Gönderen Konu: Ölçüsüz Emek: Ahşap Tekne  (Okunma sayısı 3750 defa)

Çevrimdışı Hakan Tiryaki

  • *
  • İleti: 2141
  • Hayat suda başladı...
    • Denizci Kahvesi
Ölçüsüz Emek: Ahşap Tekne
« : 30 Ocak 2018, 23:02:23 »
-I-

İlk kara deneyimi sonunda bitti. Yengeç 75 gün sonra tekrar denize kavuştu. Bu 75 gün boyunca sık sık kendimi düşünürken ya da kendi kendime "neden? diye sorarken buldum.

Sahi ya, neden?

Millet hemen karşımda tenis oynarken, bir diğer kısmı küçük fiber tekneleri ile Bucak Denizi'nde balıktayken; gıpta etmemek mümkün değil. İyi ama neden?

Önce Yengeç'ten bahsetmem lazım. Farkettim ki daha önce ne Yengeç'ten, ne de hayatıma girişinden pek detaylı bahsetmemişim.



Burada başlamış Yengeç'in öyküsü.



Dört sarıkızdan biriymiş Yengeç ya da o zamanki adıyla Tamomar. 1984'te inşasına başlanmış, 1987'de karnı deniz suyuna değmiş. İlk sahibi Flippa ile 90'ların ortasına kadar sürmüş beraberlikleri. İkinci sahibi İsrailli bir hatunmuş ki bana göre tam bir efsane. Dört çocuğu ve kocasını sittiredip Yengeçle Akdeniz'i bir uçtan diğerine didik didik etmeye başladığında ellili yaşlarındaymış. Sıkı bir yelkenci, dahası gerçek bir denizciymiş. Derken Yunanistan'da bir başka hatuna kaptırmış gönlünü, bir diğer klasik ahşap tekneye. Ne zaman ki O satılığa çıkmış Yengeç'i bana getiren süreç başlamış.

Benden önceki sahibi Ali (Karaşıklı) abi. Flippa'dan sonra Ekvador olarak değişen adı Ali abiye geldiğinde Yengeç olmuş. Bir daha değişmemek üzere. Ali abi ve eşi uzun yıllarını geçirmişler Yengeç'te. Uzun yıllar Teos'un süs olmuş Yengeç.



İki sene önce bir belgesel projesi geldi aklımıza. Türkiye'nin belki de en iyi bir kaç sualtı fotoğrafçısından biri, Cenk Ceylanoğlu ile laflıyorduk. Hala İstanbul'da dalmamış olmasına anlam veremiyor, anlattıkça anlatıyordum. Neandros'un mercanlarını, Burgaz'ın örümcek yengeçlerini, Büyükada'nın yumuşak mercan tarlalarını. Derken Dört Mevsim İstanbul adını verdiğimiz belgesel projesi doğdu. Dalış merkezim vardı bir kere, ekipman derdimiz yoktu. Cenk zaten fotoğraf konusunda kendini ispat etmişti çoktan. Ardından Sait Özgür Gedikoğlu eklendi ekibe. O da gerçekten vizyonu olan bir sualtı kameramanı ve daha da önemlisi benim gibi bir su hayvanıydı. Başladık belgesel çekimleri için dalışa çıkacak bir tekne aramaya. Bir süre sonra kiralama fikrinden vazgeçtik, daha doğrusu pes ettik. Başladık 9-10 metrelik bir motoryat aramaya. Tek derdimiz dalış yapabileceğimiz bir tekne...

Tam da o sırada Barış (Ersemiz, bir diğer deniz hayvanı) aradı birgün. "Geçen sene İstanbul'a getirdiğim bir tırhandil vardı ya, onu bir şekilde kullanabilir misiniz acaba?" diye sordu. Kaç metre dedim, 12-13 falan dedi. İlk tepkim gayet mantıklıydı aslında:

"Lan oğlum ne ederim ben 12-13 metre tırhandille, ne param yeter almaya... nereye bağlarım, nasıl bakarım!!!"

O zaman görmüşüm belki de başıma geleceği...

Barış biraz daha bahsetti, adı Yengeçmiş ve sarıymış. Sarı! Len sarı tekne mi olur, ilk iş rengini değiştirmek lazım diye düşünmüştüm. Neyse, sonra Ali abiden bahsetti, sağlık sebepleriyle baş edemediğinden. "Param olmadığını biliyorsun, nasıl olacak bu iş???" dedim, bir bakalım dedi. Fotoğraflarını istedim.







Bunları görünce "Olmaz len bu iş. Bu bildiğin gemi. Bir de üzerine sanat eseri." dedim. Keyfim kaçtı. Asgari ücretle Ferrari'ye sardırmak gibi bir şey bu; umutsuz vaka.

Ekibin kalanına gösterdim, deli oldular ama o kadar. Yine de dayanamadım, "En azında tanışmış oluruz." dedim ve Ali abiyle bir araya gelmeye karar verdik.
"Clouds and winds and oceans I choose my fate to be...  Whom the sea has taken Never shall be free."

Çevrimdışı Hakan Tiryaki

  • *
  • İleti: 2141
  • Hayat suda başladı...
    • Denizci Kahvesi
Ynt: Ölçüsüz Emek: Ahşap Tekne
« Yanıtla #1 : 30 Ocak 2018, 23:03:56 »
-II-

Galiba Mart ayının sonlarıydı. Kalamış'ta, sahilde çay bahçesine oturduk. Sevimli bir adamdı Ali abi. Tanışır tanışmaz ısındık birbirimize. Aynı perspektiften bakıyorduk yaşama. Barış benden bolca bahsetmiş, benim için sıkıcı olabilecek kısmı aradan çıkartmıştı. Yengeç'i konuşmaya başladık. Sadece fotoğraflarını gördüğüm 15 metrelik bir tırhandili İstanbul'a getirme planları yapıyoruz, inanılır gibi değil...

