Heyamola Hey
Havuzluk => Seyir Anıları => Konuyu başlatan: Mehmet Erem - 08 Ağustos 2020, 11:21:40
-
2020 yılı her açıdan ilginç bir sene.
Çocuklar olanlardan daha da fazla etkileniyor.
Bu sene hiçbir şekilde Yunan tarafının açılmayacağını dolayısıyla teknede yunan adası tatili olmayacağını öğrenen Ömer Deniz ve Çağla'nın yüzündeki şaşkınlık ifadesini hiç unutmayacağım...
Asıl önemlisi belki de acaba onlar unutacaklar mı? Seneler sonra çocuklarına veya torunlarına kendi çocuklukları ile ilgili acaba ne anlatacaklar? Bunu bazen çok merak ediyorum...
Standart olarak İstanbul çıkışlı Marmara geçişlerini gece yaparız. Aslında her hazırlığımız tam. Tekneye geldikten sonra zaten bir hazırlık yapmaya gerek yok. Lotus tüm kış boyunca devam eden direk boyanması ve arma değişimi gibi ağır tamiratlar sebebiyle hep İstanbul'daydı. Eksiği yok... Son dönemde devam eden eğitimler sebebiyle de hatta bayağı formunda. Marşa basıp ertesi sabah Asmalı'da uyanmak gayet basitti aslında...
Esasen plan başkaydı. Güya tekneye binip hızlı bir geçişle tekneyi Kuzey Ege ve özellikle uzun yıllardır gitmediğimiz Gökçeada-Saroz ve Bozcaada üçgenine götürecek, kurban bayramının en az birkaç günü oralarda takılmak istiyorduk. Olmadı! Olsun.
Trabzonluların lafı gibi olacak ama, "teknede olduktan sonra bana her yer tatil"
Yanılıyor olabilirim ama sanırım Nurettin İşletici'nin bir sözü, "nerede uyanırsan uyan, eğer teknendeysen evinde uyanmış sayılırsın" gibisinden birşeydi. Bizim de genel düsturumuzdur. Senelerdir yaptığımız detaylı planların birçoğunda çıkan aksilikler ve değişiklikler sebebiyle tatile hep planladığımız yerde başladık ama çok azını planladığımız yerde bitirdik. Bundan dolayı artık gittikçe daha az plan yapar oldum şahsen, en fazla biraz meteoroloji bakıyorum.
Ama ne kadar plansız olursak olalım, birkaç gün önceden, tüm kurban bayramı tatilini Heybeliada koylarında geçirecek olacağımızı söyleseydi birisi güler geçerdim.
Gülmemek lazımmış... )))
-devam edecek-
-
Enteresan bir yazı dizisi olacak gibi, bekliyoruz devamını
Tapatalk kullanarak iPhone aracılığıyla gönderildi
-
Kalemine sağlık Mehmet kaptan. bekliyoruz..
-
Mehmet Abi yazılarını bekliyoruz.. Şimdiden merak uyandırdı...
Planla ilgili söylediklerini okurken “hahh tam da bu” dedim, ben de iki senedir ne planlar yapıyorum, neler oluyor...
Bu sene Marmara Geçişi rekorumu kırdım.. Tam 14 gün..!!! Tabi Allah hiçbirimize kaza, bela vermesin; bunun uzun bir dönemi talihsizce kestiğim ayağım yüzünden ve havaların da ayarsız olmasından dolayı Avşa günleriydi.. Hakan Erim’e çok teşekkür ediyorum, günlük kamera, fotoğraf vs ile tedavi sürecini üstlendi ve kesin dikişlik bir yaranın dikilmeden iyileşmesine usanmadan hep yardım etti...(Dikişi koronadan dolayı yapamadık, dikişlik işleri bile Bandırma’ya sevk ediyorlardı) Ama neredeyse 14 gün sonra denize girebilirsin izni verdi.. O da su geçirmez bantla ve sadece dal ve çık şeklinde ;D Bu doktorlar çok acımasız :D
Konuya kaynak oldu, kusura bakma abi...
**Diğer kaptanlara not: Konunun daha fazla bölünmemesi için “geçmiş olsun” mesajlarınız için şimdiden teşekkürler. Mehmet abinin konusun altını doldurmamak için mesaj yazmasanız da iyi dilekleriniz bana gelecektir.. :)
-
Bilenler bilir ben Heybeliada'da doğdum. Çocukluğumun ilk 7 yılı orada geçti. Adalar bana göre hala İstanbul'un en az değişen yeri ama haliyle en hızlı değişen şey insanın kendisi olduğu için sanırım "çocukluğumun adası artık yok" gibi klişe bir cümle her ne kadar hiç söylemek istemesem de maalesef kabul etmeliyim bu mümkün değil...
Önce insanlar değişti...
Sonra yerler...
En yavaş değişen aslında Ada'nın kendisi ama o bile değişiyor.
Faytonları kaldırdılar mesela. Buna haklı olarak itiraz eden, ya da yine haklı olarak etmeyen tam tersine kızan kişiler olacaktır. Amacım polemik değil. Kendim ile ilgili bölümü açıklayayım. Geçtim diğer detayları Ada artık benim çocukluğumdaki gibi kokmuyor. Bir daha da hiç öyle olmayacak sanırım.
Bu gerçeği şimdiye kadar kabul etmek zorunda kalmamış kimse yoktur sanırım aramızda.
Zaman akıp gidiyor...
"Bir insanın anavatanı çocukluğudur" gibi bir deyim var.
Benim durumumu en iyi o açıklıyor sanırım.
Yoksa o malum kokuyu özler mi insan?
Özlenen koku değil tabi ki...
Çocukluğun kendisi
-
23 senedir Adalarda evim oldu Heybeli adada 2 evde oturdum son olarak Büyükadaya taşındım son 13 senediir Büyük adada evim var. 2010 da 10 sene önce Adadan ayrıldık bizim için artık tüm özelliğini kaybetmişti Arap akınları zamanıydı .Ayrı kalınca özlüyor insan o nedenle Ben hala çok seviyorum kokusunuda çok severdim misafirliğe gelen arkadaşlarım burda bu kokuda nasıl yaşıyorsunuz diye sorarlardı ne kokusu diye düşünürdüm mimozaların kokusu benim zihnimde kalan .
-
Bilenler bilir ben Heybeliada'da doğdum. Çocukluğumun ilk 7 yılı orada geçti. Adalar bana göre hala İstanbul'un en az değişen yeri ama haliyle en hızlı değişen şey insanın kendisi olduğu için sanırım "çocukluğumun adası artık yok" gibi klişe bir cümle her ne kadar hiç söylemek istemesem de maalesef kabul etmeliyim bu mümkün değil...
Önce insanlar değişti...
Sonra yerler...
En yavaş değişen aslında Ada'nın kendisi ama o bile değişiyor.
Faytonları kaldırdılar mesela. Buna haklı olarak itiraz eden, ya da yine haklı olarak etmeyen tam tersine kızan kişiler olacaktır. Amacım polemik değil. Kendim ile ilgili bölümü açıklayayım. Geçtim diğer detayları Ada artık benim çocukluğumdaki gibi kokmuyor. Bir daha da hiç öyle olmayacak sanırım.
Bu gerçeği şimdiye kadar kabul etmek zorunda kalmamış kimse yoktur sanırım aramızda.
Zaman akıp gidiyor...
"Bir insanın anavatanı çocukluğudur" gibi bir deyim var.
Benim durumumu en iyi o açıklıyor sanırım.
Yoksa o malum kokuyu özler mi insan?
Özlenen koku değil tabi ki...
Çocukluğun kendisi
Benim çocukluğum ve gençliğim Ankara'da geçti..33 yıldır istanbuldayım ve son 10 yıldır Bostancıdan bakıp adaların isimlerini karıştırmadan sayabiliyorum..lütfen kısa geçme, uzun uzun anlat..çok merak ediyorum o çocukluk anılarını..deniz kenarında doğmak, onun içinde büyümek ve hikayeleri çok keyifli..heyecanla bekliyorum...sevgiler
-
1976 yılında 7 yaşında iken terk etmişim Heybeli'yi.
O zamana kadar Ada ile ilgili hatırladığım arkadaşlarım, sokakta geçen oyunlar ve kıyıya varan yokuşların arasından görünen mavilikti.
Aslında ailede kimse denizcilik ile ilgilenmiyordu.
Adada olmamıza rağmen hiçbir tanıdığımızın teknesi veya kayığı da yoktu.
Denizcilik açısından olan yegane aktivite, eşi dostu görmek için şehre gitmek amacıyla bindiğimiz Ada vapuruydu.
Ama artık o mavilik nasıl içime işlediyse, deniz olmadan bir yaşam hiç düşünmedim, düşünemedim.
