapmaya çalışıyorduk.

Yelkenli bir teknenin öte berisini satın almak için tüm İstanbul'da sadece iki nokta atışı yer mevcuttu.
Bir tanesi öğrencvi harçlıklarımızdan birktirdiğimiz para ile yanına bile yaklaşmamızın mümkün olmadığı Fenerbahçe'deki Kaptan denizcilik.
Diğeri ise...

PERŞEMBE PAZARI!

Çevrimdışı Kemal Gündüz

  • *
  • İleti: 987
  • Selamlar
Ynt: İstanbul Adaları'nda Uzun Bir Seyir
« Yanıtla #35 : 24 Eylül 2020, 18:18:26 »
Evet Kaptan Denizcilik bu sektörün en eskilerinden biridir.
Mehmet Hocam, bence sen bu yazı dizisini bitirdin, azar azar damardan veriyorsun. Bir seferde paylaşsan, meraktan kurtulsak


Tapatalk kullanarak iPhone aracılığıyla gönderildi

Çevrimdışı Mehmet Erem

  • Donatan Temsilcileri
  • *
  • İleti: 256
Ynt: İstanbul Adaları'nda Uzun Bir Seyir
« Yanıtla #36 : 25 Eylül 2020, 09:42:49 »
-"Bu elindekini hiç bir yerde bulamazsın" dedi, ilk karşılaştığım hırdavatçı.
Moralim bozulmuştu.
Kaptan Denizcilik'ten örnek olsun diye elime aldığım kısa bir ıskota halatıydı.
O sıralarda bütün nalburlarda standart olarak bulunan kendir halattan çok farklıydı.
Hem her rengi vardı hem de elde tutması çok kolaydı.
Fermeneciler Sokak'ta, caminin yanındaki tonozcularda dolaşıyordum.
Feneryolu'ndan trene binmiş, Haydarpaşa'dan Karaköy'e geçip, Perşembe Pazarı'nın o malum curcunası ile ilk defa karşılaşmıştım...

-"Olsa olsa Sabri Kaya'da vardır" dedi bir başkası...
Yolun sonunda diye tarif etti.
Bedrettin Dalan'ın Haliç'in sularını gözleri gibi mavi yapacağını iddia ettiği yıllardı.
Deniz tarafındaki yarısı yıkılmış binaların arasından yürüyerek ilerledim, küçük dükkanı zar zor buldum.

Önce bir baştan aşağıya süzdü beni, sonra da elimdekine baktı.
Yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı...
Yaptığı işi bilen ve seven bir esnafın bildik gülümsemesi.

-"Ne yapacaksın bunu sen?" diye sordu.
Heyecanla konuşmaya başladım. Optinin ıskota halatı olarak kullanacağımı, düzeneği filan detaylarıyla anlattığımı çok iyi hatırlıyorum.
O da hatırlar ve gülümseyerek anlatır, "kısa pantolonlu çocuk" ile ilk karşılaştığı anı.
Hala daha işine devam ettiği o küçük dükkanda, artık devasa bir endüstri olmuş Kaya Yapı'nın başkanı olmasına rağmen Karaköy esnaflığını neden bırakamadığını, tahta kaplı küçük yazıhanede kahve ısmarladığı dostlarının hepsine anlatmıyor artık. Ama sattığı halatların hepsini çocuğunu sever gibi sevmesini hep hatırlayacağım ben.

_._

Çevrimdışı Mücahit Karabaş

  • Donatan Temsilcileri
  • *
  • İleti: 989
Ynt: İstanbul Adaları'nda Uzun Bir Seyir
« Yanıtla #37 : 27 Eylül 2020, 22:56:39 »
Merem Reisim,

Sizin gibi bin bir emek ve hayalle sindire sindire denizcilik öğrenmiş reislerimizin yaşadıklarını dinleyince ya da okuyunca internet çağında amatör denizci olmaya çalışan birisi olarak kendimi hazıra konmuş bir miras yedi gibi hissediyorum. Sizi  tanıdığım günden beri ilk günkü heyecanınızı hiç kaybetmediğinize şahidim. Bilgi ve hissiyatınızı bizlerle böyle naif biçimde  paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.

Çevrimdışı Mehmet Erem

  • Donatan Temsilcileri
  • *
  • İleti: 256
Ynt: İstanbul Adaları'nda Uzun Bir Seyir
« Yanıtla #38 : 28 Eylül 2020, 10:10:49 »
Sabri Kaya'dan aldığım 8'lik ıskota halatı, köşedeki kazıkçı dükkandan temin ettiğim rota makaralar ve mutlaka her teknenin olmazsa olmaz demiri ve demir halatını kocaman bir torbaya koydum. Geldiğim yoldan aynı şekilde önce vapur, sonra tren sonra da minibüs ile Dragos'a geri döndüm.
Yolda yürürken demirin elimde gittikçe daha da ağırlaştığına şahit oluyordum her attığım adımda.
5 kg'luk bir kum çapası bu kadar ağır olabilir miydi?