Her zaman olduğu gibi basit ve net bir şekilde anlattım Ali abiye benim durumumu: Param yok, satın alamam. Elimden her iş gelir, yaşatırım Yengeç'i. Dalış merkezim var, işletirim. Tüm geliri senin olabilir, umurumda olmaz. Yeterki bir teknem olsun; canım çektikçe denize çıkayım, havuzluğunda keyif yapayım. Koklayayım, yaşayayım. Bir de hani olur da para bulabilirsem kışa doğru da almak isterim ama zor...

Yalova ve Pendik alternatifleri üzerine kafa yorduk. Fiyatları karşılaştırdık. İş imkanlarını değerlendirdik. Ben bir şekilde Pendik'le görüşür, bir sponsorluk vs projesi düşünür hatta ikna ederim dedim.

Tüm bunları konuşurken Yengeç henüz Bodrum'da ve karada. Neyle karşılaşacağıma dair tek güvencem Ali abi ve Yengeç'ten bahsederken tüm varoluşunu kaplayan heyecan. Böylesine seven bir adamın teknesine güvenmeyeceğim de kime güveneceğim.

Nisan ortasına yaptık programı. Ali abi hazırlıkları üstlendi, ben bağlama sorununun çözümünü.

Masadan kalktığımızda önüme gelene anlatmak, çevremde kim varsa aramak istiyordum; bir teknem, hem de bir tırhandilim olmak üzereydi. O günkü heyecanım nasıl anlatılır bilmiyorum ama eminim bir çoğunuz için bildik bir şeydir:)

Bu noktada biraz da ben ve tekneler arasındaki ilişkiden bahsetmem de fayda var. "Teknem olacak" diyorum çünkü mülkiyeti umurumda bile değil. Yeterki içinde olayım, seyre çıkayım, orasını burasını kurcalayayım. Çevremdekiler bilir, kimin teknesi olduğuna bakmaksızın hep bir sorumluluk duygusu olmuştur içimde, her tekneye karşı. Büyük, küçük; yelkenli, sandal.

Pazarlıklar, görüşmeler vs derken Pendik makul bir noktaya geldi. Artık sadece gidip Yengeç'i getirmek kaldı. Barış ve Serpil (Yavaş) ile birlikte bir seyir planı yaptık ve ben Ali abiye birlikte Bodrum'un yolunu tuttum.

Akşamüstü Yatlift'e vardık ve ilk kez Yengeç'i gördüm. İlk tepkim "gemi ulan bu!" oldu. Yanında duruyorum, öyle büyük görünüyor ki gözüme, neredeyse gözümü korkutacak. Diğer taraftan öyle de güzel ki... Üzerine çıkmadan önce bir kaç tur atıyorum etrafında. Her detayını ilgiyle izliyorum. En çok da bastonun altında zaman geçiriyorum. Önünde saygıyla eğilesim var. Bu nasıl bir ihtişam. Diğer taraftan bu nasıl bir mütevazılık. Ali abi sesleniyor, yukarı tırmanıyorum. Havuzluktan doğru bakıyorum ve ilk tepkim "Kim kullanacak ulan bunu!" oluyor. Ucunu göremiyorum ki! Bir tur atıyorum güvertesinde; "oha, bildiğin güverte ulan bu! Rahat rahat yürüyebiliyor insan." Bastonun ucuna kadar gidip oradan bakıyorum, neredeyse gözümü alıyor haspam. Öyle sevimli, öyle güzel görünüyor ki gözüm olumsuz hiç bir şey görmüyor, seçmiyor.



Ertesi gün sabah erkenden başlıyoruz mesaiye ve üç gün sonra suya indirip masalsı bir yolculukla İstanbul'a varıyoruz.

Yengeç ile sorunsuz ama bol vukuatlı, rüya gibi bir sezon geçirdik. Marintürk'ün kayalıklarına baştankara çıktık, lüks kelimesinin zavallı kaldığı bir mega motoryata bastonumuzu soktuk, bilmem kaç defa uskurumuza halat doladık, botu yolda bıraktık, döndük geri aldık, tonoz kopardık... Tüm bunlar olup biterken ben hala Yengeç'i tanıyor, Ali abi ile ilişkilerini izliyordum. Bağlamaya geldiğinizde yabani bir kısrak gibiydi Yengeç, kolay kolay boyun eğmiyor, kendi bildiğini okumakta direniyordu. Ama bir kez çözüp halatlarını çıktınız mı maviliklere kuğu gibi süzülüyor, içindekini de, dışarıdan bakanı da kendine hayran bırakıyordu. Ne zaman ki geri dönüp manevraya sıra geldiğinde tüm karizma çiziliyordu.

Yengeç'le Ali abisiz ilk denize çıkışım gerçekten efsaneviydi. Neredeyse olabilecek tüm aksaklıkları yaşadık. Tabi teknede benden başka halat bile tutacak kimsenin olmaması tüm sorunların kartopu gibi büyümesinin asıl sebebiydi. O kadar ki halat vermek için kıça diktiğim iki adamın, ikisi birden halatları olduğu gibi pontona atmışlardı. Bas bas bağırmaya başladığımda da gayet haklı bir şekilde "bağla demedin ki!" dediler :)

Yazın sonlarına doğru Ali abinin sağlık durumu biraz tatsızlaştı. Artık yavaş yavaş Yengeç'te yalnız kalmaya başlamıştım. Bu arada Yengeç yavaş yavaş teknenin her daim keyiften ibaret bir mevzu olmadığını ufak tefek işaretlerle hissettirmeye başlamıştı. Praçollar iyiden iyiye çürümüş, kamaralar felaket su yapmaya başlamış, direk sıkıysa basın o yelkeni diyor... bir de üzerine bir türlü ayar tutmayan mekanik, kronik "line" sorunu yüzünden her seyirden sonra kaplinin somunlarını sıkma zorunluluğu. Sanırım cicim aylarımızı geride bırakıyorduk artık.