Ancak çocukluğum ile ilgili en keskin detaylar ile hatırladığım hadise esasen herkesin çok iyi yüzüyor olduğuydu.
Ablalarım, kuzenler ve tüm herkes Heybel'nin farklı plajlarında çocuklar için değil yetişkinler için bile çok uzun mesafe sayılabilecek parkurları grup halinde yapıyorduk.
Şimdilerde turuncu şamandıralar ile yapılan açık deniz yüzme aktiviteleri bizim aile için 1970'lerde rutin bir haftasonu aktivitesiydi.
Sadece şamandıralar turuncu değildi.
-devam edecek-
-
Takipteyim, adalarda görüşemedik ama olsun. Bir dahakine inşallah.
-
Evet arası çok olmasın lütfen Mehmet Kaptanım ( bir nedenle reis diyemiyorum, affola )
-
Keyifle okuyorum, elinize sağlık
-
Benim gibi olma Meremcim. Devam et lütfen :)
-
Keyifle okudum devam lütfen
-
Denizcilik ile yaşadığım en büyük ve ilk ikilem Babam'dı.
Ailede herkese yüzme öğreten O'ydu.
Zamanın en büyük hastanelerinden birisinin başhekimi olması sebebiyle, doğal ve kesin bir otoriteye sahip olduğu için mi bu işe soyunmuştu, yoksa çok iyi bir sporcu olduğu için mi ya da belki sudan çok korktuğu için mi? Emin olamıyorum...
Kendisi de uzun yıllar futbol oynamış, sporun içinden gelmiş birisiydi ama denizcilikten hiç hoşlanmazdı.
"Denizle şaka olmaz" lafı çocukluğumuzun en unutulmaz söylemlerinden birisi olarak zihnimize kazınmıştı hepimizin.
Ama denizden ve denizcilikten neden bu kadar çekindiğini ve hepimizi uzak tuttuğunu o zaman hiç anlayamamıştım.
Anlamam için çok uzun yıllar geçmesi gerekti...
Fakat Ada'da doğmuş, çocukluğu maviliğe bakarak geçmiş her küçük erkek çocuk için denize açılmak özgürlüğün kesin tanımıdır.
Dolayısıyla ister bir küçük kayıkla olsun, isterse de bir sal veya yelkenli bir tekneyle yapılsın, denizcilik işi, bahsi geçen erkek çocuğun kafasında ve daha önemlisi kalbinde çok önemli bir yer tutar.
Uzun yıllar boyunca Deniz Harp Okulu'nun Heybeliada'da konuşlanmış olması da belki aynı mantığa hizmet etmektedir.
Okula yeni başlamış genç subay adaylarının kafasında değil ama kalbindeki izi pekiştirmek için yapılmış olabilir mi o koca koca binalar?
Onu ben bilmem.
Ama avludaki Yavuz'un ana direği ve sereni sadece subaylar ve subay adayları değil Ada halkının her ferdi için önemli bir gurur kaynağıydı, benim orada geçirdiğim yıllarda...
_._
-
E abi sen de benden beter, bir lokma veriyon duruyon.
-
E abi sen de benden beter, bir lokma veriyon duruyon.
Anla çektiğimizi
-
İlk büyük adım asında ilk balığımı tutmamla başladı.
Aslında küçük bir kaya balığıydı.
Matah birşey değil haliyle...
Ama gözüme ne kadar büyük geldiğini hala çok iyi hatırlıyorum.
Unutmak mümkün mü?
Rahmetlinin bir sözü vardır.
Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldur...
İnsan hafızası aslında çok ilginç.
Bunu şunun için anlattım, geçenlerde Heybeli'den bir büyüğüm limanda duran kendilerine ait ahşap teknesinin fotoğrafını gösterdi.
Bahsi geçen kayığı kaldırım taşı üzerine oturarak uzun uzadıya izlediğimi çok iyi hatırlıyorum.
Hatırlayamadığım, yada şöyle söyleyeyim, yanlış hatırladığım ise kayığın boyuymuş meğer...
6 yaşındaki cüssemle doğal olarak kayık bana Titanik gibi geliyordu.
Uzun zaman "en az 20-25 metredir" diye hafızamda çok önemli yer tutan bu simgenin aslında 9,40 olduğunu öğrenince yaşadığım hayal kırıklığını nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum.
Dolayısıyla ilk balık da acaba boyut olarak gerçekte ne kadardı?
Neyse hafızama kazındığı haliyle kalması belki de daha yararlı...
Bu konuyu daha fazla kurcalamayalım.
Ama eminim o gün orada balık tutamamış olsaydım acaba hayat nasıl evrilir, bir başka yola sapar mıydı hiç bilemiyorum.
Belki de o takdirde bu sayfada deniz ve yelken değil, bir havacılık forumunda pervane kanatları ile ilgili teknik bir konu tartışıyor olur muyduk?
Belki de...
_._
-
Etrafta benzer meraklı arkadaşlar ve uygun ortam olunca balık avı bir tutku haline dönüşüverdi çok kısa sürede.
Önceleri iskeleden veya mendirek kayalarından ekmeği iğneye takarak yapılan olta avlarıydı bunlar.
Sonra kurumuş midye veya diğer balıkları yem yaparak ama kıyı avcılığı teknikleri kullandık hep.
Ama aslında büyük balıklar açıktaydı...
Oraya ulaşmak için başka tekniklere ihtiyaç vardı.
Bunun için etraftan elde edilen bilgiler kısıtlı olunca kitaplara başvuruldu haliyle.
İnterneti geçtim bilgisayarın bile olmadığı dönemleri konuşuyoruz.
Ali Pasiner'in Balık ve Olta adlı kitabı hala kitaplığımda durur.
Keza Sıtkı Üner...
Teknik tarafına ulaşınca, dükkandan aldıklarıma kıyasla, kendi yaptığım oltalar ile daha iyi netice aldığımı farkettim.
Balıkçı düğümlerine olan merakımın ilk kıvılcımları da sanırım orada atılmıştır.
Ancak işin asıl kaymaklı ekmek kadayıfı olarak tarif edeceğim kısmı sandalda balık avına çıkmamız ile başladı.
Önceleri ahşap sandallar ve kürek ile yakın yerlere ve meralara yapılan seyirler olarak başladı.
Genellikle daha büyük balığa yem olarak kullanmak üzere gündüz seyirleri idi bunlar.
Sandallar nispeten bakımsız, genelde motorsuz kürek gücü ile yürütülen ada kayığı tabir edilen formda kayıklardı.
Ancak çok yakın yere yapılan kısa süreli bir seyir için bile aslında denizciliğin tüm prensipleri uygulanır, uygulanmalıdır.
Tam olarak uygulanmazsa, demir yerinin yanlış tespiti, demiri atma-tutturma, takılırsa nasıl alınacağı, açılmış armozdan alınan suyun nasıl boşaltılacağı, erken patlayan poyrazda kürek ile geri dönememe gibi hadiselerin hayatın bir parçası olduğunu idrak etme hatta zorla kabul etme haline kolaylıkla dönüşür.
Asıl şölen lüfer avlarıydı.
Gece boyunca lüks ile sandaldan ve özel takımlar ile yapılırdı.
Bizim gibi küçük çocuklar bir kenara, yaşlısı genci herkesi heyecanlandıran ve her sene tekrarlanan bir süreçti bu...
Balığın sandala alındığı ana gelene kadar, öncesinde olta ve takımların hazırlanması, zokaların çapaklarının temizlenmesi, civa ile parlatılması, hırsız iğnelerinin özellikli düğümlerinin pense ile bağlanması, taze yemin tedariği, canlı tutulması, livarların temizliği, sandalların bakımı, motorların eksikleri gibi birçok tekniği ve ön hazırlığı içinde barındıran sadece bir av değil ama aslında bir yaşam biçimiydi.
Lüks ışıkları ile adalar arasının pırlanta bir kolye gibi ışıl ışıl olduğu, neredeyse kayıklara basa basa bir adadan diğerine geçilen dönemler artık çok gerilerde kaldı belki...
Ama eminim hala Istanbul'da yaşayan ve lüferin Boğaz'a gireceği Eylül ayını iple çeken, neredeyse tüm sene boyunca o ilk avın hayaliyle sabırsızca gün sayan nice yürek vardır.
Hayatında bir kez lüfer avlamış birisi, artık geri dönüşümü olmayacak şekilde değişir, bambaşka birisi olur zannımca...
._.
-
Beklenen hareketler bunlar. :)xx :)xx :
Bu hatıralar mutlaka kitaba dönüşmeli.
-
Şahane valla :) :)xx
-
"Lüks ışıkları ile adalar arasının pırlanta bir kolye gibi ışıl ışıl olduğu, neredeyse kayıklara basa basa bir adadan diğerine geçilen dönemler artık çok gerilerde kaldı belki...
