Gönderen Konu: SON DENK KAYIKÇISININ HATIRASINA  (Okunma sayısı 16872 defa)

Çevrimdışı Can Deniz <Ercan H>

  • *
  • İleti: 1157
    • KUTUP YILDIZI
Ynt: SON DENK KAYIKÇISININ HATIRASINA
« Yanıtla #30 : 22 Ocak 2017, 16:46:01 »
Ahmet denize dair çok güzel anıların var. Sana öykünmemek elde değil.

Bu arada torunların çok ama çok şanslı olacak. 
Senin bu anıların ile bir tabur torun büyütülür yav.

Kalemine, hafızana sağlık. :)xx :)xx

ВЛАДА / TEOS

Çevrimdışı Ahmet Kabaalioğlu

  • *
  • İleti: 4998
Ynt: SON DENK KAYIKÇISININ HATIRASINA
« Yanıtla #31 : 02 Mart 2017, 22:23:21 »
Halil, Serkan ve Can Reisler ilginiz için çok teşekkürler.
Epey ara vermişiz, yenileri eklemeden önce,eskileri bir toparlayıp tekrar yayınlayayım buralarda bulunsun.
S/Y Bidarka / Fatih / İstanbul


"Son Denk Kayıkçısının Hatırasına"


https://sondenkkayikcisi.blogspot.com/

Çevrimdışı Ahmet Kabaalioğlu

  • *
  • İleti: 4998
Ynt: SON DENK KAYIKÇISININ HATIRASINA
« Yanıtla #32 : 02 Mart 2017, 22:23:59 »
Uzatmacılık Günleri -1
Palamut göçmen bir orta su balığıdır. Karadeniz’de  Batı – Doğu  ve Doğu – Batı doğrultulu göç eder.Bu göçü sırasında balıkçılar da palamutu avlamaya çalışırlar. Şimdiler de 1 Eylül den önce avlanılması yasaktır. Eskiden 15 ağustostan itibaren avlanılırdı. Fakat şimdiki gibi gırgır teknolojisi ve elektronik avcılık olmadığı için hiçbir zaman çoklu adetlerde avlanılamazdı. Palamutu avlayabilmek için bir çok bileşenin bir araya gelmesi gerekiyordu. Uygun hava, ay ışığı, ay karanlığı, balığın büyüklüğü, denizin sıcaklığı hepsi etkiliydi. Hepsi uyumlu olacaktı ki üstüne birde şansınız yaver gidecek ve balığı avlayabilecektiniz.
İşte o zamanlarda biz gündüzleri ve ay karanlığı olan geceleri voli ağlarıyla, ay ışığı olan gecelerde uzatma ağlarıyla palamut avlamaya çalışırdık. Uzatma ağı dediğimiz ağ kıyıdan açığa doğru denize dökülür mantar yakasın suyun üzerinde olan bir yüzer ağdır. Gemilerden ve seyir halindeki diğer teknelerden korumak için yalı çımasında(kıyı şamandırasında) sandal yada ışıklı fener bekler, deniz çımasında ise(yani açık şamandırasında) ağı döküp çeken ana tekne beklerdi. Yaklaşık 1,5-2saat aralıklarla dökülüp çekilirdi. Dökülüp çekilir derken, dökmek yani denize sermek 15 dakika geriye toplamak ise balık durumuna göre 1,5-3 saat arası sürerdi. Balık çok olduğunda ise 5-6 saati bulduğu olurdu.
Uzatma ağı denize serilirken bizim teknemizde kıyı çımasında sandala en yaşlı en deneyimli denizci bırakılırdı. Beraberinde bir demlik çay, bir somun ekmek, zeytin ,peynir ,helva bırakılır birde içme suyu vardır. Ayrıca güçlü bir el feneri ve lüks bırakılırdı. Sandal dediğimiz 4,20 boyunda kürekli bir kayık işte. Ayrıca teknede bekleyecek olan gemici çok sıkı giyinmek ve üşümemek zorundadır. Çünkü sandal küçük olduğu için fazla hareket edilmediğinden mutlaka üşürdünüz. Burada sessizce ağa bağlı durur ağa doğru gelen teknelerin makine sesini dinlerdiniz. İki ana göreviniz vardı. Birincisi ağın üzerine gelen bir tekneyi açığa yönlendirip ağa bindirmesini engellemek, ikincisi ise ağa bir balık ocağı yaklaştığında ağın etrafından dolaşmayıp ağa takılsın diye balığın arka tarafına dolaşıp ışık tutup, taş atıp, sırık yada labut (tuvalet pompalarının kocaman olanı) ile ses çıkartıp balığı ürkütüp ağa takılmasını sağlamaktı.
Çok küçük yaşlardan itibaren uzatma teknesinde bota  ikinci olurdum. Yani sandaldaki ikinci kişi. Özellikle akşam avlarında deniz yumuşamadığı için rüzgar olmamasına rağmen  ölü denizler olurdu. Beni sandal da büyük tekneye göre daha az deniz tutardı. Bu yüzden akşam avlarında mutlaka sandala gönüllü ikinci olurdum.Bu uzatmacılık  ay ışığı olduğu gecelerde yapılır.Çünkü ay karanlığı olduğu zaman denize döktüğünüz ağ yakamoz yapar ve balık bunu görür. Ardından ağı elleyerek yani ağ boyunca yüzerek boşluk bulduğu yerden geçer kurtulurdu. İşte bu ay karanlığı olduğu zamanlarda alacakaranlıktan istifade etmek için sadece sabah ve akşam ağ dökülürdü. Birde bu avcılık  balığın göçünden dönüşü esnasında yani doğudan batıya yani İstanbul Boğazına dönüşü sırasında verimli yapılırdı. Çünkü palamutlar artık yavrularını büyütmüş kışı geçireceği yerlere doğru kalabalık ocaklar halinde durup dinlenmeden yollarına giderler. Hızları ise müthiştir.Bir günde Sinop’tan İnebolu’ya gelebilirler.
Bu ortam hatırlatmasından sonra gelelim hatıramıza. İşte ay karanlığı olan bir akşam gece volicilik yaptığımız için akşamdan  bir av yapıp dönüp voliye gideceğiz.Yada uzatma teknesini koyluk bir yere demirleyip voli teknesiyle gece ava devam edeceğiz. Bu nedenle ekibin çoğunluğu gündüzde çalışıp yorulduğu için voli teknesinde yada limandaki kulübelerimizde dinlenmekteler. İşte biz o akşam üç kişi denize çıktık. Zaten ağ toplamaya başladığımızda diğerleri de  gelecekler. Uzakta da değiliz aslında evimizin ve mahallemizin karşısındayız. Aşırı heyecanlıydım o akşam ben botta tek başıma kalacaktım. Hiç unutmam orta üçe geçmiştim.
Daha önceki hatıralarda adı geçen Aykut Reis, ben ve babam teknede üç kişiyiz. Çok kısa sürede av suyuna geldik. Hemen iskandil ettik.Derinlik 7 kulaç ve akıntıya baktık. Dere gibi karayel suları var. Bu demek oluyor ki ağı döktüğümüz yerden doğuya doğru akacaktık. Bizim ağımız bölgedeki en uzun uzatma ağı  idi. Tam dokuz boy yani 3000 metre  civarındaydı. Bu kadar uzun ağı denizde  bu akıntıda düz tutmak bile bir marifetti .Bu yüzden kıyının akıntısına açığın akıntısına ayrı ayrı bakıyorduk.Bir taraf daha az akıyorsa ona göre ağı dökerken az akan yerden çok akan yere doğru çaprazlık veriyorduk. Buna koltuk yapmak deniyordu.İşte bu günde açığı çok akıyordu bu yüzden karayele koltuk yapacaktık.
S/Y Bidarka / Fatih / İstanbul