Bir yerlerinden başlamam gerektiği konusunda tereddütüm olmamakla birlikte neresinden, nasıl başlayacağıma dair hiç bir fikrim yoktu. Ne anlarım ki ben ahşap tekneden!

Arada Ali abi ile yapılacak işler üzerine laflıyorduk. Konuşurken nasıl da kolay geliyor insana; direği değiştirelim, kasara fena, halledelim, komple vernik atalım, ama ahşaba kadar silelim... Hala neye bulaştığıma dair en ufak bir fikrim yok, işkembeden sallıyorum, onu da yapalım, bunu da yapalım.

Ekim ayı ortalarıydı sanırım, bir süredir Ali abiyle görüşememiştik. Sonunda aradı ve geldi. Havuzlukta çayımızı yudumlarken aramızda tuhaf bir konuşma geçti. "Ben düşündüm, taşındım ve Yengeç'i sana vermeye karar verdim. Maddi, manevi hiç bir beklentim olmaksızın. Bu saatten sonra ya sana veririm ya da yakarım ama kimselere satamam Yengeç'i." dedi.

Karışık hisler, kısa bir sessizlik ve ardından devam ettik. "Öyle olmaz" dedim ve devam ettim:
"Temel bakım, onarım işlerini bitirene kadar para veremem, çünkü yok. Ama bakım işlerini bitirdiğim gibi gider kredi alırım, ne alabiliyorsam onu öderim. Evi boşaltır tekneye taşınırım, ödediğim kira kadar taksit ödemek üzere kredi alırım, onu da sana veririm. Ha bir de, şuna emin olabilirsin, elim ayağım tuttuğu sürece Yengeç'i satmam. Artık bakamayacağımı düşündüğüm zaman da ben de benim gibi bir mal bulur ona bila bedel hediye ederim."

Ali abi bir kez daha tekrar etti maddi ya da manevi hiç bir beklentisi olmadığını. "She" dedi bu, satamam.

Son olarak "Tekneye adımını attığın andan itibaren tekne senindir. Ne zaman gelirsen, ne zaman istersen; ikimiz teknede olduğumuz sürece kaptanı sensin."

Sonrasında uzun vadeli planlardan konuştuk. Daha o zaman Kaş'a inme düşüncemi paylaştım, ölçtük, biçtik.

Ali abi bir tek şey istedi. "Bir gün eser kafama, gelir de çöz palamarı dersem, çöz yeter." Len" dedim, "daha ne isterim ki"...

O hafta marş, şanzıman, kaplinler, dümen... daha o hafta her şey sıradan su koyvermeye başladı. Bir sezon tık demeden çalışan, tıkır tıkır işleyen her şey sırası geldikçe su koyvermeye, abuk subuk sorunlar çıkartmaya başladı.

Artık bir tekne sahibi olmuştum ve tekne sahibi olmanın ne demek olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlamıştım. Fakat hala bir "ahşap" tekne sahibi olduğumun farkında değildim.
"Clouds and winds and oceans I choose my fate to be...  Whom the sea has taken Never shall be free."

Çevrimdışı Hakan Tiryaki

  • *
  • İleti: 2141
  • Hayat suda başladı...
    • Denizci Kahvesi
Ynt: Ölçüsüz Emek: Ahşap Tekne
« Yanıtla #2 : 30 Ocak 2018, 23:05:29 »
-III-

Aralık başında tekneye taşındım. Bir çocukluk hayalimi daha gerçekleştirmiş olmanın sarhoşluğu içinde geçiyordu günlerim. Tablo hiç de toz pembe değildi aslında. Yengeç Kasım'dan beri yerinde oynamamıştı. Her yağmurda yataklar su içinde kalıyordu. Öyle ki sonunda kışlık brandayı örtmek zorunda kaldım. Sarı bir örtünün altında yaşıyordum artık. Ama hala keyfim yerindeydi.

En ciddi sorunlarımdan biri yanlışlıkla sintineye boca ettiğim mazotun tüm tekneye, tüm giysilerime ve bedenime sinen kokusuydu. Girdiğim ortamın kokusu değişiyordu :) Gelen giden burun kıvırsa da ben hala bir hint öküzü kadar mutlu ve huzurluydum. Ta ki artık bir ucundan başlamak lazım diyene kadar.



Direk çürümüş, kasara, cam kenarları, kasaranın birleşim yerleri açılmış, armuzlara sabitlenen çıtalar su tutmaya başlamış, davlumbazın tavanı akıyor, mutfak her yağıştan sonra su içinde kalıyor, paraçollar bitik. Bir de üzerine Nisan'dan sonra marinada barınamama ihtimali doğunca hızlı bir plan yapmak gerekti. Yapılacak iş ne kadar çoksa bütçe o kadar dar. Bir iki usta getirip gösterdikten sonra anladım ki direk hariç ne varsa kendim yapacağım. Yapacağım yapmasına da ne anlarım ki ben marangozluktan!

Bir gece kasaranın etrafındaki çıtaları sökerken buldum kendimi. İşte o akşam geri dönüşü olmayan bir yola girmiş oldum. Artık bir şekilde üstesinden gelmek kaçınılmaz olmuştu.

