Benim peder iyi satranççı idi, zamanında turnuvalarda oynamış, kendi zamanında Türkiye'deki bütün ustalarla düşmüş kalkmışlığı var. Mesela ortağı (rahmetli) Bahri Amca zamanının Marmara bölge şampiyonu, ortaokul arkadaşı (rahmetli) Mehmet Bayegan Amca büyük satranççı. Eski Türkiye şampiyonlarından Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Estetik Cerrahi uzmanı (rahmetli) Prof. Dr. Akdoğan Erözbek arkadaşı. (kendisi bu vesile ile sünnetçim de oldu aynı zamanda övünmek gibi olmasın... 45 dakika sürer mi bir operasyon, 2 hemşire yardımcı operatör filan, işine özenen adam.)
5 veya 6 yaşında idim, evde akşamları babam tahtada problem çözerken özendim, bakıyorum, öğreteyim mi sana dedi. Taşlar nasıl hareket ediyor filan.
- Ulan uçtu mu o at oraya?
(Annem yetişiyor imdadıma)
- Ne bağırıyorsun çocuğa be, öğreteceksen düzgün öğret.
Aradan yıllar geçti, aile çevresinde satranççılar var tabii, onların çocukları filan oynuyoruz, biraz geliştirdim. Ama en ulaşılmaz rakibim babam, sürekli yeniyor beni, o oyunlardan aklımda kalan sürekli sıkışık pozisyonda olmaktan kaynaklanan psikolojik sıkıntı...
Ortaokula başladığım zaman ilk ciddi antrenörüm ile tanıştım. Türkiye'de bu işi bir kahve oyunu olmaktan kurtarmak adına çok emek sarfetmiş olan Sertaç Dalkıran orta okulumuzun satranç kulübünün hocasıydı. Aynı zamanda Moda caddesinde açmış olduğu Satranç Geliştirme Merkezi'nin, çıkarmış olduğu Satranç dergisinin günümüzde artık leblebi gibi genç GM (büyük usta) yetiştiren, olimpiyatta derece yapan, dünyada söz sahibi olmaya başlayan Türk satrancına katkısı büyüktür muhakkak.
Sertaç Hoca ile ilk kulüp tanışmamızda hepimize karşı bir simültane oyun oynadığını hatırlıyorum. Masaları teker teker dolaşarak herkesle aynı anda oynuyor yani. Herkesi yendi, benimle olan oyunu berabere ilan etti, (yanda seyreden liseli abilerden yardım almamış değildim sona doğru gerçi). Ondan sonra her hafta sonu çalışma. Verdiği 8 kombinezonu çözüp getiriyoruz. Babam hala sürekli yeniyor beni ama bir seferinde yine sıkışık pozisyonda iken kale fedalı bir mat kombinezonu gördüm, ben zaten piyonu patlatınca düşünüp devamını gördü ve aferin diyerek taşları topladı. Aklımda kalmış bu, pozisyon bile aklımda, o kadar sevinmiştim.
Orta 2'de Galatasaray Lisesi'nde ortaokullar arası bireysel İstanbul şampiyonası turnuvasına katıldım. Baş hakem (müteveffa) Jirayr Çakır. 7 puan üzerinden 3,5 ile ortalarda bitirdim. Sonradan tamamıyla tevafuk Boğaziçi Üniversitesi'nde tanışacağım ve çok yakın arkadaş olacağımız Ayhan Okçular birinci olmuş idi o turnuvada. Üniversitede iken Ayhan ile hafta sonları Moda'da pide yiyip peşinden sinemaya gitmek standart ritüelimizdi. Sayısız şampiyonluğu olmasına rağmen satranç ile profesyonel ilgilenmedi o da, iş hayatına atıldı, koptuk zamanla... O zamanlardan hatırladığım diğer iyi isimler Çapa ortaokuludnan Timur Berk, Saint Joseph'den Ahmet Aytaç, Terakki'den Emin Çavlı ve kardeşi, akrabalarımızdan yirmili yaşlarda kaybettiğimiz Tolga Çınar.