Ama eminim hala Istanbul'da yaşayan ve lüferin Boğaz'a gireceği Eylül ayını iple çeken, neredeyse tüm sene boyunca o ilk avın hayaliyle sabırsızca gün sayan nice yürek vardır."
Vardır. Eğer kalmadıysa, fena!
-
Suda yüzdürdüğüm kendi imalatım ilk şey bir sandıktı...
Bildiğiniz portakal sandığının altına beyaz köpüklerden kesip ekstra taşıyıcılar monte edip, garip bir direk ve yelken ile sahilden açılmasını sağlamak ana fikirdi.
Serde özgür olmak, karadan kopmak var ya...
Buradaki amaç biraz farklıydı aslında.
İşlevsel bir ihtiyaçtan yola çıkmıştı fikir.
Lüfer avı için zargana avlıyorduk.
Küçük şamandıralı oltalar ile gündüz avlanıyorduk.
El oltası.
Daha uzağa fırlatmak için kamış filan da yoktu, ya da vardıysa da biz bilmiyorduk.
Sahilden açığa doğru esen "eşek poyrazının" oluşturduğu çırpıntılar şamandırayı açığa taşıyor, yeteri mesafeye ulaşınca da zarganayı yakalıyorduk.
Açıkta daha çok balık vardı.
Yüzen sandık projesi tabi bu amaca pek hizmet etmedi.
O vakit zarganaların hiç birisi yüzen bir portakal sandığına takılı, kuyrukaltı istavrite gelecek kadar "balık hafızalı" değillerdi.
Nitekim bir tane bile yakalayamadık bu yöntemle.
Buna mukabil sandık yüzdü...
Ve bizim hayatımızda daha önce hiç olmayan ama sonradan çok önemli bir yer tutacak olan bir basamağa geçmemizi sağladı!
TEKNECİLİK
_._
-
Sandığın eğreti bir bez parçasıyla sahilden gelen rüzgarlar ile açığa doğru gidişini izlerken, o sıralarda TV'de çok popüler olan Kaptan Onedin filmindeki gibi hissediyordum kendimi.
Sanırım yelken ile ilgili tutkumun başlangıcı da o sürelere denk gelir.
Heybeliada veya İstanbul Adaları'ndan birisinde oturan çocuk için yaz iple çekilen bir dönemdir.
Sanırım hala daha da öyledir.
Ben de kesinlikle iflah olmaz bir yaz çocuğuydum, hep.
Ama artık çocukluk yavaş yavaş sona eriyor ve gençliğe adım atıyordum.
Bu sırada artık biz Heybeliada'dan taşınmıştık.
10'lu yaşlarımdan itibaren bu sefer yine aynı coğrafyada, çok da uzak olmayan bir noktada yazlık bir ev satın aldık.
DRAGOS!
Dragos Sahil Sitesi, çok kalabalık bir site olmasına rağmen insanların birbiri ile neredeyse kardeş gibi yakın oldukları bir mekandı.
Evlerin anahtarının kapının üstünde durduğu, açıp içeriye seslenip arkadaşınızı dışarı çağırabildiğiniz, hatta buzdolabından içecek birşeyler alabildiğiniz bir yerdi, site.
Belki de yer veya insanlar değil ama dönemdi bu güveni oluşturan... Kim bilir?
Seneler sonra bir ağabeyim orası için "bin kişilik bir aile"gibiydik sözünü kullanmıştı.
Çok doğru bir tespit.
İnsanlar birbirine yakın oldukları gibi uzak durdukları da olurdu.
Birbirinden hazetmeyen balıkçı barınağı kayıkçıları gibi sürtüşmeler ve itişmeler de vardı.
ama sanırım çok azdı...
En azından bu tarz bir tartışma çocukların yanında yapılmazdı herhalde, bir tane bile hatırlamıyorum şahsen.
Sitenin deniz ile birleştiği yerde güzel bir çekek yeri vardı.
Aynı zamanda iskelenin yanında da bağlama yerleri.
Lodos patladığında sandal ve kayıkları imece usulü karaya almak tam bir can değil ama "mal" pazarı olduğu günler hatırlıyorum.
Her sene en fazla 1-2 kere olurdu ama bayağı heyecanlı bir keşmekeşti bu durum.
Dalgaların sahilde patladığı, kaba deniz kaldırdığı bir havada, yere dizilmiş feleklerin üstünde ahşap kayıkları arka arkaya el kuvvetiyle çekeğe çekmek için uyum içinde çalışan ne yaptığını bilen insanlar gerekiyordu.
Beline kadar dalgalı denize girip kayığı usulüne uygun kızağa sokmak herkesin yapacağı iş değildi.
Bu denizin dalgası meselesi o zamandan beri hep aklımı kurcalar durur.
Dünya'nın her halde esen rüzgarın yönlerine isim verildiği tek coğrafyasında yaşıyoruz.
Ama bu kadar birbirine yakın yerlerde bile aynı rüzgar misal vahşi Karadeniz kumsallarında hafif bir meltem yapar iken, hemen yanıbaşında bir yerde kızılca kıyamet kopartabiliyor.
Ne ironi!
_._
-
Sandığın eğreti bir bez parçasıyla sahilden gelen rüzgarlar ile açığa doğru gidişini izlerken, o sıralarda TV'de çok popüler olan Kaptan Onedin filmindeki gibi hissediyordum kendimi.
Sanırım yelken ile ilgili tutkumun başlangıcı da o sürelere denk gelir.
_._
Ben boşuna Sana Kaptan Onedin benzetmesi yapmamışım , içime doğmuş demekki. Eline Sağlık seninle birlikte yaşıyor gibiyiz o anları.
-
Denizciliğin kültürel bir konu olduğunu düşünürüm eskiden beri...
Sadece belli kanun ve kurallara bağlı değil ama coğrafi, fiziksel ve en önemlisi sosyolojik temelleri ve sebepleri olan bir konu.
Tabi ki de şartlara bağlı ortaya çıkmış sorunlar ve ihtiyaçtan oluşan çözümler var.
Ama bunların uygulanmasında temeldeki en önemli faktör bence insan.
Aynı işle uğraşan misal Atlantik oltacısı ile Kalimnos'lu balıkçı tamamen farklı uygulamalar ile av yapar.
Bundan daha doğal birşey olamaz.
Dolayısıyla oltasının tipinden düzeneğine, kullandığı yemden kayığının formuna kadar hepsi tamamen farklıdır, farklı olmak durumundadır.
Halbuki ikisi de balıkçı en nihayetinde...
Değil işte
)))
Dragos'ta bizim balık tuttuğumuz senelerde bu tip bilgi transferi kesinlikle sadece ustadan çırağa geçen bir öğreti idi.
Zaten yazılı kaynak yok, hatta geçtim yazmayı bilgiyi paylaşmanın bile günah gibi sakınıldığı dönemlerden bahsediyoruz.
Avcı toplayıcı toplum düzeninden kalma bir davranış biçimi olduğunu düşünüyorum.
Balığı tuttuğu taşı söylerse herkes orada balık tutacak, av bereketi azalacak!
Kimin balığını kimden saklıyorsa artık?
Bronislaw Malinovski adlı Polonyalı bir antropolog 1920'li yıllarda yazdığı Büyü Bilim ve Din adlı eserinde avcı toplumların yerleşik düzen yaşayanlardan farklarını anlatır.
Antropolojinin bu konusu nedense son zamanlarda iyice bir popüler oldu.
Malinowski kitabında büyünün ne olduğunu zaman içinde ihtiyaca binaen nasıl bilime ve dine dönüştüğünü anlatır.
Her dönüşmeyi bir gelişme olarak algılamalı mıyız? O ayrı bir yazının konusu...
Bu küçük paragrafı aşar...
Dolayısıyla, bilgi paylaşımının hiç yapılmadığı hatta genel politika fakat herkesin aslında denizle haşır neşir olduğu bir coğrafya ve ortamda Cudi Amca'nın (Açıkalın) bana 20 tane Yacht Dergisi hediye etmesi konuya yaklaşımımı tamamen değiştiren bir aşama olmuştur.
Bahsi geçen dergiler yanlış hatırlamıyorsam 1950'li yıllarda yayınlanmış, saman kağıdına siyah beyaz olarak basılmış Türkçe dergilerdi.
Muhtemelen anglo-sakson bir benzerinden çeviriler tarzında yayınlanmışlardı.
Beni ilgilendiren tarafı ise yazıların ve içeriğin ne kadar isabetli seçilmiş olduğu ile ilgiliydi.
Rahmetli Mesut Baran'ın henüz Yelken Dünyası'nı yayına sürmediği yıllardan bahsediyorum.