"Son Denk Kayıkçısının Hatırasına"


https://sondenkkayikcisi.blogspot.com/

Çevrimdışı Ahmet Kabaalioğlu

  • *
  • İleti: 4998
Ynt: SON DENK KAYIKÇISININ HATIRASINA
« Yanıtla #33 : 02 Mart 2017, 22:53:21 »
Ben eşyalarımı aldım bota atladım. Bot dediğimiz bildiğiniz sandal. El feneri kontrolü yeni piller falan . Lükse gaz doldurdum.Hava kararınca yakacağım gaz bitmesin diye erkenden yakmıyoruz. 250 mumluk hala kullandığımız pırıl pırıl bir lüks.(kucağımdayken düşüp yanağımı yakmışlığı bile vardır.) Yiyecek, içecek , battaniye bile aldım sandala. Zaten hava süt liman. Ekim başı, kestane karasından hemen sonrası,  havanın son sıcakları ama deniz havadan daha sıcak neredeyse. Ayrıca belirtmekte fayda var o zamanlar telsiz telefon vs. yok. İletişim tamamen görsel. Ağ bozulmasın denizde düzgün dursun diye son ana kadar dökmeden bekliyoruz. Sahildeki caminin minaresinde ışıklar yandı ve vakit geldi. Ağ mola edildi ve ana tekne benden yavaşça uzaklaşmaya başladı.Kısa sürede iyice uzaklaştılar bir müddet sonra göremeyecektim zaten. Bu sırada elimdeki fenerle eve  işaret verdim ve ardından babaannem sofanın ışığını(bizim ahşap evlerde salona sofa denir) üç kere yaktı söndürdü. Bizi izlediklerini biliyordum. Rahmetli babaannem elinde eski bir dürbünle bakar durur bizleri takip ederdi.
Hava kararmaya başladı. Zaten büyük kayık benden iyice uzaklaştı artık .Deniz dalgasız olduğu için ayağa kalkınca görebiliyorum.Bir şey daha biliyorum net göremesem de Rahmetli Dedem akşam namazından çıktıktan sonra sahildeki caminin denize bakan balkonunda mahalleli emsalleriyle birlikte oturmuş bize bakıyor. Bu eski denizcilerin en büyük zevkidir orada oturup kritik yapmak. Hala hafızamdadır.Dedem şöyle der Rahmetli Fırıncıya “Bizim uşakla yine ağı açık düşürdüle elli sefer de dediydim.” der. Fırıncıda ona “Dokunma uşaklara  kimin nasibi olacağı belli olmaz.” der. Böyle dedikodu yaparlar bir sürü eski denizci.(Yeri gelmişken söyleyeyim 22 ekim 1990 günü çok sevdiğim ve başarılı olduğum balıkçılığı bırakıp üniversiteye gitmeme sebep olan yine bu iki Rahmetlinin dedikodusudur.Bir arada onu yazarım.) Bu arada kayığı sandalı kerteriz alıp kıyıdan akıntıyı hesap ederler. Akşam avında balık çıkmazsa ertesi gün fırça atmak için çalışma yaparlar. Ana tekne ağı çekmeye başlayana kadar ayrılmazlar oradan, ana teknede çalışma başlayınca teknede ışıklar yanar, onlarda başlarlar ağ da balık olmadığını tahmin etmeye.Eğer balık çıkmazsa ağı çabuk toplardık.Ama balık olursa ağdan balık ayıklamaktan dolayı bu toplama süreci saatler sürerdi.Bu yüzden biz eve haber vermeden balık tutup tutamadığımız bilinirdi. Hatta limana dönmeden ışığımızı takip eden kabzımallar balığımızı almak için iskelede sıraya girerlerdi.

Bahsi geçen ev ve cami aynı karede



Yaklaşık 25 sene sonra aynı yerde bir resim çekeyim dedim. Artık fotoğraf makinam var.