Ertesi sene girdiğim ikinci turnuvam da TSYD'nin Levent'teki tesisinde organize edilen İstanbul takım şampiyonası. Her takımda 3 masa var. Ben bizim okulun birinci masasındayım, en iyi oyuncular hep bana düşüyor dolayısıyla maalesef. Bir maçta Saint-Joseph Lisesi ile karşılaştık. Rakibim Ahmet Aytaç bireyselde İstanbul ikincisi olmuş çok güçlü bir oyuncu. Ama satranç bu, bir at çatalı denk geldi, kaleye karşı at öne geçtim, morali bozuldu, ama o halde bile korkuyorum çocuktan. Zaten satrançta en zor olan şey kazanan pozisyonda kazanmayı bilmek. Bir süre sıkıştırdı beni, beraberlik teklif ettim, (halbüki sakin kafayla oynasam kazanacağım babamla sonradan baktığımızda oyuna.), reddetti, biraz daha devam ettik, sonra baktı olmuyor, o teklif etti, tamam dedim hemen... Bizim diğer iki masa kaybetmişti, sonuçta 0,5 - 2,5 kaybettik maçı ama bizim ekipte nasıl bir sevinç, sanki şampiyon olmuşuz. Helal olsun lan diyorlar bana, neredeyse havaya atacaklar, bütün olay: "bozduk façalarını", maçtan önce ooo bunları 3-0 yeneriz demişler. Hakikaten de adamların tadı kaçtı komple. Bizdeki keyif acaip, eziklik böyle birşey azizim...
Yine aynı turnuvadan bir hatıra; o günün son turu artık akşam olmuş. Babam arabayla gelmiş beni alacak bir yere gideceğiz, babaannem arabada bekliyor. İyi pozisyondayım, dahası rakibim büyük bir hata yaptı, bir hamlede mat bıraktı, ama benim haricimde herkes farkında hatanın, çocuk kendi bile gördü, kıpırdanıyor, kıvranıyor, arkada antrenörlerinde bir fısıldama, huzursuzluk... Görmedim, kaçtı, oyun başka mecralara evrildi ve lüzumsuz uzayıp berabere bitti. Orada görsem oyun bitecek ve geç kalmayıp gideceğimiz yere de erken gideceğiz, ona da sinirlenmiş babam, "sen bu oyunu oynama kardeşim!" diye patladı tepemde zebellah gibi saati durdurur durdurmaz. (Annemden çok dayak yemişliğim olmasına rağmen hatırımda kalan pek yok. Babamın bırakın dayağı sesini bana yükselttiği bile çok nadirattan olmakla beraber hepsi aklımda kalmıştır, öyle kötü hissettirirdi bana kendimi, yapmamak lazım küçük çocuğa böyle tabii...

)
Lisede fen lisesini kazanınca oyundan büsbütün koptum, kulüp yok, rakip yok, dahası babam çok yerinde ve güzel bir uyarı yaptı işin gittiği yönü görünce. Hayatıma karıştığı çok nadirdir ama en isabetli yerlerde müdahale etmiştir hep. Bak bu işin sonu yoktur, hastalıktır, istikbaline mal olur diye durdurdu beni ve amatör olarak kalmamı sağladı.
Üniversitede hiç ilgilenmedim. Ara sıra oynadığımda basit taktiksel hatalardan kaybettiğim için de soğudum oyundan biraz, benim gözümde satranç "kralların oyunu", uzun uzun analizler ve stratejiyi seviyorum ama hakikat öyle değil tabii, önce taktiğin mükemmel olacak, sonra strateji... Ayhan'la yakın arkadaşlığımızda bile oynamadık, gezdik tozduk.
Mastır yıllarımda o zamanki öğrencilerimden (25 yaşında üniversitede lisans dersleri vermeye başlamıştım) şimdi artık meslektaşım olmuş Yasin ile Fatih her teneffüs kantinde sürekli yıldırım oynuyorlar. 5 dakika zaman kısıtlamalı hızlı oyunlar bunlar, ikisi de mükemmel taktisyen oyuncu. Eski günlere özenip karşılarına oturduğum anda tokatlıyorlar ikisi de, hoca filan dinlemiyorlar. Onların vesilesi ile Gebze Teknik'de yine ilgilenme fırsatım oldu zaman içinde. Birkaç turnuvaya girdim çıktım, takım turnuvalarında oyuncu eksiği olduğunda çağırdılar gittim. Okul içindeki bir turnuvada 3. lüğüm filan da yok değil, bizim kıza verdim kupayı oynasın diye.
Ara sıra alevlenen ara sıra sönen birşey bende. Tabii bilmeyen (ve hatta bilen) herkesin zannettiğinin tersine öyle "akıl" veya "zeka" ile ilgisi olmadığını görüyor insan oynadıkça. Bütün tahta oyunlarında olduğu gibi "pattern recognition" (örüntü tanıma) kabiliyeti ustalığın özünde yatan şey. Bunun için de disiplinli çalışma haricinde illa bir zihinsel beceri söylemek gerekirse hafızayı zekanın önüne koyarım. (Büyük ustaların hepsi oynadıkları oyunları ezbere bilirler.)