Senelerdir kendi bildiğimiz gördüğümüz usul ile yaptığımız oltalarda kullandığımız düğümlerin aynılarının aynı şekilde kullanıldığı, muhtemelen bulunduğumuz coğrafyadan binlerce mil uzakta yaşayan bir ressam tarafından aynı şekilde çizilmiş ve açıklanmış olmasını hayretle farkettiğimi dün gibi hatırlıyorum...
_._
-
Acayip keyifli.
-
Dergileri okudukça denizciliğin bilimsel ve metodolojik bir şekilde yapılabileceğine olan inancım gittikçe arttı.
En beğendiğim bölümler özellikle yelken ile ilgili bölümlerdi.
Neden böyle olduğunu o zaman anlamamıştım.
Aradan çok uzun zaman geçtikten sonra bazı çıkarımlarım var tabi...
Ama bir kişinin en zor yaptığı tespit kendisiyle ilgili yaptığı tespittir. Ne kadar doğru emin değilim.
O dönemde etrafta denizcilik, içten takma motorlu sandal ve balıkçılık kültürü ile dıştan takma sürat motorları temeline dayanıyordu çoğunlukla.
Hemen hemen hiç kimsenin yelkenli bir teknesi yoktu.
Açıkta demirli kotra tabir edilen 2 tane tekne vardı gerçi...
Ama yelken açtıklarını görmemiştik hiç birimiz.
Dolayısıyla yelken, toplumsal olarak bizim bulunduğumuz yerde hakim bir kültür değildi.
Belki de heves etmiş olmam buna bağlıdır.
Aynı çizgiden devam edersek, 11 yaşında bir erkek çocuk etrafında herkesin yaptığından başka birşeyler yapmak ister.
Amaç yaptığı şey olmayabilir her zaman.
Amaç yapılmamışı yapmaktır...
_ . _
-
Yelkenli olarak bizim erişebileceğimiz hiçbir tekne olmayınca etrafta, biz de 10'lu yaşlarında 4 kafadar çete mensubu olarak çekek yerindeki "cesetlere" daldık.
Bir tanesi ahşap bir yarış kayığı formundaydı.
Oldukça kötü durumda, üstten bakınca armuz aralıklarından alttaki toprağı gördüğümüz bir leş!
Formu çok güzeldi. Sanırım bir şarpi idi, bunu tabi şimdiki bilgim ile söylüyorum.
Ahşap tekne tamiri ile ilgili birçok bilgi ve uygulama vardı çekekte, ama teknenin ne olduğunu bilen kimse yoktu.
Kime ait olduğunu zar zor bulduk.
Büyük bir kalbi temizlik ve saf inanç ile, süslenip püslenip "kızımızı" sahibinden istemeye gittik, neşeyle.
Tekneyi tamir edip yüzdürecektik.
Hangi tekne sahibi bunu istemez ki?
...diye düşünüyorduk.
Ne büyük yanılgı?
Kadıncağız bizi kibarca reddetti.
Uzun bir süre buna hiçbir anlam veremedim.
Kalbimde o kadar derin bir iz bıraktı ki bu, seneler sonra bile hala daha "yüzümüze kapanan o kapıyı" düşünür dururum.
İnsan hayatındaki ilk hayal kırıklığını unutabilir mi?
Peki ya ilk aşkını?
_._
-
"Bir kapı kapanır, bir diğer açılır" derler ya...
İlk girişim diplomatik başarısızlıkla sonuçlanınca diğer alternatiflere yöneldik.
Yine benzer durumda, yukarıdan baktğımızda altta toprağı gördüğümüz, optimistten bozma bir başka küvete giriştik.
Farklı olarak bu kayık fiberglass'tan mamuldu.
O dönemde ahşap işçiliği ve marangozluk ne kadar bilinir ve yaygın olsa da CTP tamirine yönelik hemen hemen hiçbir bilgi yoktu çekekte!
İçi delik fiber bir teknenin tamirinin, 10 yaşındaki 4 çocuk için neredeyse imkansız olduğunu kabul etmek lazım aslında...
Ama biz etmedik.
Pembe renkli vernel şişelerini çakmak ile eritip, fiberdeki delikleri yamadık.
Şimdi anlatınca bana bile inanılmaz geliyor farkındayım ama OLDU!
OPTİ YÜZDÜ... )))
Optimistin yüzmesini eğer tek bir cümle ile özetlemek gerekseydi, muhtemelen şunu derdim:
"BİZİM İÇİN BÜYÜK, İNSANLLIK İÇİN KÜÇÜK BİR ADIM" )))
-
Optinin sancak iskele küpeştelerinde birer tane ıskarmoz yuvası bulunuyordu.
Belli ki birileri bir tekneye servis botu olarak modifie etmiş, zamanında.
Kürekleri ve oturağı yoktu tabi. Bu iş nasıl yapılıyordu hiç bir fikrim yok.
Altı dümdüz, börek tepsisi gibi bir kayık nasıl küreğe gelir?
Hiç denemedim...
Fakat kayık yüzünce, eski sahibi, Genco bize direğini bumbasını, yeke dümen ve palası ile salmasını verdi.
İnanılmaz mutlu olmuştuk.
Meğer yelkenliymiş bizim kayık.
Dolayısıyla yeni bir sayfaya adım attık: YELKEN!
Aslında hem Haldun hem de çetenin diğer elemanları ile sitede bazı kişiler yelken sörfü yapıyorlardı o dönem.
Yani rüzgarı kullanmak yabancı olmadığımız bir kavramdı.
Fakat rüzgardan yararlanmak için dümen, salma veya kuru direk bir işe yaramıyordu tabi...
Yelken kumaşının ne mene birşey olduğunu hiç bilmiyorduk haliyle.
Hele dikiş teknikleri, kullanılan iplik, makine kullanımı gibi bilgilere sahip olmak filan söz konusu bile değildi.
Ne zor şeymiş BİLGİSİZLİK!
Dolayısıyla biz de "elimizin altındaki" inşaat "laylonundan" bir parça kesip uygulamaya giriştik.
Kalın naylonu şablonuna göre kesip, 4 köşesini ince ibrişim ile direk, bumba ve gizin köşelerine bağladık.
Şekil olarak çok güzel olmuştu...
Marmara'nın kuzey kıyısında "eşek poyrazının" hakim olduğu bir Ağustos gününde tekneyi, çekeğin kumsalına getirip direği yelkeniyle beraber diktiğimiz anı çok iyi hatırlıyorum.
Kendi teknesini yapan herkes bu büyülü anı yaşamı boyunca unutmaz, unutamaz.
Ben de unutmadım...
_._
-
Uçtu gitti...
Yani şöyle ki:
O kadar emek harcadığımız ilk yelkenimiz, gözümüzün nuru, el emeğimiz, pırıl-pırıl sıfır kilometre yarış makinesi yelken bir "uçurtma kuyruğu" gibi koptu gitti!!!
Uzaklara doğru, açıkdenize, yani güney yönünde uzaklaşıp gittiğini gördüğümüzde hepimiz ağlamaklı olmuştuk.
Ama inancımızı yitirmedik.
O dönemde sahip olduğumuz en önemli şey, hatta tek şey inançtı zaten.
Bence gerçekten "inançsız" olmak için uzun yaşamak gerek.
Uzun yaşayan memleketlerde, Ege'deki İkaria veya Pasifik'teki Okinawa gibi yerlerdeki inanç miktarını ölçmek lazım.
Tabi önce düzgün bir ölçüm sistemi oluşturmak gerek...
Neyse konumuza dönelim.
İlk yelkenimiz gerçekten uçup gidince en azından doğru olmasa bile rüzgardan belli şekilde etkilendiğini gördük.
Bu tabi iyi bir sonuçtu birçok açıdan.
Tek konu bahsi geçen dörtgen parçayı direk ve bumbaya düzgün şekilde bağlamak değildi.
Birincisini kaybetmiştik...
İkincisini bulmak gerekiyordu.
Esasen ilkini tedarik ettiğimiz mecraya başvurabilirdik, tabi ki de...
Ama koca motoryatın üstünü örten "laylon" çadırdan 1 hafta arayla aynı şekilde bir tane daha kesip almak çok garip olacaktı.
RedKit'te Daltonların hapisten kaçarken yan yana 4 delik açması gibi bir sahneye benzemeye başlamıştı aslında bizim girişim.
Yılmadık.
İkincisi ilkinden daha güzel oldu ama.
Matafyon mantığı ile tanışmam o döneme tekabül eder.
Çok iyi anladım daha ilk tecrübede...
EĞER YELKENİ YIRTILIRSA, RÜZGAR YELKENCİNİN HİÇBİR İŞİNE YARAMAZ!