Raspayla geçen ilk günün sonunda ilk ciddi hayal kırıklığını yaşadım. Bütün bir günün sonunda sadece davlumbazın dış duvarında aşağı yukarı iki metrekare bir yeri bitirebildiğimi gördüm, dehşete düştüm. Sonra bir sıcak hava tabancası aldım, o da olmadı. Sonuna eksantrikle daldım Allah ne verdiyse. Fakat kaç yıldır ellenmemiş hatta vernik vernik üzerine binmişse aletle bile ömür törpüsü. Tabi tüm bu işleri yaparken bir de aynı yerde yaşıyor olmak hepten eğlenceli bir hale getirdi yaşantımı. Artık saçım, kıçım, televizyonum, bilgisayarım, içtiğim çay... her şeyin içinde mutlaka talaş da vardı.

Günler haftaları, haftalar ayları tüketirken ben hala tükenmeyen bir sabırla zımpara yapıyordum. Tüm kasara ahşabına kadar tertemiz çıktı ortaya. Tüz çatlaklar ideal karşımını bulduğumu düşündüğüm macunla (Semparoc+dolgu verniği+ahşap talaşı) dolduruldu. Bu arada bütçe tükendi. Marintürk'le anlaşma ihtimali yalan oldu ve Kaş yolu göründü.

Öyle apar topar çıktım ki hayatımın yolculuğuna... ne tekne hazırdı, ne ben. Kervan yolda düzülür dedim, çıktım sonunda. 64 günlük destansı bir yolculuktan sonra Kaş'a vardığımda ben artık eski ben değildim. Odysseus ya da Aeneas'ın yolculuğundan farkı kalmamıştı seyrin. Ne zaman çözsem palamarı kafadan bindiren hava, durmadan çıkan arızalar, parasızlık; her koldan bindirdi yol boyunca. Ama asıl canımı sıkan artık Yengeç'e güvenmiyor olmamdı. Kaş'a vardıktan sonra da devam eden sorunlar bir ara neredeyse pes etme noktasına kadar getirdi. Aküler sorunlu, buzdolabı bozuk, bok tankı patlak, nereye baksam çürük ahşap, her yağmurda sırılsıklam ıslanan yataklar... ve tüm bunlarla birlikte yaşama zorunluluğu her geçen gün daha ağır gelmeye başladı.

Kasım itibarı ile bir ev tuttuk Kaş'ta ve Yengeç'ten taşındık. Gerçi çok da bir şey değişmedi hayatta. Her rüzgar uğultusunda yataktan fırlayıp limana uçarak geçti kış. Hele yılbaşı sabahı iki tonozu birden koparıp karaya bindirince iyice huzursuz olmaya başladı Kaş'ta yaşam.

Bir telefonla fırladım yataktan, ikibuçuk dakika sonra limandaydım ve gördüğüm manzara karşısında çöktüm. Yengeç'in o güzel kıçı limanın betonuna vurup dururken başı da yandaki tekneye yaslanmış. Gözlerim dolmuş mudur bilmiyorum ama bir parçam kopmuş gibi bir histi. Aslında çok da bir şey yoktu ama yine de canım yanıyordu. Ucuz atlatıldı nihayetinde ama bir level daha atlattı bana bu lanet kaza.

10 Şubat'ta liman yıkılırken, karadaki tekneler teker teker devrilirken, denizdekiler karaya çarpıp, babalarını kırarken Yengeç dalgaların üzerinde fütursuzca salınıyordu. Gün biterken tek kaybım zaten gözden çıkartıp bir kenara attığım bot oldu.

Marmara'da denizci sanmışım kendimi bunca yıl. Oysa tekne bağlamayı bile bilmiyormuşum meğer. Bir tonoz, iki koltuk; yan gel yat. Kaş'ta bunun bedeli çok ama çok ağır. Burada, Akdeniz'de her şey büyük; dalgalar kolayca devasa boyutlara ulaşabiliyor, rüzgar kolaylıkla 50 hatta 60 knot'lara kadar çıkabiliyor. Daha da önemlisi, Marmara'da denizdi belirleyici olan, burada dağlar. Her şeyi yeniden öğrenmeye başladım burada. Lanet rüzgar o dağdan, bu tepeden bir yerden dönüp dolaşıp bir şekilde buluyor adamı burada. Tam karşımız tepe, hatta İstanbul'la karşılaştırırsak bildiğin dağ ama gel gör rüzgarı kesmek şöyle dursun; yuvarlayıp gönderiyor tepemize.

Şubat'ta kadar biraz mesafe koydum Yengeç'le arama. Tayland'ta sürttüm bir ay. Dostlara emanet ettim, arkama bakmadan kaçtım Kaş'tan. Artık yorulmuş hatta neredeyse tükenmiştim...
"Clouds and winds and oceans I choose my fate to be...  Whom the sea has taken Never shall be free."

Çevrimdışı Hakan Tiryaki

  • *
  • İleti: 2141
  • Hayat suda başladı...
    • Denizci Kahvesi
Ynt: Ölçüsüz Emek: Ahşap Tekne
« Yanıtla #3 : 30 Ocak 2018, 23:08:32 »
-IV-

11 Mart'ta döndüm memlekete. Ve doğruca Kaş'ın yolunu tuttuk. 14 Mart büyük gün. Yengeç sonunda karaya çıkacak. Tonozlar koptuğunda sigortadan aldığım 4.250 tl'ye güvenip anlaştım marinayla. 16 gün. Çek-at dahil tam da bu kadar tutuyor.

İş planı basit. Ahşaba kadar yak, yokla, at macunu, vur zehirliyi dön bir an evvel denize.