S/Y Bidarka / Fatih / İstanbul


"Son Denk Kayıkçısının Hatırasına"


https://sondenkkayikcisi.blogspot.com/

Çevrimdışı Ahmet Kabaalioğlu

  • *
  • İleti: 4998
Ynt: SON DENK KAYIKÇISININ HATIRASINA
« Yanıtla #34 : 02 Mart 2017, 23:05:16 »
Metal parlak el fenerinin ışığında lüxün ispirto haznesine  ispirto koyuyorum. O zamanlar küçük plastik ispirtoluklar vardı. Uçmasın diye ağzına kalem tepesi kapatır cebime koyardım. Sonra ispirtoyu tutuşturdum. İspirto fitile giden gaz borusunu ısıtır ve gazın buharlaşmasını sağlar. Bu arada iğne denilen gaz çıkışını ayarlayan kelebek kapatılır. Bir yandan da depoya yanda bulunan pompayla hava basılır.Resimde görülen lüxte yeni fitil takılmış ve hiç yanmamış.Yanınca o fitil top hale döner,iyice büzüşür.İkinci resimde yanmış hali görünmektedir. Lüxün arka tarafındaki ortadaki siyah yuvarlak şey iğne kelebeği, yine bizim bakış yönümüze göre sağdaki şey hava basılan pompa, soldakide gaz doldurma kapağı ve göstergesidir.Yeni modellerde gösterge olurdu.Benim lüxümde yoktu. Ama aralıksız 4-5 saat arası yanardı. Gözümü almasın diye 180 derece ışık verecek şekilde sigara paketlerinden çıkan jelatinle diğer 180 derecelik kısmını kapatırdım. Böylelikle hem tek yönü aydınlatırdı hemde gözümü almazdı.Zaten ihtiyaç olmadıkça dışarı çıkartmazdık.Hafif gazda ambarda eğrilerin arasına oturtur yönünü kıç altına bakıtırdım. İğne kelebeği aynı zamanda gaz ayarıydı.Bunu çevirerek kısıp açabiliyorduk. Piknik tüp vanası gibi.

Lüxe dair görsellerimiz şöyle



Yana hali ise

S/Y Bidarka / Fatih / İstanbul


"Son Denk Kayıkçısının Hatırasına"


https://sondenkkayikcisi.blogspot.com/

Çevrimdışı Ahmet Kabaalioğlu

  • *
  • İleti: 4998
Ynt: SON DENK KAYIKÇISININ HATIRASINA
« Yanıtla #35 : 02 Mart 2017, 23:10:09 »
Neyse ben bunlarla uğraşırken vakit bayağı geçmiş .Gözüm karanlığa alışsın diye ambara bakmıyorum zaten lüks sandalın kıç altını aydınlatıyor ama sızan ışık huzmeleri görüş bozukluğu yaratıyor. Etrafı sezmeye başladım o da ne bizim ev ve cami hatta mahalle gözden kaybolmuş. Hemen kerterize almaya çalıştım Açıktaki kayığın tepe lambasına baktım benden daha batıda ben daha fazla akmışım demekki dedim kendi kendime. Kıyıda akıntı daha fazla öyleyse dedim. O sırada bize göre doğuda olan limanın üzerine gelmişiz bile. Çok hızlı doğuya akıyoruz.Tam o sırada yeşil mendireği bir ışık döndü ve eyvah dedim. İçeride bir maden gemisi vardı o hareket etmiş. Normalde doğuya gider Samsun’a rota tutar.Ama balık sezonu olduğu için limandan çıkasıya açığa vurdu rotayı. Kırmızısını görürken bir anda yeşilinide gördüm. Önce bocaladım  ardından ambardan lüksü kaptığım gibi çıktım kaynanın üzerine. Elimde sağa sola çeviriyorum. Gemi acı acı bir öttürdü düdüğünü. Koca bir projektör herkes vardiya da. Allahtan mevzuyu bilen bir zabit takımı varmış.Hemen sancak alabanda yaptılar.Bu arada bende sandalı ağdan çözdüm. Gemi dönmezse küreklere asılır kaçarım diye düşünmüştüm. Neyse gemi hızla uzaklaştı ama benim gözümü ışık aldı ağı göremiyorum. Hemen lüksü tamamen söndürdüm.Nasıl olsa el feneri var yakarım tekrar diye . Çok hızlı karar vermem gerekiyordu sandal mı hızlı aktı ağmı hızlı aktı diye. İçimden bir ses ağ daha hızlı aktı dedi başladım doğuya doğru küreklere asılmaya.
Sandal eniştemin yaptığı 4.20 boyunda bir sandaldı. Büyük tekneleri onarırken artan parça tahta ve eğrilerden  yapmıştı. Hemde benim için yapmıştı. Çok güzel değildi endazesi de iyi değildi. Hiç kendi rengi olmadı hep artan boyalarla boyandı. Hiç zevkime göre boyayamadım. Hep abuk sabuk renkler oldu. Hatta siyah bile oldu. Nerden ne boyası arttısa garibime onu sürdük. Dedemin yeşil takıntısından uzun yıllarda yeşil olmuştu. Çünkü Kalkancılık teknemiz Çakraz yeşile boyanırdı artan boyada benim sandala.Zaten garibim kürekte de sancağa çekerdi. Bu yüzden sol kolumla daha fazla güç vererek sandalı düz çizgide götürmeyi sağlardım. Bu bende alışkanlık olmuş normal doğru düzgün sandallara da binice bir müddet adapte olamazdım.(Bu sandala bir de yelken yapmıştım bir arada onu paylaşırım.) Bu arada mütevazi olmamam gereken bir konu var. Çok çok iyi kürek çekerdim. İlçemizde ve civar ilçelerdeki tüm deniz şenliklerinde tek çifte ve iki çifte kürek yarışlarının açık ara galibi olurduk,çocukluk arkadaşım Akın’la birlikte. Sonradan üniversite yıllarında da kısa bir süre profesyonel olarak yaptım bu işi. Neyse çok geçmeden ağı buldum. Bunu buraya yazana kadar kimseye de söylemedim.İlk defa burada paylaşıyorum.Ağı kaybettim desem neler olurdu kimbilir. Hemen ağın çımasına kayığı bağladım. Bir derin nefes aldım ve orta kaynaya çöktüm.Hava sıcak acayipte terlemişim.
S/Y Bidarka / Fatih / İstanbul