-
Okinawa'yı bilemem ama Ikaria Yunanistan'ın en yüksek komünist yüzdeli, en yüksek esrar kullanım yüzdeli ve en düşük dindar yüzdeli topluluğudur...
-
Bu optinin sahibi dediğin Genco'nun soyadı Sindel mi?
Onunla, sizin sitesinin sahasında yıllarca kışın Pazar sabahları minyatür maç yapardık.
Şimdi galiba yol geçiyor oradan.
Kayık da küçük, dünya da
-
Çok Genco yok gezegende...
Nitekim çok Okinawa da
-
Yazının başında belirttiğim gibi denizcilik uygulamalarının neredeyse tamamının sadece okuyarak yapılamayacağını, usta-çırak ilişkisine bağlı bilgi aktarımı ile gerçekleştiğine inanıyorum.
Hala daha da bu inancımı değiştirmedim.
Okumak çok yararlı ama iskeleti bir ustadan almak gerekiyor birçok kez.
1980'li yıllarda denizcilik ile ilgilenen birçok kişi vardı ama yelken konusu tam bir kapalı kutu "muamma" idi...
En azından bizim için.
Fakat hiç bir motoru olmayan, küreğe ihtiyacı olmayan bir teknenin suyun üstünde sadece yelken ile seyretmesi daha ilk dakikadan itibaren beni o kadar çok etkiledi ki anlatmakta zorlanıyorum.
Çok büyülü bir andı, dümenini tuttuğum optinin diğer kayıkların arasından süzülüşünü dünmüş gibi hatırlıyorum.
Esas itibarıyla yelken seyri ile ilgili hemen hemen hiç bir şey bilmiyordum.
Rüzgarı arkadan alıp açıklara doğru seyretmek zaten kolay birşeydi.
Portekiz kıyılarından Atlantik sularına atılan saman balyasının, okyanusu geçmesi gibi birşeydi bizim Büyükada'ya doğru yaptığımız seyahat!
0 -yazıyla sıfır- navigasyon bilgisiyle yaptığımız seyirlerin, bizim gözümüzde okyanus geçmeye eş değer olduğunu belirtmeme de sanırım gerek yok.
En büyük problem tabi geri dönmekti.
Dümeni direği ve salması haricinde hiçbir donanımı yoktu teknenin.
Iskota lafını hele hiçbirimiz duymamıştık.
Bumbayı elle tutarak ayar yapmaya çalışıyorduk.
Yelkenli bir teknenin öte berisini satın almak için tüm İstanbul'da sadece iki nokta atışı yer mevcuttu.
Bir tanesi öğrenci harçlıklarımızdan birktirdiğimiz para ile yanına bile yaklaşmamızın mümkün olmadığı Fenerbahçe'deki Kaptan denizcilik.
Diğeri ise...
PERŞEMBE PAZARI!
-
Evet Kaptan Denizcilik bu sektörün en eskilerinden biridir.
Mehmet Hocam, bence sen bu yazı dizisini bitirdin, azar azar damardan veriyorsun. Bir seferde paylaşsan, meraktan kurtulsak
Tapatalk kullanarak iPhone aracılığıyla gönderildi
-
-"Bu elindekini hiç bir yerde bulamazsın" dedi, ilk karşılaştığım hırdavatçı.
Moralim bozulmuştu.
Kaptan Denizcilik'ten örnek olsun diye elime aldığım kısa bir ıskota halatıydı.
O sıralarda bütün nalburlarda standart olarak bulunan kendir halattan çok farklıydı.
Hem her rengi vardı hem de elde tutması çok kolaydı.
Fermeneciler Sokak'ta, caminin yanındaki tonozcularda dolaşıyordum.
Feneryolu'ndan trene binmiş, Haydarpaşa'dan Karaköy'e geçip, Perşembe Pazarı'nın o malum curcunası ile ilk defa karşılaşmıştım...
-"Olsa olsa Sabri Kaya'da vardır" dedi bir başkası...
Yolun sonunda diye tarif etti.
Bedrettin Dalan'ın Haliç'in sularını gözleri gibi mavi yapacağını iddia ettiği yıllardı.
Deniz tarafındaki yarısı yıkılmış binaların arasından yürüyerek ilerledim, küçük dükkanı zar zor buldum.
Önce bir baştan aşağıya süzdü beni, sonra da elimdekine baktı.
Yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı...
Yaptığı işi bilen ve seven bir esnafın bildik gülümsemesi.
-"Ne yapacaksın bunu sen?" diye sordu.
Heyecanla konuşmaya başladım. Optinin ıskota halatı olarak kullanacağımı, düzeneği filan detaylarıyla anlattığımı çok iyi hatırlıyorum.
O da hatırlar ve gülümseyerek anlatır, "kısa pantolonlu çocuk" ile ilk karşılaştığı anı.
Hala daha işine devam ettiği o küçük dükkanda, artık devasa bir endüstri olmuş Kaya Yapı'nın başkanı olmasına rağmen Karaköy esnaflığını neden bırakamadığını, tahta kaplı küçük yazıhanede kahve ısmarladığı dostlarının hepsine anlatmıyor artık. Ama sattığı halatların hepsini çocuğunu sever gibi sevmesini hep hatırlayacağım ben.
_._
-
Merem Reisim,
Sizin gibi bin bir emek ve hayalle sindire sindire denizcilik öğrenmiş reislerimizin yaşadıklarını dinleyince ya da okuyunca internet çağında amatör denizci olmaya çalışan birisi olarak kendimi hazıra konmuş bir miras yedi gibi hissediyorum. Sizi tanıdığım günden beri ilk günkü heyecanınızı hiç kaybetmediğinize şahidim. Bilgi ve hissiyatınızı bizlerle böyle naif biçimde paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.
-
Sabri Kaya'dan aldığım 8'lik ıskota halatı, köşedeki kazıkçı dükkandan temin ettiğim rota makaralar ve mutlaka her teknenin olmazsa olmaz demiri ve demir halatını kocaman bir torbaya koydum. Geldiğim yoldan aynı şekilde önce vapur, sonra tren sonra da minibüs ile Dragos'a geri döndüm.
Yolda yürürken demirin elimde gittikçe daha da ağırlaştığına şahit oluyordum her attığım adımda.
5 kg'luk bir kum çapası bu kadar ağır olabilir miydi?
Demirlere olan ilgim sanırım o zamanlar başlamıştı. ))
Optinin başına gider gitmez hemen donanımı yaptık.
Artık bumbadan gelen halat ile daha ince ayar yapabilecektik.
Ama yine de yelken trimleri konusunda çok da bilgili ve becerikli değildik.
Rüzgarı arkadan alarak gitmek gayet kolaydı, ama rüzgara doğru yükselmek yani ORSA ne demek, en ufak bir fikrim bile yoktu.
Bu gerçeği tam anlamıyla kavrayabilmem için ilk fırtına tecrübemi atlatmam gerekecekti sanırım.
Yaz sonuydu...
Artık mevsim geçişleri başlamış, sonbaharın habercisi leylekler çoktan uzak ülkelere göçmüşlerdi.
Daha okul açılmamış olsa gerek...
Güzel bir havada tek başıma yelken yapıyordum.
Sahilde çoğu tanıdık yüz her zamanki rutinleri olan şezlonglarda güneşleniyor ve yazın son kalan günlerinin tadını çıkartıyorlardı.
Tekneler artık birer ikişer çekeğe çekilmiş, bazıları motor bakımları tamamlanmış, brandaları serilerek kışı geçirmek üzere hazırlanmışlardı.
Denizde tek başına özgürlüğün tadını çıkartmak işte bu olmalıydı.
Ama her özgürlüğün bir bedeli vardır.
Bu özgürlüğü ancak o bedeli ödeme cesaretine sahip olanlar tadar.
... ve ister 3 metrelik küçük bir yelkenli kayık isterse de devasa bir savaş gemisi olsun, denizin karşısında büyük küçük yoktur!
Marmara denizinde seyir ediyorsa eğer, her ikisinin dümenini tutan adamın yüreğinde de aynı korku vardır.
LODOS
_._
-
Hava açık, bulutsuz gökyüzü altında güzel bir rüzgar esiyordu.
Sahilden açığa doğru rüzgarı yandan alarak uzaklaşıyor, tramola dendiğini sonradan öğrendiğim bir manevra ile dönüyor ve tekrar sitenin iskelesine geri geliyordum.
Rüzgar artmaya, dalgalar büyümeye başlamıştı.
Gidiş gelişlerim hızlanmış, daha yüksek süratlere ulaşabildiğimi görmek daha çok hoşuma gidiyordu, baştan.
Fakat sonra her geri dönüşte, iskeleden daha da uzaklaştığımı farkettim.