Demirlere olan ilgim sanırım o zamanlar başlamıştı. ))
Optinin başına gider gitmez hemen donanımı yaptık.
Artık bumbadan gelen halat ile daha ince ayar yapabilecektik.
Ama yine de yelken trimleri konusunda çok da bilgili ve becerikli değildik.
Rüzgarı arkadan alarak gitmek gayet kolaydı, ama rüzgara doğru yükselmek yani ORSA ne demek, en ufak bir fikrim bile yoktu.

Bu gerçeği tam anlamıyla kavrayabilmem için ilk fırtına tecrübemi atlatmam gerekecekti sanırım.
Yaz sonuydu...
Artık mevsim geçişleri başlamış, sonbaharın habercisi leylekler çoktan uzak ülkelere göçmüşlerdi.
Daha okul açılmamış olsa gerek...
Güzel bir havada tek başıma yelken yapıyordum.
Sahilde çoğu tanıdık yüz her zamanki rutinleri olan şezlonglarda güneşleniyor ve yazın son kalan günlerinin tadını çıkartıyorlardı.
Tekneler artık birer ikişer çekeğe çekilmiş, bazıları motor bakımları tamamlanmış, brandaları serilerek kışı geçirmek üzere hazırlanmışlardı.

Denizde tek başına özgürlüğün tadını çıkartmak işte bu olmalıydı.
Ama her özgürlüğün bir bedeli vardır.
Bu özgürlüğü ancak o bedeli ödeme cesaretine sahip olanlar tadar.
... ve ister 3 metrelik küçük bir yelkenli kayık isterse de devasa bir savaş gemisi olsun, denizin karşısında büyük küçük yoktur!
Marmara denizinde seyir ediyorsa eğer, her ikisinin dümenini tutan adamın yüreğinde de aynı korku vardır.
LODOS
_._

Çevrimdışı Mehmet Erem

  • Donatan Temsilcileri
  • *
  • İleti: 256
Ynt: İstanbul Adaları'nda Uzun Bir Seyir
« Yanıtla #39 : 01 Ekim 2020, 12:52:36 »
Hava açık, bulutsuz gökyüzü altında güzel bir rüzgar esiyordu.
Sahilden açığa doğru rüzgarı yandan alarak uzaklaşıyor, tramola dendiğini sonradan öğrendiğim bir manevra ile dönüyor ve tekrar sitenin iskelesine geri geliyordum.
Rüzgar artmaya, dalgalar büyümeye başlamıştı.
Gidiş gelişlerim hızlanmış, daha yüksek süratlere ulaşabildiğimi görmek daha çok hoşuma gidiyordu, baştan.
Fakat sonra her geri dönüşte, iskeleden daha da uzaklaştığımı farkettim.
Önceleri daha hızlı dönerek bunu telafi edeceğimi düşündüm.
Olmadı...

Denizde panik olmak, başa gelecek en kötü durumlardan birisidir.
Çaresizlik ise en büyük öğretmen!

Uzaktan kürek çekerek bana doğru gelen Albay Amca'yı gördüğümde sıkıntım dağıldı.
Kendisi eski bir denizaltı komutanıydı.
Deniz kültürü bilgisi ile harmanlanmış, bize o dönemde bildiğini en doğru şekilde aktaran figürlerden birisiydi.
Asıl ismi Süreyya idi...
Ama rütbesinden dolayı biz çocuklar, hepimiz O'na albay amca derdik.

Aslında o dönemde çok popüler olmayan Chris Craft bir teknesi, 50 HP bir başka Yamahası ve albin makinesi olan bir ahşap kayığı da vardı ama nedense benim olduğum yere kürek çekerek gelmişti.
Baştan anlamamıştım...

Yakınıma kadar gelerek "senin yardıma mı ihtiyacın var?" diye sordu.
Bunu duyunca ağlamamak için kendimi zor tuttuğumu çok iyi hatırlıyorum.
"Evet" dedim kısık bir sesle.
"Merak etme , sana yardım edeceğim" dedi sakin bir tonda
"Sana kendi halatımı atacağım. Bunu teknenin başına izbarço ile bağlayacaksın, yelkenini indir, yekene hakim ol, seni yedekleyeceğim" dedi ve beni sahile doğru kürekle çekmeye başladı.