"Son Denk Kayıkçısının Hatırasına"


https://sondenkkayikcisi.blogspot.com/

Çevrimdışı Ahmet Kabaalioğlu

  • *
  • İleti: 4998
Ynt: SON DENK KAYIKÇISININ HATIRASINA
« Yanıtla #36 : 02 Mart 2017, 23:11:20 »
Ortalığa bir sessizlik çöktü.Karanlığa alıştım neredeyse her şeyi seçip görebiliyorum. Kıyıya sırtımı döndüm. Sahil yollarında virajları dönen arabaların ışıkları gözümü alsın istemiyorum. Sonradan karanlığa adapte olmak zor oluyordu. Biraz su içtim ve küçük sepetle bahçeden topladığım kara incirlerden yiyordum ki bir den bir ses. Deniz karıştı nefes alma sesi gibi sesler. Hemen aklıma değirmen suyu koyunda yaşayan  son ayıbalığı ailesi geldi. Ama onlar bu tarafa gelmezlerdi. Çok daha batıda yaşarlardı. Ayrıca daha sessizdiler. Ağdaki balıklarımızı yerlerdi bazende balıkları ağa kovalarlardı. Onlarında ben balıkçığı bıraktıktan sonra nesilleri tükenmiş. Son ailede yok olmuş. En azından bizim kıyılarımızda artık yoklar belki kuzeyde Rusya da olabilirler. Hemen kancayı aldım ayağa kalktım hemen  el feneriyle etrafa bir ışık tuttum. Beni korkutan şey bir tifrin sürüsü. Bizim yörede balıkçılar yunuslara tifrin derler. Bazı bölgelerde de mutur dendiğini duymuştum. Ama etrafımdan ayrılmıyorlar. Ağın etrafında dolanmaları iyi değil. Balıkları sıkıştırıp ağa doğru kovaladıklarında  iyi ama ağın yakınında olunca hem ağa dolanıp ağı parçalıyorlar hemde ölebiliyorlar. Ayrıca palamutta onlardan kaçtığı için ağa yanaşamıyor. Kısa süre geçmeden  sorunu anladım. 100 metre kadar ilerimde mantarlar takırdıyarak birbirine çarpıyor.
Hemen sandalı çözdüm asıldım küreklere. Mantar yakayı elleyerek  başladım ses gelen bölüme doğru gitmeye. Artık korkuyorum ağı gözümden kaybetmiyorum. Çabucak geldim sorunlu yere  ve bir cızıklama geliyor. Garibim yunus ağdan balık çalarken ağa dolanmış. Resmen hayvan ağlıyor. Hemen odaklandım soruna etrafımızda ki sürü hiç korkutmuyor beni artık. Hemen sandalın bordasından eğildim ve ağı mantar yakasından iskarmoza taktım. Başladım hızlıca ağı ellemeye. Çok kısa sürede balığa ulaştım ve ölmek üzere olduğunu gördüm. Hemen yavaşça balığı kucaklayıp çevirerek  ağzını ağdan kurtardım. Ağa zaten zarar vermişti. Epeyce çırpınmış garibim. Gözünü ve bakışını görmeliydiniz. Zaten ağ bayağı yırtılmıştı. Bende kuyruk tarafını kurtarmaya uğraşmadım vurdum bıçağı. Eş zamanlı olarak yunus bir kuyruk vurdu ve kurtuldu. Resmen bayram etti hayvan etrafımda bir tur attı  ve mantarların üzerinden  bir atladı uzaklaştı gitti. Tekrar doğruldum baktım ana teknede ışıklar yandı. Demekki ağın çekilmesine başlanmıştı. İskarmozdan ağı çıkarttım ve ağın ucuna doğru tekrar yöneldim. Bu sefer ayakta  ileri ittirerek kürek çekiyordum ki birden ortalık bembeyaz oldu.
Evet hayatımda gördüğüm en büyük yakamozla karşı karşıyaydım. Her taraf  resmen fosfor deniziydi. Sonradan hacmini kıyaslama şansını yakaladığım bir palamut sürüsü gelmiş ağa toslamak üzereydi. Resmen denizin altında ışık yanıyor gibiydi. Ve az sonra uzatmacılık tarihimizin en büyük avlarından birini yapacağımızı tahmin bile edememiştim. Balık bu esnada ağı görmüş geçmek için boşluk arıyor koyun sürüsü gibi neredeyse. Daha önce sandalda ikinci olduğum zamanlarda birkaç kere benzeri şekilde ağa ocak vurdurmuştuk. Ne yapacağımı çok iyi biliyordum. Bu esnada  sandalla usulca balık ocağının kıyı tarafından arkasına dolaştım. Sandal ağa bağlı ve tüm halatı kaloma vermiştim. Ambarda bulunan palamut sırığını olanca gücümle suya bir vurdum. Fişekleyen balıklardan her taraf bembeyaz çizgiler oluyordu. Hemen el feneriyle yakıp söndürerek balığı ağa yönlendiriyordum ki büyük çoğunluğu kıyıya yöneldi. O sırada yapılan iyiliğin karşılığı geldi. Kıyı tarafında yunus sürüsü bir geldi eş zamanlı bir iki arabanın uzun huzmeli farları kıyıdan denize vurdu ve balık ocağı geri döndü. Bende başladım olanca gücümle sırıkla suya vurmaya. Bir taraftan yunuslar kovalıyor diğer taraftan ben taş atıyor ve suyu sırıklıyordum. Ve sonunda o balık ocağı geldi ağa bindirdi. Ağı çökertti ve mantarlar battı. Ağda neredeyse takılacak göz bulamayan balık sürüsü batan ağın üzerinden aktı gitti.Yunus sürüsü peşi sıra  kovalaya kovalaya gittiler. Ağın 200-250 metrelik bölümü batmıştı ve denizin dibi bembeyaz gözüküyordu.Ağda çırpınan balıklar öyle güzel bir renk cümbüşü oluşturuyordu ki anlatılamaz. Sırılsıklam olmuş ve öyle yorulmuştum ki  hemen hızlıca doğruldum ve ana tekneye baktım hala çok uzaktalar.Zannımca iki boy ağ çekmemişler bile demekki açık tarafta da balık vardı. Ağ battığı ve balıklar ölmeye başladığı için ağırlaşıyor. Sandalın bağlı olduğu halat gitar teli gibi gerildi denge sağlamak için kıçta oturuyordum.
S/Y Bidarka / Fatih / İstanbul