Önceleri daha hızlı dönerek bunu telafi edeceğimi düşündüm.
Olmadı...
Denizde panik olmak, başa gelecek en kötü durumlardan birisidir.
Çaresizlik ise en büyük öğretmen!
Uzaktan kürek çekerek bana doğru gelen Albay Amca'yı gördüğümde sıkıntım dağıldı.
Kendisi eski bir denizaltı komutanıydı.
Deniz kültürü bilgisi ile harmanlanmış, bize o dönemde bildiğini en doğru şekilde aktaran figürlerden birisiydi.
Asıl ismi Süreyya idi...
Ama rütbesinden dolayı olsa gerek biz çocuklar, hepimiz O'na albay amca derdik.
Aslında o dönemde çok popüler olmayan Chris Craft bir teknesi, 50 HP bir başka Yamahası ve albin makinesi olan bir ahşap kayığı da vardı ama nedense benim olduğum yere kürek çekerek gelmişti.
Baştan anlamamıştım...
Yakınıma kadar gelerek "senin yardıma mı ihtiyacın var?" diye sordu.
Bunu duyunca ağlamamak için kendimi zor tuttuğumu çok iyi hatırlıyorum.
"Evet" dedim kısık bir sesle.
"Endişe etme , sana yardım edeceğim" dedi sakin bir tonda
"Sana kendi halatımı atacağım. Bunu teknenin başına izbarço ile bağlayacaksın, yelkenini indir, yekene hakim ol, seni yedekleyeceğim" dedi ve beni sahile doğru kürekle çekmeye başladı.
Dalgaların üstünde inip çıkan küçük ahşap kayığı, küreklerle gayet kolaylıkla kontrol ediyor, çok yavaş hareketlerle sanki neredeyse durmuş gibi hiç acele etmeden ama devamlı asılıyordu.
İlk yedeklenme tecrübem, teknede hemen hiçbir hasar yaratmadı.
Ama bendeki değişiklikler çok büyüktü...
_._
-
Neredeyse tüm çocukluğum "deniz şakaya gelmez" lafları ile geçmişti.
O zamanlar pek de anlamıyordum tabi.
Küçük bir çocuk denizden ne anlar?
Diz boyu suda birbirini ıslatmaktı bize göre deniz...
Bunun neresi, ne kadar "ciddi" olabilirdi ki?
Heybeliada yıllarına geri dönersek, durmadan bu söylemin tekrar ediliyor olması ve kulağına küpe etme poltikası altında daha derin mevzular vardı aslında.
Nihayetinde denizci bir toplum olamamaktan sık sık dem vurulan bir ülkede çok da şaşırtıcı değil, belki.
Ama Ada böyle bir coğrafya değil.
Gayet zengin bir deniz ve denizcilik kültürü hakim.
Düşünsenize Dünya'nın en eski ikinci Deniz Harp Okulu, ingilizlerin tabiriyle Naval Academy'ye ev sahipliği yapmış bir yer.
Ancak o yıllarda adada yaşayan en önemli figürler Deniz Kuvvetleri Subayları ya da komutanlar değildi.
Daha çok vapurda çalışanlar ve özellikle balıkçı İbrahim Kıran ve tayfası...
Bu kişiliğe sonradan değineceğim, şimdilik parantezi kapatalım.
Adada yaşayıp da denizin gücünü bilmemek mümkün mü?
Hele de İstanbul'da yaşayıp da Ada'ya sadece yazları gelenler veya iş icabı vapur yolculuğuna mecbur olanlar, bu denizcilik konusuna çok daha farklı bakarlar.
Keza Heybeliada Senatoryumu doktorları arasında maceralı vapur seferleri hep konuşulurdu, hayal meyal hatırlıyorum.
En arkada birinci mevkinin olduğu yıllardan bahsediyoruz.
Dolayısıyla sohbetlerin içeriğini tahmin etmek zor olmasa gerek.
Buradan yola çıkarak, ne kadar "kulağım çekilmiş" olursa olsun vazgeçmemiş halimle daha ilk dümencilik macerasında duvara toslamış olmam kabul ve itaat etmek değil tersine bir itiraz ve isyana dönüştü!
Bu mevzuyu mutlaka ama mutlaka hakkıyla "halletmem" gerekiyordu.
Kolları sıvadım...
_._
-
Memetcim, hiç bitmesin diyorum, keyifle okuyorum..
Bu haftasonunda Çam Limanı'ndaydık, Karaya bakarken Senatoryum'un solunda kalan neredeyse 3-4 hektarlık yanan alanı görünce içim cızladı..
Geceledik, sabah 7.00 de Ahmet botla beni kıyıya bıraktı ve sabah serinliğinde güzel bir rahvan yürüyüşle 20 dk da Heybeliada İskeleye geldim.. Yolda biraz da bu yazdıklarını düşündüm.. Açıkçası çok şanslı bir çocukluğun olmuş, kıymetini bildiğin..
Sevgiler
-
Tabi ilk aşılması gereken engel, Baba figürüydü.
Sadece bana has değildi tabi,sanıyorum o yıllarda birçok erkek çocuk için geçerli bir durumdu bu!
Hatta belki hala bile öyledir.
Önce ustanı geçeceksin, sonra da seni geçecek bir çırak yetiştireceksin diyenler acaba bunu mu kast ediyorlar?
Ne zor birşey bu: Birisini yetiştirmek?
Bu arada acaba kim kimi yetiştiriyor? O da belli değil.
Bu yetiştirme olarak ifade edilen sürecin sonunda, süreçten en çok yarar gören "çırak" mı? yoksa "usta" mı? ben şahsen çok emin değilim...
Babamın karşısına dikilip "ben balıkçı olucam" demedim tabii...
Esasen zaten 11 yaşında her çocuk gibi aslında ne olmak istediğimi ben de bilmiyordum haliyle.
O yaşlarda itfayeciden, polise, astronottan, atom mühendisine kadar değişen bir yelpaze söz konusuydu.
Ne demekse Atom Mühendisi?
"Ben yelken öğrenmek istiyorum" dedim.
Düşündüğümün aksine hoşuna gitti.
Ama hoşlandığını hemen belli eden bir karakter değildir.
Hatta ilk anda ne düşündüğünü hiç anlamamıştım.
Anlayabilmem için oldukça uzun zaman geçmesi gerekti.
İYK'nın kış döneminde düzenlediği bir eğitim serisi vardı.
Neredeyse tamamı kara tahta başında, sınıfta olan bir eğitim modeliydi.
Tekneleri uzaktan ancak görüyorduk.
Haftasonları olarak tüm kış sürdü...
Denize çıkmamız ise ancak ilkbaharda mümkün olacaktı...
KALAMIŞ
_._
-
İYK o sıralarda yelken klüpleri arasında açık ara üstün bir yerdeydi.
Hala daha da camiada çok önemli bir yer tutar.
Kalamış Koyu da hem belki o yüzden hem de artık yapılmış marina sebebiyle neredeyse tüm Türkiye'de yelkenciliğin kabesidir diye yorumlarsak sanırım yanlış olmaz.
Ben de 13 yaşında bir erkek çocuk olarak ilk defa bu camiaya adım attığımda garip duygular içindeydim tabi...
Evden uzak olmak ama çok sevdiğin bir şeyle uğraşmak, ama oldukça kompetetitif bir ortamda kendini ispat etmek, ama etrafındaki yeni arkadaşlarınla ilişkilerin, ama fiziksel olarak zor bir uğraşın yorgunlukları gibi ikilemler ile eve dönüyordum her gece.
Eve dönüşü hatırlıyorum...
Feneryolu'na kadar yürüyüş, tren ve Cevizli'den yine eve yürüyüş.
Arada denizi seyrederek geçen duraklar...
Trenin penceresinden büyüdüğüm Ada manzarasına uzaktan baktığımda aslında ne kadar da yakınım ama galiba ne kadar da uzağım diye o kadar uzun uzun düşünürdüm ki...
Neredeyse yaz döneminin sonunda, artık yarış antrenmanları bittiğinde anladım bu içimdeki ikilemi.
Bu duygu neden beni bu kadar zorluyordu?
Sonunda buldum:
Çünkü oradaki teknelerin hiç bir bana ait değildi.
Klüpte kendisine ait teknesi olan zaten sadece birkaç kişi vardı.
Haliyle bütün tekneler klübe aitti...
Ne kadar iyi bir yarışçı olursam olayım bunun üstüne çıkmam mümkün olamayacaktı.
Hatta ben bile klübe aittim, sporcu olarak.
Halbuki ben bana ait olan bir teknem olsun istiyordum.
O zamanın şartlarıyla belli ki bunu gerçekleştirmek mümkün olamayacaktı.
