Heyamola Hey
Havuzluk => Köşe Yazıları => Konuyu başlatan: Mücahit Karabaş - 20 Aralık 2018, 16:54:44
-
Babamın meslektaşı olan bir arkadaşıydı Terzi Zeki Amca. Bir gün eşiyle ilk tanıştıkları zamanları anlatmıştı. Zamanında görücü usulü tanıştıkları halde birbirlerine aşık olmuşlar. Sözlüsü bir gün Ona “Beni seviyor musun?” benzeri bir soru sorunca. Zeki Amca da; “ Ben senin yaşadığın evin kedisini bile seviyorum” diye cevap vermiş. Gerçekten ölene kadar aşk ve sadakatle eşine bağlı birisiydi. Ben de Onu mu örnek aldım bilmiyorum. Eşimin evindeki kedisini, köpeğini, doğduğu yerlerin dağını taşını bile çok sevdim. Bunun sonucunda Kapıdağ’ın da gönlümde ayrı bir yeri vardır. Denizcilikle uğraşmaya başlayıp burayı denizden de görünce bu yer daha da genişledi, değerlendi.
Denizcilik eğitimleri sırasında Tunç Hoca’ya sorduğumuz sorulardan birisi de Eşimin memleketi Bandırma’ya tekneyle kolay gidebilir miyiz? olmuştu. Bandırma’ya kayığımızla gidemesek de geçen sene yaptığımız tekneli tatilimizin dönüşünde Körfez’i sancağımızda bordalamıştık. Marmara Adası üzerinden Paşa Limanı, oradan Erdek’te birkaç gün geçirdikten sonra, İstanbul’a dönerken Şahinburgaz (Çayağzı) barınağına girip bir gece misafir olduğumuz harika bir seyahatti. En yüksek yeri 800 metre olan Kapıdağ, gözümüze çok daha heybetli görünmüş, küçüklüğümüzden beri zihinlerimize kazınan iki boyutlu harita ezberlerini yerle bir etmişti. Milyonlarca yıldır kuzeyden gelen sert rüzgarla üşümesine, Marmara Denizi’nin sayısız dalgaları tarafından acımasızca dövülmesine rağmen bu Yeşil Dev, bize öyle iyimser öyle misafirperver geldi ki; büyüsüne kapılmamak elimizde değildi. Ablası İda’nın biraz gölgesinde kalsa da tarih boyunca en az onun kadar değerli bir yer olmuş. Her dönem kötü havalarda zor anlar yaşayan denizcilerin, gördüklerinde mutlu oldukları, ve sığındıkları bir liman, bir yuvaymış… Anadolu’nun her yeri gibi burası da bir çok medeniyete, topluluğa ev sahipliği yapmış. Efsaneleri ve gerçekleri birbirine karışmış, bolluk ve bereketi ile insanlık mirasının bize ulaşmasına katkıda bulunmuş mütevazı bir yer.
Bandırma Tatlısu Köyünden gün doğumunu, Erdek Cura Sahilinden gün batımını izlerken kendimizden geçtiğimiz Kapıdağ’ı anlatmaya nereden başlasam bilemiyorum. Perslerden mi? Argonotlar tarafından yanlışlıkla öldürülen Kral Kyzikos’tan mı? Anadolu’nun ilk Sadun Boro’su Kyzikoslu Denizci Eudoxus’tan mı? Kirazlı Manastırı’ndan mı? Ta İspanya’dan getirilen Katalan kiralık askerlerden mi? Ormanlı Şelalelerinden mi? Ballıpınar Köyünün meşhur mor soğanından mı? Denizdeki balığından mı, ağacındaki zeytininden mi? Şimdilik aklıma gelenler bunlar… Kurtuluş Savaşımızın en etkili Kuvay-ı Milliye birliklerini oluşturan ve Son Kurşun’un atıldığı Bandırma’nın da o kadar şeyi meşhur ki; onlardan da kısaca bahsetmek lazım. Yine de bir gözümüz denizde, bir gözümüz yeşil doğasında olsun.
Nasrettin Hoca’ya “Nerelisin?” diye sormuşlar. “Bilmem, Ben daha evlenmedim ki!” diye cevap vermiş. O halde Hanımköy’e selam olsun…
-
İlgiyle takip edeceğim bir konu açmışsın Mücahit. Zira son bir yıldır Çayağzı'nın 3 km güneyinde yaşıyoruz.