Tabi ki öyle olmadı.

Daha karaya aldığımız gün 30 yıl sonra ilk kez hastalandım. Bronşite kadar ilerletmişim durumu. Mertcan ilk günler tek başına çalıştı desem abartmış olmam. Hastalık geçti bu sefer de yağmurlar başladı. 16 günlük program daha ilk hafta bitmeden patladı.

Mertcan da insan evladı, yirmi gün falan dayanabildi. Mart yağmurlarla, Nisan fırtınalarla geçerken Yengeç hala karadaydı. Artık öyle bir rutine bağlandı ki bildiğin mesaili bir iş oldu çıktı Yengeç. Ama asıl soru günler ilerledikçe biriken marina parasının nasıl ödeneceğiydi. 23 Nisan, 19 Mayıs, sayısız Pazartesi... hepsi birer fantazi olmaktan öteye geçemedi. Mayıs'ın son günleri gelirken Yengeç hala karadaydı ve ben hala ne kadar ödeyeceğimi, daha da önemlisi nasıl ödeyeceğimi bilmiyordum.

Yengeç'in façası düzeldikçe ben insanlıktan çıkmaya başlamışım meğer.







Bitmiyor. Bitmiyor çünkü bir türlü iş içime sinmiyor. Bir türlü hava düzelmek bilmiyor. Macun yapacağım, yağmur yağıyor. Yağmur duruyor, öyle bir esiyor ki macun kürekten uçuyor. Ağzım, yüzüm, başım, kıçım her yerim macun. Bildiğin eğlencesi oldum Kaş'ın. Artı her gören işi makaraya vuruyor. Küfür yiyeceklerini bile bile aynı soruyu soruyorlar: "Bitti mi Hakan abi?"

Sonunda bir gün toplayıp tüm cesaretimi marina ofisine doğru yollandım. Dedim "Şimdi burası restoran olsa bulaşıkları yıkarım. İnşaat olsa amelelik yaparım. Harbi, hesabı ödeyemeyene ne yaptırıyorsunuz burda?" Gülüştük. Ama farkında olmadıkları mevzu, ben gayet ciddiydim yahu :)

Tuncay beyle (marina müdürü) görüştük. Keyifli bir adamdı. Hepsinden önemlisi az da olsa rahatlattı beni. Binbir hesaptan sonra farklı bir paket almış oldum ve 2 Haziran'a kadar zaman kazandım.

Son günlere doğru fırsattan istifade komple bir zımpara-vernik olayına gireyim, denize kalmasın dedim. Demez olaydım. Bitmiyor. Hayvan çoook büyük. Sonunda bir gün Nükhet isyan etti. "Senin bitireceğin yok, bari geleyim yardım edeyim de bitirelim şunu." dedi ve geldi. Bu arada Mayısla birlikte hava ısındı hatta insafsızca sıcak olmaya başladı. İki koldan başladık zımparaya. ya 4 ya da 5. gündü. Havuzluğa geldim ki Nükhet oturuyor. "Ne o, yoruldun mu?" dedim. Demez olaydım. Sonunda patladı. "Sittir git, bul birini, neyse parası ben veririm." dedi ve gitti :)

Mayıs'ın ikinci haftası geride kalırken hala karadaydık. Artık hesabı biliyor ama nasıl ödeyeceğimi bilmiyordum. Daha da önemlisi ta 2 Haziran'a kadar biteceğine dair en ufak bir umudum yoktu. Umurumda da değildi galiba artık. Ne de olsa hayat dediğin sabah dokuzdan akşam sekize kadar zımpara, macun, vernik vs ile geçen bir döngüydü benim için. Gerisini çoktan unutmuştum...
"Clouds and winds and oceans I choose my fate to be...  Whom the sea has taken Never shall be free."

Çevrimdışı Hakan Tiryaki

  • *
  • İleti: 2141
  • Hayat suda başladı...
    • Denizci Kahvesi
Ynt: Ölçüsüz Emek: Ahşap Tekne
« Yanıtla #4 : 30 Ocak 2018, 23:11:11 »
-V-

Her sene 5 Haziran benim için yılın en özel günüdür. Çocuğum gibi bir şeydir Konuşan Balık Deniz ve Çocuk Şenliği. Yerimde duramam, çocukla çocuk olur, sekerim ortalıkta. İşte bir yandan talaş içinde yuvarlanırken bir yandan da 6. Konuşan Balık'ı organize ediyorum. İstanbul'da tüm ekip endişeli, sayılı günler kala ben hala marinanın çekek alanında Yengeç'le boğuşuyorum. Şenlikten yana kafam rahat, zaten daha önce 5 tane yapmışım, bir şekilde hallolur da asıl mesele bir kaç gün sonra denize geri dönerken kalan parayı nereden bulacağım...

29 Mayıs günü son kez revize ediyoruz planlarımızı. 30 Mayıs, saat 14:00'te denizlere döneceğiz artık. Tam bir yıl önce de Pendik'ten çıkmıştım, denk geldi. Motorsikletimi satmıştım, bir gün öncesine kadar ona güveniyordum, kafam rahattı. Fakat Cuma mesai saati bitti ve yine bana gelmeye başladılar. Len ertesi gün tekneyi indireceğim ve hala para yok ortada.