Bunu farkettiğim anda neredeyse kaçarcasına ayrıldım Kalamış'tan...
Optimist yaşı dolan çocukların bir üst sınıf olan 470'e geçmeden önce arada kullanacakları daha basit bir ara sınıfın tartışıldığı yıllardan bahsediyorum.
Pirat ve snipe yarıştan kaldırılmış, cadet ve şarpi çoktan tarih olmuştu.
Etrafımızda Flying Dutchman serisini hayal meyal hatırlayan yaşlı dümenciler vardı.
Anlattıklarını şiir gibi dinliyorduk klübün bahçesinde.
Ama hala daha rıhtıma çekilmiş Dragon'ların bazı haftasonları devam eden yarışlarının olduğu yıllar.
Hayranlıkla izlediğimi çok iyi hatırlıyorum şeklini ve formunu.
Hayatında optimist dümeni tutmaktan başka hiç bir denizcilik birikimi olmayan bir çocuk "doğru" formu nasıl tespit eder?
Bilmiyorum...
DİNO
_._
-
Aslında fikri kim vermişti tam hatırlamıyorum.
IYK'nın kapalı garajındaydık.
Maun bir piratı överek anlatan birisiydi, teknenin kazandığı yarışlardan ve geçmiş başarılarından bahsediyordu.
Sanki kupaları kazanan teknenin omurgası veya güverte kaplamasıymış gibi konuşuyordu.
Haliyle inanılmaz bir fiyat telaffuz etmişti.
Gözlerimin yuvalarından uğradığını hatırlıyorum.
Sanki bana ne oluyorsa? Cebinde 5 kuruşu olmayan ortaokul öğrencisi halimle adam ne dese farketmeyecekti.
Ama o bunu bilmiyordu haliyle.
Ben de bu tip adamlarla defalarca karşılaşacağımı o zamanlar bilmiyordum tabii...
Ama adamcağız benim kafamda bir fikrin oluşmasının yolunu açtı farketmeden.
Sağa sola saldırmaya başladım haliyle acaba ne bulabilirim diye.
Yine yarıştan çekilmiş Suadiye Yelken Klubü'ne düştü yolum bir şekilde.
Reşat Uca ile tanışmam o döneme tekabül eder.
Kızı Selma ile ise hemen sonrasında buluştum.
Evlerinin bahçesinde brandasına sarılı ahşap piratı görür görmez aşık olmuştum.
İnsan ilk sevgilisini unutur mu hiç?
Ben de seneler geçti üstünden ama Dino'nun kalın brandasını sıyırıp vernikli bordasını gördüğüm o ilk anı hiç unutmadım.
Unutacağımı da sanmam...
_._
-
Severek okuyorum. Anı kitaplar da en beğendiğim türdür.
-
Tekneye sahip olmak herkes için birşeyler ifade eder, şüphesiz.
Bu sahip olunan diğer şeylere de pek benzemez.
Sorsak, bu konuyla ilgili birçok farklı şeyler anlatılır ama
"tekne sahibi" olmanın değişik bir duygu olduğunda herkes hem fikirdir sanırım.
Benim için de öyleydi.
Dino esas itibarıyla yarış amaçlı yapılmış bir tekneydi.
Diğer muadili gibi başarılarla dolu bir geçmişi vardı.
Ama benim ilgilendiğim taraflar bunlar değildi açıkçası...
Gayet zengin bir donanımı, yedek halatları, yedek yelkenleri ve makaraları vardı.
Ama en önemlisi çekekte rahat kullanmak için bir römorku vardı.
Fiyat olarak ne söyleneceğinin çok önemi yoktu aslında ama yine de sordum.
Söylediği çok makuldu. Önce inanamadım.
Aslında O da inanamıyordu.
Yarıştan çekilmiş bir sınıfa ait bir tekne için neden bu kadar ısrar ettiğimi kimse anlamıyordu aslında...
Halbuki tek kelime yeterliydi: AŞK!
-
konuyu bölmemek için araya girip bir şey yazmak istemiyorum ama yine dayanamadım, ileti düşünce bir solukta okuyorum. Cevat Abi gibi hatıratlar, yaşanmış hikayeler benimde en sevdiğim türdür. viya böyle.
-
"Küpeştesi boyalı kayık alınmaz, leştir. Bize vernikli tekne lazım" derdi Ahmet Reis.
Küçüklüğümde kulağıma küpe olmuş sözlerden biridir.
Su üstünün hatta tamamı vernik olan tekneler var. Ne kadar güzel ve bakımlı duruyor.
Hala daha bu yaklaşımı değiştirmedim.
Sonradan hayatımda çok büyük yer tutacak olan tekne bakımı ile ilgili konu sanırım böyle başladı: VERNİK.
Dino'nun su üstü tamamıyla vernikti.
Aslında boyuna göre de gayet geniş bir alan.
Şimdiki gibi birçok farklı imkanlar da yoktu.
Bilenler bilir boyanın en az %60'ı yüzey hazırlığıdır.
Vernikte bu oran %80 e kadar çıkar.
Bizim kendi uygulamamızda yüzey hazırlığı bildiğiniz kırık cam parçaları ile oluyordu.
Cam gibi verniği kırık camlar ile kazımaya çalışmak da kendi içinde ne ironi ama!
İlk fırçayı sürene kadar çok uzun zaman geçtiğini hatırlıyorum.
Ama mobilya gibi olmuştu sonunda.
Hazır olduğunda römorku ile denize indirdiğimiz anı unutmam mümkün değil.
Eskimesin diye pırıl pırıl Raudaschl-Segel yelkenlerini basmamış dandik yedek yelkeni ile seyretmiştik.
Çok fazla hızlı gidiyor diye flok basmaya cesaret edememiştim! )))
Yavaş gitsin diye özel çaba harcanan bir yarış makinesi!
_ . _
-
Çok fazla hızlı gidiyor diye flok basmaya cesaret edememiştim! )))
Yavaş gitsin diye özel çaba harcanan....
Yelkene ilk başladığımda hissettiklerim.Çok tanıdık geldi yazdıkların Merem Reis.Büyük bir merakla ve keyifle takip ediyorum.Teşekkür ederim.
-
Harika gidiyor, keyifle okudum. Kaleminize sağlık.
-
çok güzel anlatıyorsunuz Üstad ım.. keyifle okuyorum. teşekkürler.... :)xx
-
Merem reisim ellerinize sağlık,bu yazılanları okudukça çocukluğumun , gençliğimin deniz kokusunu alıyorum sanki.
-
Ben şikayetçiyim valla...
Bence hızlansın biraz ;)
-
Bence de ama anladığım kadarıyla gıdım gıdım okuyabileceğiz.
Tapatalk kullanarak iPhone aracılığıyla gönderildi
-
Pirat'ı donatır donatmaz hemen yelkene çıktık, tabii...
İlk önceleri bazı kişiler vardı etrafta.
İtiraf etmeliyim ki sitede benim düşündüğümden çok daha fazla sayıda yelken meraklısı varmış. Şaşırmıştım.
Çocukluğumuzda yeni bir ev alındığında, eve misafirliğe gelen eşe dosta evin sağını solunu göstermek adettendi.
Buna benzer şekilde, bir anda teknenin etrafında "beni de gezdir" diyenler grubu oluştu haliyle.
Liste başlangıçta bayağı uzundu...
Rutin olarak uzandıkları şezlongtan bakınca, açıkta yelken yapan tekne ile ilgili kafalarında nasıl bir imaj oluştu tam olarak bilemiyorum ama, sahildeki herkes resmen sıraya girmişti.
Dragos tepeye doğru kısa bir rota Mor Kayalar veya DSİ kampı önünden dönüp gelme, yaklaşık 1 saat ya sürüyor, ya sürmüyordu.
Günler geçtikçe bizim tekneye olan yatkınlığımız artıyordu.
Hem kendimize hem de tekneye olan güvenimiz arttıkça, yelken yapma tekniğimiz de değişiyordu, şüphesiz.
Sahilde bekleyen kişi sayısı ise aynı oranda mı emin değilim ama hızla eriyordu.
Beklentileri karşılanmadığı için mi yoksa denizde yelken yapmak hayal kırıklığı yarattığı için mi ya da bir başka sebepten mi gittiler bilmiyorum ama çok da uzun olmayan bir süre sonunda artık sadece 4-5 kişi kaldığımızı şaşkınlıkla farkettim.
Deniz işinin herkes için benim için ifade ettiğinden farklı şeyler demek olduğunu anlamam, sanırım o döneme rastlar.
Ben hep dümende oldum, en yakın arkadaşımın küçük kardeşi Serkan ise floktaydı.
Zaman geçtikçe birbirini artık konuşmadan anlayan bir ekip olmuştuk.