"Son Denk Kayıkçısının Hatırasına"


https://sondenkkayikcisi.blogspot.com/

Çevrimdışı Ahmet Kabaalioğlu

  • *
  • İleti: 4998
Ynt: SON DENK KAYIKÇISININ HATIRASINA
« Yanıtla #37 : 02 Mart 2017, 23:12:00 »
O sırada yakamoza çıkan voli teknelerinin sesleri duyulmaya başladı. Hemen tekrar lüxü yaktım. Küçük balıkçı tekneleri yani voli ve uzatma tekneleri genelde ağın üzerinden atlarlar. Sadece boşa almaları yeterli olur. Buna göre dizayn edilirler. Ama neme lazım ben lüxümü hazır edeyimde dedim. Az sonra kendi voli teknemizin sesini onca pancar motor egzos sesi arasında ayırt ettim. Anlamsızca tasarlanmış bir susturucu sistemi vardı. Makine rahat çalışsın diye babam susturucunun deliklerini büyütmüştü. Ayrıca egsoz da  su yoktu kuru çalıştığı için çokta ses yapıyordu. Her yerden tanırdım sesini. Bizi kıyıdan takip ettikleri için nerede olduğumuzu biliyorlardı. Bende ışıkla kendilerini üzerime çektim. Kısa süre sonra yanımdaydılar. Onlara  büyük bir reis edasıyla ağa ocak vurdurdum hemen buradan da ağa siz yapışın  falan gibi talimatlar vermeye başladım. Balığı gördükleri için kimse benim rüzgarıma ses çıkartmadı. Yoksa bir kova su vururlardı tepemden aşağıya. Böylede acımasız bir hiyerarşi var yani. Zaten onlar ne yapacaklarını biliyorlardı. Hemen bendeki halata bosa vurup ağı yukarı almaya başladılar. Altı kişiydiler. Zaten voli kayığımızda hidrolik makarada vardı. Sonra balığı denizde ayıklayamayacaklarına karar verdiler. Uzatma kayığı açıktan kıyıya doğru, voli kayığı kıyıdan denize doğru başladık ağı toplamaya. Fakat ağda öyle bir balık vardı ki yardıma komşularımıza ait iki kayık daha geldi. Dört kayık ağı toplamamız gece yarısı birde bitti.Limana geldikten sonra sabah dokuza kadar ağlardan balık ayıklandı.Herkes seferber oldu. Dedem sabah namazından önce bizi merak edip limana gelmiş resmen şok olmuştu rahmetli. Bende efsane olmuştum, günlerce çeşitli ortamlarda bıkmadan usanmadan anlattım palavracı avcılar gibi. Ama şimdilerde bile o günü yaşayan dostlardan sağ kalanlarla balıkçı kahvesinin çardağında keyifle yad ediyoruz.
Selametle…
S/Y Bidarka / Fatih / İstanbul


"Son Denk Kayıkçısının Hatırasına"


https://sondenkkayikcisi.blogspot.com/

Çevrimdışı Ahmet Kabaalioğlu

  • *
  • İleti: 4998
Ynt: SON DENK KAYIKÇISININ HATIRASINA
« Yanıtla #38 : 03 Mart 2017, 00:29:38 »
Son dönemde bir iki kayıt yapmışım sırası geldikçe paylaşayım bari. 
Uzatmacılığa dair güzel bir video bakalım yüklemeyi becerebilmişmiyim.



S/Y Bidarka / Fatih / İstanbul


"Son Denk Kayıkçısının Hatırasına"


https://sondenkkayikcisi.blogspot.com/

Çevrimdışı Serkan Güvenen

  • *
  • İleti: 988
Ynt: SON DENK KAYIKÇISININ HATIRASINA
« Yanıtla #39 : 03 Mart 2017, 10:06:16 »
Ahmet reis,

İşi güçü bıraktım okudum ,sabah sabah ne güzel geldi kalemine sağlık.

*Video kullanılamıyor diyor bu arada.

Çevrimdışı Ahmet Kabaalioğlu

  • *
  • İleti: 4998
Ynt: SON DENK KAYIKÇISININ HATIRASINA
« Yanıtla #40 : 03 Mart 2017, 10:26:46 »
Ahmet reis,

İşi güçü bıraktım okudum ,sabah sabah ne güzel geldi kalemine sağlık.

*Video kullanılamıyor diyor bu arada.

Sağolasın Serkan Reis,
Videonun yükleme ayarını yanlış yapmışım.Gizli moddaymış, herkese açık yaptım şimdi izlenebiliyor olması lazım.
Selamlar.
S/Y Bidarka / Fatih / İstanbul


"Son Denk Kayıkçısının Hatırasına"