Ama yine de oynamaya başlayınca salgılanan o hırs, fiziksel sporlarda az görülür niteliktedir. Hele de dışa vurabileceğiniz her türlü fiziksel aktivite yasak olduğundan, hele de oyunu kaybetmişseniz... "Bu aptala nasıl kaybederim" diye tahta parçalayan şampiyonlar mı ararsınız, oyun esnasında masa altından tekme atanlar mı, çocuk halimle "ha ha nasıl yendim" dediğim benden büyük bir abi çeneme sağlam bir yumruk sallamıştı son anda çekmiştim kafamı çenemin ucuna gelmişti, hala unutmam... sürüsüne bereket böyle şeyler... Kasparov'la Karpov kadar birbirinden nefret eden iki düşman olduğunu düşünmüyorum gerçek hayatta.
Geri çekilip baktığın zaman belli kuralları olan aptal bir oyun halbuki, ama hiç öyle değil insan tasavvurunda, hep daha fazlası olmuş, soğuk savaş bile Fischer-Spasky maçında ABD-SSCB olarak onun üzerinden kurgulanmış. Ustalar her meslekten çıkabiliyor, matematik profesörü olan da var, inşaatta vasıfsız işçi olan da.
Bu noktada çok çarpıcı birşey söylemek gerekirse Kasparov 1997 yılında bilgisayara yenildiğinde herkes bunun satrancın sonunu getirdiğini düşünmüştü. Tam tersi oldu, bugün eskisinden çok daha popüler hale geldi; kaldı ki 2018 yılında telefonunuza bedava indirebileceğiniz Stockfish uygulaması Kasparovu yenen bilgisayardan kat kat iyi oynamaktadır. Google'ın yapay zekası ondan bile iyi, maymun etti geçenlerde, algoritmaları kapıştırıp onları seyretmek de keyifli. Masa başı satrancında insanın bilgisayarla rekabet edecek durumu kalmamıştır. (Yazışmalı dediğimiz çok uzun düşünme sürelerinin mümkün olduğu satranç türünde ise durum hala belirsizdir gerçi, çünkü taktiksel hatalar elenip strateji ön plana çıkar.)
Oyundaki olası pozisyonların sayısı kainattaki atom sayısından fazladır, böyle bir olasılık uzayı ile matematiksel kesinlik açısından boğuşmaya kalkmak hem insan hem bilgisayar için abesle iştigal dolayısı ile... Muhtemelen hiçbir zaman matematiksel olarak "çözülemeyecek" ama tarihteki en büyük oyunculardan Fischer'in bu konuda bir sezgisi var: "Oyun çok büyük ihtimalle teorik bir beraberliktir" diyor. Yani kaybeden bir taraf olması için illa hata yapması lazım. Elde oynanmış devasa oyun külliyatı da bu sezgiyi (ampirik olarak da olsa) kuvvetli bir şekilde destekliyor. Ama yine de insanlar oynamaktan vazgeçmiyor, dediğim gibi satranç sadece satranç değil çünkü. Benim için de babamla olan ilişkimin önemli ögelerinden biri oldu "hobi" olmanın ötesinde geriye dönüp baktığım zaman...
Babam artık yaşlandı, yine hiç fena oynamıyor ama her 5 oyunun 4'ünü kazanır hale geldim, çocukluk büyüm bozuldu, bozulmasını hem istedim, hem de istemedim, oynamıyorum dolayısı ile. Ara sıra evde ziyarete gittiğimde kapıyı açıyor sevinçle kucaklaşıyoruz, neler yapıyorsun derken gözüm bilgisayara kayıyor, Chessmaster açık, rakip sanal karakter Natalie...
Genç yaşta babasını kaybetmiş, sıfırdan herşeyini var etmiş, annesine, kardeşlerine onların çocuklarına, kendi ailesine verebileceği herşeyi vermiş, akciğer kanserini yenmiş, beyin ameliyatı geçirmiş ve bunların hepsine karşı tek başına durmayı bilmiş, of deyip kimsenin eline bakmamış, 80'e yaklaşan yaşında otobüste bile kimseden yer istememiş, seven sevmeyen herkesin saygısını kazanmış bu mükemmel adam, hayattaki yegane rol modelim, artık bu yaşında ne istese yapabilirdi, herşey mübah ona. Ama o satrancı tercih ediyor hala, heyecanla bana pozisyonu anlatıyor, kaç yıl kadar daha bu saadeti yaşayabileceğimi bilmeden anın keyfini çıkarıp kafamı yaslıyorum omuzuna ve dinliyorum usul usul...