Bu arada 75. günün sabahında hala bir ton eksik var, deli olmak içten bir şey. Sabah 07:00'de işbaşı yaptık Nükhet'le. O son kat zehirliye girişti, bende alt yumruların ve façanın boyasına. En azından Nükhet insafa geldi, yoksa ne halt ederdim bilmiyorum. İşin doğrusu fiziki yorgunluk kadar yalnızlık bitirdi beni bu süreçte. Öyle zamanlar geldi ki iskeleden aşağı düşen zımpara kağıdını almak için geçen birisini beklediğim oldu. Öyle yorgun, öyle bitkindim artık. Bir daha sefere hiç kimseyi bulamazsam köpeğimi alacağım yanıma :)

Neyse, öğleye doğru aldık bizim koca karınlı hatunu lifte, indirdik felenkleri, geriye kalan astar ve zehirliyi vurduk. Bu arada artık ofise gitmem ve tekneyi indirebilmek için borcum olmadığına dair kağıt almam lazım. Yine Tuncay'ın kapısında bittim ve yine bodoslama girdim mevzuya:

"Olup olan bu abicim, **** kadar eksik kaldı. Şimdi durum şu; bugün tekneyi indiremezsem, akşam İstanbul'a uçuyorum, çünkü çocuk şenliğim var ve paketin süresi de biteceğinden muhtemelen yeni çıkacak hesabı ödeyemeyeceğim ve nurtopu gibi bir tırhandiliniz olacak. Ya da borçlu kalacam, alıp teknemi gidecem, bakiyesini önümüzdeki ay vereceğim."

Tuncay (bey demek istemiyorum inatla, bir çok arkadaşımdan daha fazla iyiliğini gördüm) yine son derece kibar ve daha önemlisi rencide etmeyen bir tavırla destek çıktı. Kağıdımı aldım, uçarak gittim.

İşte 75 günlük drama böyle başladı;

[/url][/img]

böyle bitti :)

[/url][/img]

Dile kolay, 75 gün. Len bir Kaş'a geleyim dedim, 64 gün. Karaya çıkalım, adam edelim hatunu dedik, 75 gün. Artık kesinlikle eminim, sorun bende :)

Diğer taraftan Pendik'ten ayrılmadan hemen önce hissetmeye başladığım duygu artık hissetmenin çok ötesine geçmişti. Yengeç'in girmediğim, görmediğim, ellemediğim bir santimetrekaresi yok artık.

Çevrenizdeki insanların size deli gözüyle bakmasına alışacaksınız. Bitmek tükenmek bilmeyen laf sokmalarına, esprilerine alışacaksınız. Eşinizle, ailenizle sıkça karşı karşıya geleceksiniz. Kısacası kimse sizi anlamayacak. Zaten sizin de umurunuzda olmayacak :)

Çünkü ahşap tekne demek ölçüsüz emek demek. Ve insanı farklı kılan belki de en önemli değerlerden biridir emek. Basit şeyleri bile kıymetli kılar; değer katar. Hani son derece mütevazı bir şekilde "O zaten oradaydı, ben dışarı çıkarttım sadece" der ya heykeltıraş... yeteneği değildir sadece onu ortaya çıkartan, emeğidir. Belki biraz da böyle hissettiriyor bana Yengeç. O çürümüş ya da verniği pul pul dökülmüş ahşap biraz emekle bir sanat eserine dönüşüyor. Gün be gün çirkin ördek yavrusu bir kuğuya dönüşüyor gözünüzün önünde.

Ve bugünlerde aynı kuğu yine çirkin ördek yavrusuna dönüşmekte :) Yine zımpara, yine vernik. Su alan yerlere izolasyon. Bol sika, bol macun. Bir tuvalet kağıdı rulosunu dolduracak kadar yapılacak iş listesi. Ve tabi yine sorun aynı; vakit var ama nakit dar :)
"Clouds and winds and oceans I choose my fate to be...  Whom the sea has taken Never shall be free."

Çevrimdışı Mücahit Karabaş

  • Donatan Temsilcileri
  • *
  • İleti: 955
Ynt: Ölçüsüz Emek: Ahşap Tekne
« Yanıtla #5 : 30 Ocak 2018, 23:39:11 »
 :)xx :)xx :)xx

Bu akşam biraz erken uyumak isterken, oturdum bilmem kaçıncı defa Ölçüsüz Emek ve Üç Deniz'i aynı heyecanla okumaya daldım. Yazanın bir yüzü kara okuyan ondan kara...Biz niye böyle garip adamlarız?



Çevrimdışı Hakan Tiryaki

  • *
  • İleti: 2141
  • Hayat suda başladı...
    • Denizci Kahvesi
Ynt: Ölçüsüz Emek: Ahşap Tekne
« Yanıtla #6 : 30 Ocak 2018, 23:46:06 »
:)xx :)xx :)xx

Bu akşam biraz erken uyumak isterken, oturdum bilmem kaçıncı defa Ölçüsüz Emek ve Üç Deniz'i aynı heyecanla okumaya daldım. Yazanın bir yüzü kara okuyan ondan kara...Biz niye böyle garip adamlarız?

Öyleyiz valla :) :) :)
"Clouds and winds and oceans I choose my fate to be...  Whom the sea has taken Never shall be free."

Çevrimiçi Erdal Duran

  • *
  • İleti: 469
Ynt: Ölçüsüz Emek: Ahşap Tekne
« Yanıtla #7 : 31 Ocak 2018, 00:09:34 »
    Öfff, daraldım okurken. Ama biz böyleyiz. Bi dert biter yeni dert ararız. Bu son yıllar hepimiz için epey dertli geçti, biliyosun Hakan hocam, yoksa ben yardım ederdim :). Severim böyle sorunlu moktan işleri.
Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıldızlar boştur boş!
Bırak onu bunu da, gönlünü hoş tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende,
Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!
Ömer Hayyam

Çevrimdışı Hakan Tiryaki

  • *
  • İleti: 2141
  • Hayat suda başladı...
    • Denizci Kahvesi
Ynt: Ölçüsüz Emek: Ahşap Tekne
« Yanıtla #8 : 31 Ocak 2018, 00:10:35 »
    Öfff, daraldım okurken. Ama biz böyleyiz. Bi dert biter yeni dert ararız. Bu son yıllar hepimiz için epey dertli geçti, biliyosun Hakan hocam, yoksa ben yardım ederdim :). Severim böyle sorunlu moktan işleri.