https://sondenkkayikcisi.blogspot.com/

Çevrimdışı Ahmet Kabaalioğlu

  • *
  • İleti: 4998
Ynt: SON DENK KAYIKÇISININ HATIRASINA
« Yanıtla #41 : 18 Mayıs 2017, 00:09:38 »
Olta Balıkçılığı Günleri
Orta son sınıfta okurken yazları benim büyük dayım olan “Son Denk Kayıkçısı- Hasan Reis” ile birlikte Haziran ve Temmuz Aylarında olta balıkçılığı yapardık. Kendisinin 5,5 metre boyunda , içinde  10 hp Lombardini motoru olan bir sandalı vardı.Sadece yazları bu sandalı kullanırdık.Bizim kayığımız  “Çırnık” ismiyle tabir edilen başı kıçı bir Karadeniz’e özgü açık güverte bir kayıktı.Son Denk Kayıkçısı Yaşlılıktan ve belindeki problemden dolayı  bu kayığın makinasını çalıştıramazdı.Bu yüzden beni yanından ayırmazdı.Kendisi ambarda ben kaputun üzerinde iki kişi birden ipe asılır ve çalıştırırdık.Daha küçük yaşlarda iken bu makinanın kompresörünün sertliğinden dolayı çok kez beni ambara çekip düşürmüşlüğü vardır.Benle yaşıt olan bu makina, şu an hala bizde, çalışır durumda ve altı metre  boyunda aynı isimde dördüncü nesil bir olta kayığında takılıdır.Yazları yine bir iki ay  kullanılmaktadır.
Beni o yıllarda çok deniz tutardı.Tekne hareket halindeyken sorun yok ama oltacılık için durduğumuzda mahvolurdum. Balık kokusu, mazot kokusu vs.karışınca  birde kalas denizleri olursa ben iptal olurdum. “Kalas Denizleri” rüzgarı kalmış havanın ölü dalgalarına denilirdi.Bir gün önce yada geceden hava esmişse  devamında bu dalgalar olurdu. İki metre dalga yüksekliği olduğu bile olurdu. Dümeni  rüzgar ve dalga üstüne alabanda edip, bir taraftan tek kürek takıp, rüzgar ve dalga yönüne tekneyi  yanlatıp bu pozisyonda tekne stabil tutulmaya çalışılırdı.Şimdi modern yelkencilikte bu tip durumun yelken veya fırtına çapasıyla yapılanına heave to gibi bir şeyler deniliyor.  Biz ise bunu daha stabil durup bu şekilde oltaların teknenin altından gelmemesi ve balıkların dökülmemesi için yapardık.
Ortama dair bu kısa bilgilendirmeden sonra gelelim sıradan bir günümüze;
Günlerin uzun olduğu zamanlar olduğu için güneş çok erken doğardı.Gündönümüne yakın olduğu için en uzun günlerde idik. Haziran ve Temmuz aylarında bile sabahları üzerinize bir şey almadan dışarı çıkılamaz, hele denize çıkmak için bir kazak yada mont mutlaka gereklidir.Dışarıda rüzgar olmasa bile teknenin zahiri rüzgarı adamı iyice üşütürdü.İşte bu zamanlarda deniz insana sıcacık gelirdi.Elimi suya daldırınca suyun sıcaklığını dışarı çıkınca da rüzgarın etkisiyle soğuğu hisseder dakikalarca suyla oynardım.
İşte böyle zamanlardan birinde sabahın köründe Son Denk Kayıkçısı ,yattığım odanın penceresine yavaşça vururdu.Zaten tetikte uyuyan rahmetli babaannem hemencecik beni uyandırırdı.Yaşadığımız ahşap evin kaldığımız odasının penceresi  kot farkından dolayı aşağıdan ikinci yukarıdan birinci kat şeklindeydi, bir çırpıda giyinir atlardım dışarıya.Avlu kapısından çıkıp yola öyle bir koşardım ki ben yola çıktığımda reis ilk virajı dönmeden yetişirdim.Öyle bir alışkanlık ki evimizden yola çıkan patikada şimdi bile aynı taşlara basıyorum.Son Denk Kayıkçısı önde  ellerini arkada birleştirmiş hafif öne eğilmiş şekilde yürüyor.Arkasında ben zıplayarak yürüyorum.Hiç konuşmuyoruz. Aile mezarlığının önünden geçiyor onları selamlıyoruz ve duamızı ediyoruz.Ardından mahallemizi kasabaya bağlayan dokuzyüzellidört merdiveni inmeye başlıyoruz.Merdivenin tepesinden bakınca aşağıya kadar inen insanları görebiliyoruz.Yürüyenler hep aynı insanlar hepsi balıkçı bir de şehirdeki fırınlara katırlarla odun götüren yukarı köylerden gelen köylüler.
Merdivenleri  inip köprü başına geldiğimizde reisle yollarımız ayrılırdı.Tüm küçük Karadeniz kasabalarında olduğu gibi İnebolu’da bir derenin iki yamacına kurulmuş bir kasabadır. Köprüyü geçtikten sonra Reis dere kenarını takip edip(biz çay kıyısı deriz)Limana giden sahil yoluna çıkar ve giderken mazot bidonlarımızdan birini o zamanlar  deniz kenarındaki benzinlikten alırdı. Bense teknenin muhasebecisi olarak kumanya almaya çarşı içine girerdim. Kumanya açık büfe hala her  anıldığında çok keyif alarak bahseder ve kendisini rahmetle anarım. İstediğim her şeyi almam tamamen serbestti. Hep aynı fırın ve bakkaldan alışveriş aynı zamanda nöbetçi eczaneye uğrardım.Favori kumanyamız, deniz tutmasın diye hap, 2 adet delikli çörek, 200gr. zeytin, küçük bir kalıp beyaz peynir, küçük bir kalıp tahin helvası, akşamdan bahçeden koparttığım salatalık ve domateslerden oluşurdu. Çok hızlı bir şekilde kumanyayı aldıktan sonra Benzinliğe dolaşır diğer mazot bidonumuzu alır,Rahmetli Benzinci Yılmaz Abiye ödemesini yapar limana doğru koşmaya başlardım. Oltacılıkta hesabı hep ben tutardım, rahmetli sağolsun beni çocuk olarak  görmez bu sorumluluğu verirdi.
Limana vardığımda balıkçı kahvesinin çardağında rahmetli aynı köşesine oturmuş çayını yudumlamaya başlamış olurdu bile. Deniz çok çalkantılı olduğu günlerde denize çıkmadan önce bu köşe masaya kumanyamızı açardık ve hızlıca kahvaltımızı yapardık. Çöreğini  kumanyasını alan yanaşırdı masaya kahveci dahil. Ne bereketli olurdu. Dışarı rüzgarı üşütürken bizi,  su bardağında içilen çayla ısınırdık. Ardından hızlıca toparlanıp doğru kayıklara. Bu sırada fenerin altındaki çeşmeden küçük su bidonumuzu dolduruyorum. Her zamanki gibi oradaki başıboş köpekler kovalıyor ve ben kaçıyorum. Sonra rahmetli kahveci süpürgeyle onları kovalıyor.Zaten bu yüzden hayat boyu hiç köpekleri sevemedim. Üçü beşi bir araya geldikleri her yerde beni kovalarlardı. Kasaba ve çevresinde o kadar çok köpek vardı ki belediyenin kadrolu adamı vardı köpekleri itlaf ederdi.Tüfek omzunda dere kenarlarında dolaşırdı.
Ardından kayığa biniş operasyonu; önce kayığı çekiyor ve baş ipini iskeledeki babaya volta ediyoruz böylelikle rahat rahat eşyalarımızı baş üzerine koyuyor ve kendimizde rahat binebiliyoruz. Aksi takdirde birimizin sürekli kayığı yaklaştırmak için çekmesi lazım. Çünkü bizim liman aşırı solugan aldığı için çok sağlam tonoz zincirimiz ve çapamız olurdu.Her şeyi kayığa attıktan sonra , kayıktan boşlanabilecek şekilde tek volta bırakıyor ve kayığa bende atlıyorum. Halatı küçük bir hareketle babadan atlattıktan sonra tekne hızlıca geriye ve yerine gidiyor. Bu işlemi yaparken küçük bir dikkat eksikliği denize düşme yada eşya düşürme sebebi olurdu.
Sonrasında hızlıca eşyaları yerleştiriyoruz.Eğrilerin arasına göre tasarlanmış sepet ve kutular, her şeyin bir yeri var.Makinanın kaputunu açıyor ön kapağı dışarıya çıkarıyor ve kanara kaldırıyoruz.Hemencecik lombardininin küçücük deposunu dolduruyoruz. Bu işlemi  bakır bir huni yardımıyla ve içine tülbent koyarak yapıyoruz. Bu işlemi öyle bir yapardık ki tekneyle uyumlu bir şekilde bidonu da sallantıya uyarlardık. Neredeyse her havada bu işlemi hiç dışarı mazot taşırmadan hala yapabiliyorum. Burada huniyi tutanda bidonu tutan kadar önemlidir. Mazot tamam; ardından yağ çubukları çekilir ve kaytan ipini dolamaya başlarım. Lombardini  pancar motorun aksine sağa dönüşlü bir makinadır. Kaytan vuracağımız kasnakta ok ile bu yön gösterilmektedir. Buna rağmen ters çalıştıranlarda olurmuş.Nasıl oluyorsa artık. Kaytan ipini doladıktan sonra senteye getirip atlatana kadar boşluğu alıyorum. Bu makinalar rölantide soğukken kolay çalışmaz bu yüzden yarı yolun üzerinde yol veriyoruz. Ve reis ambarda ben kaputun üzerinde birlikte bir asılıyoruz makine tek kaytan vuruşuyla alıyor. Hemen yol kesiyor ve çalışan makinayı ısınana kadar rölanti devrine düşürüyorum. Bu esnada kaytan ipini bilmem kaç yıllık  sapına roda ediyor her zamanki yerine kaldırıyorum.