Dalgaların üstünde inip çıkan küçük ahşap kayığı, küreklerle gayet kolaylıkla kontrol ediyor, çok yavaş hareketlerle sanki neredeyse durmuş gibi hiç acele etmeden ama devamlı asılıyordu.
İlk yedeklenme tecrübem, teknede hemen hiçbir hasar yaratmadı.
Ama bendeki değişiklikler çok büyüktü...

_._


Çevrimdışı Mehmet Erem

  • Donatan Temsilcileri
  • *
  • İleti: 256
Ynt: İstanbul Adaları'nda Uzun Bir Seyir
« Yanıtla #40 : 05 Ekim 2020, 15:54:17 »
Neredeyse tüm çocukluğum "deniz şakaya gelmez" lafları ile geçmişti.
O zamanlar pek de anlamıyordum tabi.
Küçük bir çocuk denizden ne anlar?
Diz boyu suda birbirini ıslatmaktı bize göre deniz...
Bunun neresi, ne kadar "ciddi" olabilirdi ki?

Heybeliada yıllarına geri dönersek, durmadan bu söylemin tekrar ediliyor olması ve kulağına küpe etme poltikası altında daha derin mevzular vardı aslında.
Nihayetinde denizci bir toplum olamamaktan sık sık dem vurulan bir ülkede çok da şaşırtıcı değil, belki.
Ama Ada böyle bir coğrafya değil.
Gayet zengin bir deniz ve denizcilik kültürü hakim.
Düşünsenize Dünya'nın en eski ikinci Deniz Harp Okulu, ingilizlerin tabiriyle Naval Academy'ye ev sahipliği yapmış bir yer.

Ancak o yıllarda adada yaşayan en önemli figürler Deniz Kuvvetleri Subayları ya da komutanlar değil.
Daha çok vapurda çalışanlar ve özellikle balıkçı İbrahim Kıran ve tayfası...
Bu kişiliğe sonradan değineceğim, şimdilik parantezi kapatalım.

Adada yaşayıp da denizin gücünü bilmemek mümkün mü?
Hele de İstanbul'da yaşayıp da Ada'ya sadece yazları gelenler veya iş icabı vapur yolculuğuna mecbur olanlar, bu denizcilik konusuna çok daha farklı bakarlar.
Keza Heybeliada Senatoryumu doktorları arasında maceralı vapur seferleri hep konuşulurdu, hayal meyal hatırlıyorum.
En arkada birinci mevkinin olduğu yıllardan bahsediyoruz.
Dolayısıyla sohbetlerin içeriğini tahmin etmek zor olmasa gerek.

Buradan yola çıkarak, ne kadar "kulağım çekilmiş" olursa olsun vazgeçmemiş halimle daha ilk dümencilik macerasında duvara toslamış olmam kabul ve itaat etmek değil tersine bir itiraz ve isyana dönüştü!
 
Bu mevzuyu mutlaka ama mutlaka hakkıyla "halletmem" gerekiyordu.
Kolları sıvadım...

_._

Çevrimdışı Eyüp Oğan

  • Donatan Temsilcileri
  • *
  • İleti: 744
Ynt: İstanbul Adaları'nda Uzun Bir Seyir
« Yanıtla #41 : 05 Ekim 2020, 16:15:39 »
Memetcim, hiç bitmesin diyorum, keyifle okuyorum..

Bu haftasonunda Çam Limanı'ndaydık, Karaya bakarken Senatoryum'un solunda kalan neredeyse 3-4 hektarlık yanan alanı görünce içim cızladı..

Geceledik, sabah 7.00 de Ahmet botla beni kıyıya bıraktı ve sabah serinliğinde güzel bir rahvan yürüyüşle 20 dk da Heybeliada İskeleye geldim.. Yolda biraz da bu yazdıklarını düşündüm.. Açıkçası çok şanslı bir çocukluğun olmuş, kıymetini bildiğin..

Sevgiler

Çevrimdışı Mehmet Erem

  • Donatan Temsilcileri
  • *
  • İleti: 256
Ynt: İstanbul Adaları'nda Uzun Bir Seyir
« Yanıtla #42 : 08 Ekim 2020, 10:58:08 »
Tabi ilk aşılması gereken engel, Baba figürüydü.
Sadece bana has değildi tabi,sanıyorum o yıllarda birçok erkek çocuk için geçerli bir durumdu bu!
Hatta belki hala bile öyledir.

Önce ustanı geçeceksin, sonra da seni geçecek bir çırak yetiştireceksin diyenler acaba bunu mu kast ediyorlar?
Ne zor birşey bu: Birisini yetiştirmek?
Bu arada acaba kim kimi yetiştiriyor? O da belli değil.
Bu yetiştirme olarak ifade edilen sürecin sonunda, süreçten en çok yarar gören "çırak" mı? yoksa "usta" mı? ben şahsen çok emin değilim...