Ohooo... daha yeni başlıyoruz yahu :)
"Clouds and winds and oceans I choose my fate to be...  Whom the sea has taken Never shall be free."

ersin böke

  • Ziyaretçi
Ynt: Ölçüsüz Emek: Ahşap Tekne
« Yanıtla #9 : 31 Ocak 2018, 07:48:14 »
beşinci kez okuyorum herhalde.. Yine okudum.. Şu iş yaparken yaşanan yalnızlık anlatımına hastayım.. Biraz daha açarsak şöyle bir his..

Belli bir süren var.. işlere girişmişsin. Yapılacak işlerin bir sırası var.. Pala yapılacak yerine takılacak, direk söküldü vernikleri kalınacak yani aynı anda ve hepsi birbirine bağlı bir sürü iş.

Bütün alet edevat dağılmış vaziyette .. ne nerede bilmiyorsun.. Yağmur zırt pırt yağıyor iki tekne arasına bir tente germiş altında çalışıyorsun. Neden hep tentenin delik olduğu yerde su toplanır ki? Tam eğilmişsin bir şey yapacak iken o delikten ensene buz gibi yağmur suyu akıveriyor.

Küfür zaten normal konuşma dili olmuş. Hiç unutmuyorum Tümayın palasının başında yetkili servis ile konuşuyorduk. Adam benim dediklerimi teyit ederken ' ustamın dediği gibi ' diye söze başlıyor.. o görüntüye dönüşüyor insan..

Sonra o an geliyor.. Yorgunluk ciddi boyutta.. Ancak sorun, tekne resmen dağılmış durumda.. Direk , bumbalar, pala.. her şey sökülü ve teknenin etrafında.. tekneye tırmanmış üzerinde iş yaparken..

elindeki zımpara , el aleti artık her ne ise.. yere düşüyor.. O son nokta.. Öyle yorgun ve bitiksin ki tekneden inip aşağı almak artık mümkün değil. Transa geçmiş gibi bakıyorsun düşen şeye.. Öyle saatlerce durabilirsin hiç birşey yapmadan..

Aynen Tiryaki'nin dediği gibi bekliyorsun birisi geçsin de seslenesin yerden alsın da sana versin diye..

Çok iyi bilirim o duyguyu..







Çevrimdışı Erman Yerman

  • *
  • İleti: 1588
    • instagram
Ynt: Ölçüsüz Emek: Ahşap Tekne
« Yanıtla #10 : 31 Ocak 2018, 13:36:11 »
Güzelim yazıyı salt bu yere düşen zımpara kağıdına indirgemek istemiyorum ama bu detay beni de vurdu.. Okurken offf dedim. birini "off" bitkinlik, yorgunluk ve saçma sapan bir çıkmaz, hakikaten öyle oluyor anlamında, ikincisini de "off" Tiryaki reis olayı tam özünden yakalamış anlamında.. 

Ara ara dönüp okunası, harika bir seri..
Akdenizli, Balıkçı

Çevrimdışı Demir Uğun

  • *
  • İleti: 35
Ynt: Ölçüsüz Emek: Ahşap Tekne
« Yanıtla #11 : 11 Şubat 2018, 14:44:24 »
Yine keyifle okudum. Kes, kopyala, yapıştır, vesaire bir yöntemle başucu yazısı yapıp her darlandığımda okumam lazım. :)
Beşinci bölümdeki fotolar uçmuş gibi.

Çevrimdışı Hakan Tiryaki

  • *
  • İleti: 2141
  • Hayat suda başladı...
    • Denizci Kahvesi
Ynt: Ölçüsüz Emek: Ahşap Tekne
« Yanıtla #12 : 11 Şubat 2018, 15:00:56 »
İki foto vardı zaten. Yanlış kod kalmış sadece. :)

SM-N9000Q cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi

"Clouds and winds and oceans I choose my fate to be...  Whom the sea has taken Never shall be free."

Çevrimdışı Hakan Tiryaki

  • *
  • İleti: 2141
  • Hayat suda başladı...
    • Denizci Kahvesi
Ynt: Ölçüsüz Emek: Ahşap Tekne
« Yanıtla #13 : 14 Haziran 2018, 23:29:57 »
Üç yıl önce Yengeç 75 günlük kara macerasını bitirip denize döndükten sonra tamamlamıştım son bölümü. Bugün 14 Haziran ve çevremde herkes atıp halatları açılırken benim koca karınlı haspam çekek sahasında, tek başına denize döneceği günü bekliyor. Geçen sefer de 16 gün kontrat yapıp başlamıştık kara macerasına ve 75. günde anca dönebilmiştik denize. Bu sefer altı ayı da geçti.

Hal böyle olunca artık iyiden iyiye sıyırmaya başladım. Malum, kayığı yüzdürebilmek için çalışmaya başlamıştım kış aylarında. Bir yandan da polyurea kaplayacağım deyyu bir firmayla anlaşmıştım. Polyurea kısmı zaten fiyasko oldu. Olduğu yetmiyormuş gibi bana en az iki aya mal oldu. Dahası kaldık cehennem sıcaklarına ve her günüm kabir azabıma döndü.