Havası, doğası ve koyları (önceki senelerde tekne ile girmediğim koyu yoktur) çok ama çok güzeldir. Bir daha geldiğinizde haberim olsun lütfen.
-
İlgiyle takip edeceğim bir konu açmışsın Mücahit. Zira son bir yıldır Çayağzı'nın 3 km güneyinde yaşıyoruz.
Havası, doğası ve koyları (önceki senelerde tekne ile girmediğim koyu yoktur) çok ama çok güzeldir. Bir daha geldiğinizde haberim olsun lütfen.
Çok iyi yapmışsınız İrfan. Kararınızdan dolayı tebrik ederim. En kısa zamanda karadan ya da denizden ziyaretinize geleceğimizden emin olabilirsin. :)
Bu başlığa Sen ve diğer reislerimiz de katkıda bulunursanız çok güzel olur. Farklı kalemlerden anlatılırsa Kapıdağ soğanı gibi tatlı olur konumuz. :)
-
Günaydın,
Mücahit Karabaş'ın açtığı konu üzerine, Bandırma'da oturan, Ballıpınar-Kocaburgaz'da doğan birisi olarak bir şeyler söyleme gereği duydum.
Geçmişe güzellemenin bir anlamı kalmadı artık. Ama ne yazık ki bir zamanların dibi görünen berrak Marmara'sı da yok. Emekli olduktan sonra üzerine düştüğüm, neredeyse tüm zamanımı alan okuma-yazma meşgalemin dışında, bisikletle veya sırtlandığım koca çantayla her fırsatta dağ bayır gezip çadır kurdum, gece baykuş, cırcır böcekleri, gündüz çoban kuşları, bülbül sesleri içerisinde, doğa ile yanyana olmaya çalıştım. Galiba artık doğayı korumanın tek yolu onu insandan korumak.
İnsanlardan kaynaklanan çok sorunlar var dağda-ormanda-denizde. Bunların ne olduğunu biliyoruz hepimiz. İnsanların bilinçlenip duyarlı olmalarından başka kökten çözümü olmadığını da biliyoruz.
Neyse.
Bandırma ile bir şekilde bağlantısı olup, buralarda yaşayan yaşlı kaptanları tanıyan varsa eğer; yazmaya çalıştığım bir kitabın teknik bilgi, yardım gereği olarak onlarla tanışmak ve ötesinde onların değerli tecrübelerine baş vurmak isterdim.
Selam ve Sevgilerimle.
-
İlla bulunur da aradığınız kişiler, siz de burayı yazacaklarınızdan mahrum bırakmayın.
-
Mehmet Sürücü Reisim tanıştığıma çok memnun oldum. O halde bu başlığa katkıda bulunacağınızı düşünüyorum. Eşimle bölgeyi çok sevdiğimiz bir ara Bandırma Belgeseli yapmayı bile düşünmüştük. Ama bu şimdilik imkansıza yakın. Sizinle şahsen de tanışmak, çalışmanıza elimizden gelen tüm katkıyı verebilmek bizi çok memnun eder, şeref duyarız.
Sizin bu mesajınızdan sonra Kapıdağ’la ilgili anlatacaklarıma Sizin ve diğer Kapıdağ’lı Reislerimizin hoş görünüze sığınarak günümüzden başlayayım.