Rutin bir sıradanlıkla, her sabah kalkar kalkmaz çekeğe gidiyor, teknenin üstündeki brandayı kaldırıyor, donanımı gözden geçiriyor, hava müsaitse karada değilse denizde yelkeni basıyor ve denize açılıyorduk.
Bu işler sırasında neredeyse hiç konuşmadan iş bölümünü paylaşıyor, sanki üst rütbeli birer donanma subayı ciddiyeti ile kısa sürede sahilden uzaklaşıyorduk.
Açık denize çıkınca altımızdaki tekne resmen değişiyordu.
Hızı ve hareket kabiliyeti sanki tamamen farklılaşıyor, dönüş yoluna geçince de sanki bizimle konuşuyor, "lütfen beni çekeğe götürmeyin, burada kalalım" dediğini duyar gibi oluyorduk...
Aslında değişenin tekne değil ama bizim kendi ruh halimiz olduğunu uzun süre anlamadım.
_ . _
-
Bütün ilkokul ve lise hayatım boyunca hiç bir zaman iri yapılı bir tip değildim.
En ön sırada oturan sınıfın minyon karakteri vardır ya...
İşte O bendim.
Esasen bundan çok şikayet etmedim, çok sorun etmezdim.
Ama en azından bizim yaptığımız tarzda yelken sporu için, iri yapılı ve kilolu olmanın önemli avantajları vardı.
Rüzgarın bindirdiği anlarda, onlu yaşlarında iki çocuk, her ikimiz birden tamamen dışarı bile çıksak tekneyi doğrultamazdık.
Tekneyi düzgün kullanmanın yolu, iyi yelken ayarı yapmak değildi. Bostancı Kartal aralığında sahilden esen rüzgarın sağanaklarını kollamak bayılmanın önüne geçmenin ilk şartıydı.
Bazı durumlarda sırf ağırlık olsun diye başkalarını yanımıza aldığımız olurdu ama o gelenler bir türlü bizim istediğimiz "doğru" hareketleri yapamazlar, korkar ve hatta sıklıkla panik olurlardı.
İyi bir ekip olmanın ilk şartının bireyler arasındaki uyum, uyumu sağlayanın da bol pratik olduğunu sanırım ilk o zaman farkettim.
Tekne sahilden gelen sert sağanaklar ile iyice bayıldığında, rota ne olursa olsun ya iyice kasılı orsaya girmek ya da geniş apaza dönmek tek kurtuluştu.
Alabanda asıldığım dümene rağmen teknenin rüzgarüstüne dönmesine engel olamamak, biraz dikkatimiz dağıldığında başımıza gelen standart durumdu.
Tekne kendinden emin bir hareket ile hızla orsaya döner, hatta tramola atardı.
Sanki üstündeki acemi binicileri kollayan, ağırbaşlı yaşlı at gibi sahibini kollayan bir dinginliği vardı teknenin.
Bu gibi durumlarda, "gözüne orsa girmek" dediğimiz kılıcına rota tutar, iyice içeri girdikten sonra bu sefer geniş apaza döner, neredeyse uçarak limana girerdik.
Yazın sonunda hep daha hızlı, daha hızlı ve daha hızlı gitmek isteyen sınır tanımayan, hırslı yarışçılardan bir farkımız kalmamıştı.
Farklı olarak bizi sahilden veya bottan gözleyenler, tecrübeli ya da profesyonel yarış antrenörleri değil; ama şezlonglarında güneşlenen eş-dost ahbap ile ahşap kayıklarında balık hazırlığı yapan balıkçılardı...
_ . _
-
Tüm kış boyunca para biriktirdim.
Bir öğrenci için büyük para tabi ama aslında sektrörün standart bütçelerinin çok altında bir meblağdı.
Amaç belliydi...
BALON!
5,5 metrelik pirat sınıfında balon basmak ilk defa yapılan birşey değildi.
Düzenek de belliydi, indirirken veya basarken yapılacaklar da...
Ama önce düzeneği kurmamız gerekiyordu.
Düzeneğin başrol oyuncusu da haliyle balonun kendisiydi.
Tabiyatıyla yepyeni bir pirat balonu satın almam veya diktirmem mümkün değildi.
Kalamış camiasında herkese sordum, sonunda ara sokakta küçük bir dükkanı tarif ettiler.
Kaya Yelken!
Kaya Önol ile ilk orada tanıştım.
"Ne yapacaksın sen pirat balonunu?" dedi.
Şimdi düşünüyorum da kesinlikle çok isabetli bir soru.
Yarış sınıfından çıkartılmış bir eski kayığa balon bassan ne olur? Basmasan ne olur?
Haklı olarak anlatmam çok uzun sürdü...
Sonunda ikna ettim.
Eski bir 470'den çıkma çok renkli bir yelkenimiz oldu.
Cebimdeki tüm parayı vererek dükkandan uçarcasına çıktığımı hatırlıyorum.
Zaten haifçecik bişeydi. Derdest edip, koltuğumun altına sıkıştırmıştım balonu.
Simetrik veya asimetrik filan yoktu.
Ya da belki vardı da kimse bilmiyordu.
Tek bir sistem vardı, o da gönderle basılıyordu.
Dümenci kadar direkte çalışan flokçuya da çok iş düşen bir sistemdi.
Karışık kuruşuk halatlar, iskotalar ve mandarlar ayarlamak beceri gerektiriyordu.
Ama uygun rüzgarı bulup da şeklini oturttuk mu acayip keyifli birşeydi.
Kısa sürede çok alıştığımızı hatırlıyorum.
Öyle ki uçarcasına geldiğimiz yerde balonu indirip, orsa orsa tırmandığımız tekrar basacağımız noktaya geri tırmanmak resmen zul olmuştu bizim için.
Sanki o yelken yapmak değildi...
_ . _
-
Tabi iş tekneye sahip olmak veya denizde yelken yapmakla bitmemişti.
Zaten malzeme ve donanım kısıtlı. Geçtim ikinci elini, sıfırını bulmak bile zor.
Olsa da o bütçeler ile "kayığı döndürmek" mümkün değil.
Dolayısıyla teknecilik işine girer girmez bir Türkiye gerçeği ile yüz yüze geldim.
SANAYİ
Burada şüphesiz ki kastedilenin bir endüstri tanımı olmadığını anlaşılmıştır.
Daha çok coğrafi bir niteleme aslında.
Sanayi Mahallesi dersek daha iyi olacak, belki...
O zamanlar Cevizli'dekiler çok da derli toplu mahalle gibi tek bir yerde değildi.
Marangoz tren yolunun kenarında, kaynakçı pazar sokağı girişinde, nalbur bunlardan bayağı uzakta bir yerdeydi...
Çözümler de bilimsel kriterlere göre değil daha çok ekonomik güce bağlı olarak üretiliyordu.
Hoş gerçi hala daha büyük oranda birçok yerde o şekilde yapılıyor ama...
İşini iyi ve zevkle yapan ustalarla tanışmam o döneme rastlar.
Ahşap işçiliğine ilgi duymam da sanırım Orhan Usta'nın atölyesinde başlamıştır muhtemel.
Şimdi bile bir marangozhaneye girdiğimde aldığım ahşabın o kokusu, derinlerde yatan bir anıyı nasıl da kolaylıkla canlandırabiliyor?
İnsanlar gördüğünü hatırlar, keza duyduğunu da... Peki ama kokladığını hatırlamaz mı?
Çocukluğumuzdan gelen koku ile ilgili anılar, beynin en dış katmanında daha mı geniş bir alanı kaplıyor?
Bulduğumuz çözümler genellikle pahalı olmayan basit çözümler oluyordu tabi.
Basit çözümler kısa sürede iflas ediyor yine benzeri çözüm alternatiflerine yöneliyorduk.
Bumba ayına kauçuk yaptırmaya paramız yetmediği için her seyirden önce kahverengi renkli bez bantla sarmak artık yelken hazırlığının rutin bir öğesi haline gelmişti.
En iyi öğretmen çaresizliktir derler ya!
Seyir esnasında başımıza gelenleri çözmek ise başlı başına bir konuydu.
Sahile kadar dönmemizi sağlayacak kadar bize zaman kazandırması yeter, basit uygulamalar ve "uydur-kaydır" işler üretiyorduk denizin ortasında.
Yıllar sonra tanıdığım ve fikirlerine çok saygı duyduğum bir usta başının sözünü hatırlarım.
"Bantlar, yapıştırıcılar ve hatta kaynak çaresiz oto tamircisi işidir. Benim atölyeme diş çekmeyi bilmeyen, freze kullanamayan çırak giremez" derdi Nazım Usta.
Şimdi yeni yeni anlıyorum geriye bakınca
Meğer o yıllarda ne çaresizmişiz biz!
. _ .