Balıkçı usulü tonoz bırakma biraz farklıdır. Baş ipleri ile tonoz ipleri hep çifttir ve batar halatlardır. Aralarında her zaman bağlı duran bir ince vardır. Bu incenin tonoz tarafında derinliğe göre kaloma verilmiş bidon , şamandıra, mantar veya buna benzer bir yüzer nesne  bağlı bulunur. Bu ip ve halatlar hep rüzgar üstü taraftan denize besmele çekilip bırakılır. Manevra esnasında pervaneye halat kaptırmamak için bu işlem bu şekilde yapılır.Kamaralı kayıklarda ise bu işlemde incenin iki ucunda karabina bulunur.İnce  çözülüp rüzgar üstü tarafa  yeniden bağlanılarak yapılır. Mantıklı bir uygulamadır.Tekne hiçbir zaman halatların üzerine akmaz.Zaten bu sürede halatlarda batar.
Takip eden süreçte tornistanla çıkış manevrası yeke rüzgar altına alabanda basılmış vaziyette bir buçuk boy geri, bu esnada tekne yarı dönmüş olur.ardından ters tarafa alabanda ve ileri yol ve bir boy gitmeden teknenin kıçı atmış olur bile. Motorlu teknelerin başı dönmez, hep kıçları atar  diğer tahrik unsurlarında durum farklıdır  tabi ki.
Olta suyuna doğru yolculuk başlar. O yıllarda toplamda yedi sekiz tane oltacılık yapan tekne olurdu. Bir de  yaz olduğu için amatörlerinde tatil günleri oltaya çıktığı olurdu. Hepimiz aynı yerde iç içe bulunurduk.Birimiz balığı bulduğumuzda hepimiz aynı yere toplanırdık. O zamanlar balık bulucumuz falan yok. Kıskançlık ve nazar had safhada olurdu. Birbirimizin oltalarını yan gözle bakar keserdik. Bir de bakmıyormuş gibi yapardık. Sezonda sırasıyla çinekop,istavrit ve mezgit oltacılığı olurdu.Arada sardalya, tirsi ve uskumru tutulduğu da olurdu. Bizim asıl işimiz oltacılık olmadığı için ağ balıkçılığı olmadığı dönemi değerlendirirdik. Aslında mezgitin peşinden Çingene palamutu başlardı  biz onuda on gün kadar tutup sonrasında ağ balıkçılığına dönerdik.O zamanlar Ağustos 15 ten sonra voli ağlarıyla palamut tutmaya başlardık.Şimdi yasa gereği başlangıç 1 eylüldür.
Bizim kullandığımız olta kayıklarında livar olmazdı. Bunun yerine biz sintineyi kullanırdık. Bizim olta kayıklarımız açık güverte olduğu için farş tahtalarının kenarından eğrilerin arasından balıklar aşağıya sintineye giderdi. Levke deliğini açıp kayığa biraz su doldurur balıkların yaşayacağı alan oluştururduk. Limana gelince de farş tahtalarını tek tek kaldırıp altından balıkları alıp leğene doldururduk.Bazen gözümüzden kaçan balık olurdu.Suyu da bastığımız için sintinede ölürdü ve iki gün sonra kokudan kayığa girilmezdi. Balığı bulup sintineyi de sabunlu suyla yıkardık.
Tüm olta balıkçıları hem komşu, hem bazılarımız akraba en önemlisi de rakiptik. Bazılarımız hırsından iki olta birden sallardı. Bi birini çekip ayıklar sonra diğerini çeker ayıklardı. Fırıncı , Kayabaş, Çolak, Somak gibi lakapları olan bir avuç güzel insan vardı.Hepsi rahmetli oldular.Şimdi basbas bağırılan modern, havalı kelimelerle ifade edilen “sürdürülebilir balıkçılık” falan o zamanlar harika bir şekilde uygulanırdı. Belli bir büyüklüğün altında kanca kullanılmazdı bu yüzden küçük balık kapmazdı. Belirli boyutun üstündeki balıkları tutardık. Olta bağlamak için herkes gidip martı vurmazdı. Birimiz martı yada ördek vurmuş olurdu onun tüylerini herkese paylaştırırdı. Bir martının tüyleri herkese yeter artardı bile. Karışan olta denize atılmazdı. Kancalar tek tek çakı ile temizlenir yeniden bağlamak üzere saklanırdı. Şimdi dalış yaptığım yerlerde hırsız avcılık yapmaya devam eden dipte takılmış ya da atılmış bir sürü çapari görüyorum. Sallantıyla balık kapıyor, o balığı başka balık yada yengeç yiyor yeniden bu döngü devam ediyor. Aynı dipte kalan, kaybolmuş yada dibe takılmış balık ağları gibi, doğanın dengesine maksimum zarar.
Biz güneş yakmaya başlayana kadar  avlanmaya devam ederdik. Yaz ayları olduğu için saat sekize doğru toparlanırdık. Çünkü güneş yükselir daha dik açıyla gelmeye başlar ve rüzgar henüz indirmediği için dayanılmaz olurdu. Karadenizde batılı rüzgarlar saat 11: gibi esmeye başlar ve ikindiden sonra yumuşamaya başlar ve kalır.Doğulu rüzgarlar ise 09:00 gibi başlar yatsıdan öncede kalmaz. Sabah erken ikisi de esemez, “dışarı rüzgarı” diye bilinen bizim “danaz” dediğimiz karasal rüzgar bunların esmesini engeller. Doğulu rüzgarların aksine batılı rüzgarlarda deniz döker(yani dalga kaldırır)
Neyse biz güneş yükselince hepbirden toparlanır kıyıya dönmeye başlardık. Hepimizde emsal sandallar ve neredeyse herkeste aynı makine var. Hepimiz aynı iskeleye yanaşacağimız için çaktırmadan yarışıyoruz aslında. Usül tamyola yakın gitmek, çünkü bunların hepsi tamyolda siyah duman atar. O zaman birbirimizle dalga geçerdik. Dalgalarla cığarak akıntıyı hesap ederek yarışırdık. İnsanlığın doğasında var demekki rekabet. 65-70+ insanlar bile yarışıyorlardı. Bu arada gittiğimiz mesafede 5 dakika bile ara açmak mümkün değildir. O kadar yakın yani.
Limana girip iskeleye yanaşana kadar balıkları kasa, çiten(fındık dallarından yapılmış yayvan sepete verilen isim) yada leğenlere doldurur üzerlerine su vururduk. Eğer istavrit yada çinekopsa canlı kalırlardı zaten. Mezgit , palamut vs. balıklar hemen ölürdü . Mezgit suyunda olduğumuz için çok sık kum çarpanı(Trakonya) takılırdı en alt kancalara , mezgit sanıp tuttuğunuz anda yandınız. Farklı bünyelerde farklı etkilerini gördük. Ne derece doğru bilemiyorum ama biz bize zarar veren balığı fileto şeklinde ikiye ayırıp ; iç tarafını zarar gören yaralı yere yapıştırırdık.Bir nebze sızısını alırdı.Ama hastaneye kadar dayanabilmek  ve mutlaka gitmek lazımdır.
Sonuçta iskeleye yanaşıp balığı satma telaşı başlar.Bizim “madrabaz” dediğimiz kabzımallar iskelede beklerler.Onlarında hepsi birbiriyle kavgalı ve küstürler zaten.Arasıra dövüşürlerdi de. Neyse en yüksek parayı verene satarız balığı, yada verdikleri para hoşumuza gitmezse, bizim üç tekerlekli tahtadan balık arabamız vardı.Ona dökerdik balığı hemen köprübaşına kahvenin önüne giderdik. Son denk kayıkçısı Kahvenin Çardağında oturur bana kimse bir şey demesin diye gözetlerdi. Bende balıkları satar öğlene kadar bitirirdim. Bu yüzden kabzımallar bu restimizi görüp bizim balığı en yüksek paraya alırlardı.Çünkü bizi rakip yapmamak için ortak hareket ederlerdi. Sonuçta biz gitmeyince köprübaşında bir balık tezgahı eksik olacaktı. Diğer insanları bir şekilde yıldırılardı ama Dedemden ve Son Denk Kayıkçısı Hasan Dayımdan çekindikleri için bize bir şey deme cesareti gösteremezlerdi. Düzen bu şekilde işler giderdi. Okul arkadaşlarımı ve öğretmenlerimi gördüğüm anda arabadan uzaklaşır konuyla alakam yokmuş gibi ortamı uzaktan izlerdim. Çünkü bu madrabaz grubunda o zamanlar seviye çok düşüktü aralarında görünmek hoşuma hiç gitmezdi. Ama yine haftada bir iki kere bu işi yapardık.
Gelelim hasılata; işin en sevdiğim kısmı buydu.Rahmetli hesabı bana tuttururdu. Kitapçı Ömer Efendiden alınmış bir küçük defterimiz vardı.Günlük hesap görürdük, her sayfasına bir günü yazardık.Hesap çok basit “hasılat-kumanya/kişi sayısı.” Rahmetli beni çocuk olarak görmez karı direkt ikiye böldürürdü.Kumanyayı serbest bıraktırırdı.Oysa kendisi benim üç katım balık tutardı, beni bazen deniz tutardı hiç çalışamazdım.Ama yinede her zaman  tam pay almamı isterdi. Sanırım o günlerin oltacılarından kimse kalmadı hepsine Allah’tan Rahmet diliyorum.
Selam Olsun Hepsine….
S/Y Bidarka / Fatih / İstanbul