Bu arada Haziran gibi işlerin hafifleyeceğini öngördüğümüz atölyede de işler bitmek bilmeyince son günler tam anlamıyla kabusa döndü. Günler genelde o tekneden bu tekneye sekerek, yelken sökerek, yelken takarak, arada boş kalabilen zamanlarda da Yengeç'te çalışmaya çalışarak geçiyor.

Sorun şu ki Yengeç boyutlarında bir teknede üç-dört saat boyunca yaptığınız işin karşılığını göremez, hatta psikolojik olarak çökersiniz. Bunu en çok Cem yaşıyor son zamanlarda. Fırsat buldukça yarımda geliyor, ortalama yarım saatte bir ne kadar yol aldığına bakıp ardından bana ve kayığıma sövüyor :)

Zaten çevremde kim varsa ağız birliği etmişçesine aynı şeyi söylüyorlar sürekli; "Sat, daha küçük ama fiber bir kayık al." Demesi kolay! Ben düşünmüyorum mu sanıyorsunuz? O kadar sıkça geçiyor ki aklımdan satıp, daha küçük, hemi de laylom bir kayık almak, bir marinaya bağlayıp kış geceleri biraz olsun huzurlu uyumak, karaya aldığımda en fazla bir haftada tozunu atmak... Öznesi laylom kayık olan en saçma cümle bile Yengeçle olan serüvenimden bin kat daha mantıklı. Ama gel gör mantık da mantık deyyu ahkam kesmeye bayılan bendeniz söz konusu olan bu koca götlü, koca karınlı kart sarışın olunca önce dellenip "Satacam ulan!" diyorum, sonra "Saçmalama lan, denyo! Hangi kayığın havuzluğunda böyle yayılacan, hangi kayıkla her havada seyri göze alacan, hangi kayıkla gece-gündüz cebelleşip yaşamını keyifli kılacan" gibi mesnetsiz ama kulağıma son derece hoş gelen cümleler kurup vazgeçiyorum. Türkçesi, yemiyor! Arkadaş iki kere küt diye boşanmış adamım, bir kayıktan vazgeçemiyorum. Kırk yıllık evli çiftler gibiyiz hatunla, söyleniyoz, ediyoz ama ayrı da duramıyoruz :)

Hadi de ki satmaya karar verdim. Lan parayı bastırana verebilir miyim ben kayığımı? Her santimetrekaresinde ölçüsüz emeğim var. Kalafatlarının altında bile ne var, ne yok biliyorum. Her seferinde sıkışıp çıkamayacağımı bildiğim halde zincirliğine bilr altı kere girmişim. Hangi şerefsiz kurt, hangi ağacını ne kadar yiyebilmiş, hangi yamasını hangi ağaçtan yapmışım, hangi aağacı ne kadar çürük... adam kayık almayacak ki, beş yılı aşkın bir süredir ölçüsüz bir emekle varedilmeye çalışan otuz yaşında -bana göre- bir sanat eseri alacak. Şimdi içinde "Angaranın bağları" çalacak bir hanzoya dünyaları verse verir miyim lan ben kayığımı! 5 senedir gündüzleri hardrock, geceleri Callas dinlemeye alışık benim haspam:)

De ki adam düzgün adam, yeter mi? Kaç para değer biçeceğim arkadaş ben bu kayığa? Bu boyda tırhandil yapacak, hem de adam gibi düşürecek usta bile kalmamışken, yani belki de türünün son örneklerinden biri olan Yengeç sizce kaç para eder? Ha derdim para, doğru ama bir alamatra fiyatına mı vereceğim Uğur ustanın 30 yıl önce tüm birikimiyle hayat verdiği bu kereste yığınını?

Ya işte böyle saçmasapan ve çok bilinmeyenli bir denklem Yengeçle ilişkimiz. Facebook'ta var ya bir seçenek; "İlişki Durumu: Karışık"... tam da böyleyiz bu aralar.

Şimdi bayram tatilinden istifade atölye tatil. Yarın kahvaltıdan itibaren tam gün mesai. Sabah basiretsiz, beceriksiz ve de şerefsiz ustanın sertleştirici koymadan, kayığı yıkamadan ve de astar vurmadan sürdüğü macununun armuzlarda kalan son kısımları temizlenecek, ardından astar vurulacak ve mümkün olan en kısa zamanda macuna başlanacak ki artık ahşap daha fazla açmasın sıcaktan. Ola ki bitti, ardından üstyapıda sökülen ağaçların yenileri alıştırılacak, komple armuzlara yeni derz açılacak, derzlere sika çekilecek, kasara komple zımparalanacak, küpeşteler zımparalanacak ve kasaraya vernik, küpeştelere yağ sürülecek. Ardından borda zımparalanıp yeniden sarıya boyanacak. Astar ve zehirli vurmadan önce tüm yeni ana kovanları ve vanalar monte edilecek, tesisat hortumları değişecek. Son olarak sökülen dümen palası yerine konacak ve muhtemelen düzinelerce eksik kalan işle denize dönülecek. Bir kısmı yaz boyunca ağır ağır yapılacak, bir kısmı ötelenecek.

Ya cidden, sizce kaç para eder Yengeç? Cidden merak ettim...
"Clouds and winds and oceans I choose my fate to be...  Whom the sea has taken Never shall be free."

Çevrimdışı Ahmet Kabaalioğlu

  • *
  • İleti: 4998
Ynt: Ölçüsüz Emek: Ahşap Tekne
« Yanıtla #14 : 15 Haziran 2018, 19:19:29 »
Kimin para birimine göre? :) Bazıları değer biçemez çünkü.
S/Y Bidarka / Fatih / İstanbul


"Son Denk Kayıkçısının Hatırasına"


https://sondenkkayikcisi.blogspot.com/