Babamın karşısına dikilip "ben balıkçı olucam" demedim tabii...
Esasen zaten 11 yaşında her çocuk gibi aslında ne olmak istediğimi ben de bilmiyordum haliyle.
O yaşlarda itfayeciden, polise, astronottan, atom mühendisine kadar değişen bir yelpaze söz konusuydu.
Ne demekse Atom Mühendisi?

"Ben yelken öğrenmek istiyorum" dedim.
Düşündüğümün aksine hoşuna gitti.
Ama hoşlandığını hemen belli eden bir karakter değildir.
Hatta ilk anda ne düşündüğünü hiç anlamamıştım.
Anlayabilmem için oldukça uzun zaman geçmesi gerekti.

İYK'nın kış döneminde düzenlediği bir eğitim serisi vardı.
Neredeyse tamamı kara tahta başında, sınıfta olan bir eğitim modeliydi.
Tekneleri uzaktan ancak görüyorduk.
Haftasonları olarak tüm kış sürdü...
Denize çıkmamız ise ancak ilkbaharda mümkün olacaktı...

KALAMIŞ
_._




Çevrimdışı Mehmet Erem

  • Donatan Temsilcileri
  • *
  • İleti: 256
Ynt: İstanbul Adaları'nda Uzun Bir Seyir
« Yanıtla #43 : 13 Ekim 2020, 10:56:02 »
İYK o sıralarda yelken klüpleri arasında açık ara üstün bir yerdeydi.
Hala daha da camiada çok önemli bir yer tutar.
Kalamış Koyu da hem belki o yüzden hem de artık yapılmış marina sebebiyle neredeyse tüm Türkiye'de yelkenciliğin kabesidir diye yorumlarsak sanırım yanlış olmaz.
Ben de 13 yaşında bir erkek çocuk olarak ilk defa bu camiaya adım attığımda garip duygular içindeydim tabi...

Evden uzak olmak ama çok sevdiğin bir şeyle uğraşmak, ama oldukça kompetetitif bir ortamda kendini ispat etmek, ama etrafındaki yeni arkadaşlarınla ilişkilerin, ama fiziksel olarak zor bir uğraşın yorgunlukları gibi ikilemler ile eve dönüyordum her gece.
Eve dönüşü hatırlıyorum...
Feneryolu'na kadar yürüyüş, tren ve Cevizli'den yine eve yürüyüş.
Arada denizi seyrederek geçen duraklar...
Trenin penceresinden büyüdüğüm Ada manzarasına uzaktan baktığımda aslında ne kadar da yakınım ama galiba ne kadar da uzağım diye o kadar uzun uzun düşünürdüm ki...
Neredeyse yaz döneminin sonunda, artık yarış antrenmanları bittiğinde anladım bu içimdeki ikilemi.
Bu duygu neden beni bu kadar zorluyordu?

Sonunda buldum:
Çünkü oradaki teknelerin hiç bir bana ait değildi.
Klüpte kendisine ait teknesi olan zaten sadece birkaç kişi vardı.
Haliyle bütün tekneler klübe aitti...
Ne kadar iyi bir yarışçı olursam olayım bunun üstüne çıkmam mümkün olamayacaktı.
Hatta ben bile klübe aittim, sporcu olarak.

Halbuki ben bana ait olan bir teknem olsun istiyordum.
O zamanın şartlarıyla belli ki bunu gerçekleştirmek mümkün olamayacaktı.
Bunu farkettiğim anda neredeyse kaçarcasına ayrıldım Kalamış'tan...

Optimist yaşı dolan çocukların bir üst sınıf olan 470'e geçmeden önce arada kullanacakları daha basit bir ara sınıfın tartışıldığı yıllardan bahsediyorum.
Pirat ve snipe yarıştan kaldırılmış, cadet ve şarpi çoktan tarih olmuştu.
Etrafımızda Flying Dutchman serisini hayal meyal hatırlayan yaşlı dümenciler vardı.
Anlattıklarını şiir gibi dinliyorduk klübün bahçesinde.

Ama hala daha rıhtıma çekilmiş Dragon'ların bazı haftasonları devam eden yarışlarının olduğu yıllar.
Hayranlıkla izlediğimi çok iyi hatırlıyorum şeklini ve formunu.
Hayatında optimist dümeni tutmaktan başka hiç bir denizcilik birikimi olmayan bir çocuk "doğru" formu nasıl tespit eder?
Bilmiyorum...

DİNO

_._