"Son Denk Kayıkçısının Hatırasına"


https://sondenkkayikcisi.blogspot.com/

ersin böke

  • Ziyaretçi
Ynt: SON DENK KAYIKÇISININ HATIRASINA
« Yanıtla #42 : 18 Mayıs 2017, 09:13:14 »
Özellikle İnebolu yu gördükten sonra bu hikayeler daha anlamlı geliyor..

Yine mükemmel bir yazı. Eline Sağlık Ahmet ..

Çevrimdışı Ahmet Kabaalioğlu

  • *
  • İleti: 4998
Ynt: SON DENK KAYIKÇISININ HATIRASINA
« Yanıtla #43 : 18 Mayıs 2017, 09:16:14 »
Özellikle İnebolu yu gördükten sonra bu hikayeler daha anlamlı geliyor..

Yine mükemmel bir yazı. Eline Sağlık Ahmet ..

Teşekkürler Abi, videoyu izleyebildin mi? Videodaki diğer kişi tanıştığın biri. :)
S/Y Bidarka / Fatih / İstanbul


"Son Denk Kayıkçısının Hatırasına"


https://sondenkkayikcisi.blogspot.com/

Çevrimdışı Serkan Güvenen

  • *
  • İleti: 988
Ynt: SON DENK KAYIKÇISININ HATIRASINA
« Yanıtla #44 : 18 Mayıs 2017, 09:26:29 »
Ahmet reis,

Ne güzel geldi sabah sabah ,kalemine sağlık sonu da çok etkiledi beni.

Teşekkürler