-
2017 yazında Erdek’te üç gün kaldıktan ve Koray Özbeyli dostumuz tarafından mükemmel ağırlandıktan sonra bir sabah saat 5’te Cura’dan demirimizi alıp yola koyulmuştuk. Amacımız doğrudan Tuzla’ya dönmekti. Gün ağarana kadar Kapıdağ'ın batı yakasını bitirip rotamızı doğrudan Tuzla'ya çevirdik. Yelken havası yoktu. Motora kuvvet gidiyorduk. Ama koca koca dalgalar bordadan bizi taciz ediyordu. Tehlikeli bir durum yaratacak dalgalar değildi. Ara sıra rotamızı değiştirip rahatlamak istesek de sanki dalgalar da bizim gibi yön değiştiriyordu. Güneş doğmuş etraf aydınlanmıştı. Normalde kahvaltı hazırlamamız gereken saatler olmasına rağmen Ece de Ben de havuzluğu terk edip aşağıya inecek cesareti bulamamıştık. Midelerimiz pek iyi durumda değildi. Canımız bir şey yiyip içmek de istemiyordu. Ben sürekli birazdan geçer merak etme diye telkinde bulunsam da kendim bile inanmıyordum. Sohbetimiz kesilmişti. İki üç dakikada bir konuştuğumuz tek bir şey vardı. “ Kapıdağ ne kadar güzel görünüyor değil mi?” benzeri cümlelerimizdi. İkimizin bakışları da bize göz kulak olurcasına seyreden Kapıdağ’daydı. Üstümüzdeki koyu renkli bulutlar günün ilk ışıklarını filtre ederken, etrafımızdaki martıların bize mi birbirlerine mi kur yaptığını anlayamıyorduk. Kapıdağ'a hiç bu kadar yakın olmamıştık. Bir yandan da yıllardır okuduğumuz ve dinlediklerimizden tekneyle Marmara'nın Güneyinden seyahat etmenin zorluğunu yaşayarak görüyorduk.
Yola çıkalı 3 saati geçmişti. Bir şeyler yemek iyi olurdu. Günlerden pazartesiydi. Pazartesi sendromu ile dalgalı deniz sendromu elele vermiş bizi test ediyordu sanki. Bizi bekleyen işleri ve biran önce İstanbul’a dönmemiz gerektiğini düşünürken, navigasyon programını kurcalayan Ece, tarihi soruyu sordu; “ İstersen Çayağzı Balıkçı Barınağına girelim. Biraz dinleniriz. “ Ben vakit kaybetmek istemesem de ikimizin de bu molaya ihtiyacı olduğunun bilincinde olarak kabul ettim. Yine Gezgin Korsan sağ olsun eski yazışmalardan yetkili birisinin telefonunu buldum. Bu arada Çayağzı denilen yerin bildiğimiz Şahinburgaz olduğunu anladık. Aradığım kişi köyün eski muhtarıymış. Bize bağlanma yeri tarif etti. Derinlikten dolayı ana iskeleye değil mendirek tarafına yönlendirdi.
Neyse biz Şahinburgaz’a girdik. Büyük balıkçı teknelerinde çalışan birkaç kişi bize baktılar ama kimse yardıma gelmedi. Kendi çabalarımızla bir motor yata aborda olduk ve bağlandık. Bizim gibi acemi denizciler için büyük bir zafer oldu bu yardımsız bağlanma işi... Kakıcımız suya düştü ama sonra bir ara ben "Kakıcım suya düştü" türküsünü söyleyerek atlayıp aldım.
Biraz kendimize gelip kıyıdaki büyük bir çay bahçesine girdik. Tost ve çay söyledik. Sonra yanımıza 55-60 yaşlarında birisi geldi. Kendisi eski bir kaptanmış. Balıkçı teknelerinden büyük yatlara kadar uzun seneler çalışmış. Yurt dışından yelkenli tekneler getirmiş. Bizimle çok ilgilendi. İhtiyacımız var mı yok mu diye sordu. Biz bir şeyler yiyip kendimize gelince Şahinburgaz'lı iki tanıdığımız olduğunu sorduk. Birisi Ecelerin uzak dünürü Kemal Bey diğeri babamın eski bir arkadaşı... Mümin Kaptan ikisini de aradı. Bir saat sonra çay bahçesinde 7-8 kişilik kalabalık bir masa olmuştuk. Çok keyifli bir sohbetin içindeydik. Kemal Bey İstanbul'da çok büyük işler yapmış bir dekoratörken emekli olup Şahinburgaz'a yerleşmiş. Birkaç kilometre ilerde bir alabalık restaurantı işletiyordu. Yıllardır gitmek istiyorduk ama kısmet bugüneydi.
Öğlen gibi biz biraz uyumak için izin istedik. Öğleden sonra Kemal Bey'in arsa komşusu olan Mümin Kaptan bizi eski model Mercedes arabasıyla aldı. Önce ana yola çıktık. Virajlı yolda aşağıda sağ tarafımızda harika bir plaj gördük. Birkaç aile, deniz keyfi yapıyorlardı. Sonra ana yoldan sola dönüp ağaçların gölgelediği bozuk ama huzurlu bir yoldan kendi arazisine götürdü. Bol bol meyve ikram etti. Denizcilik anılarını anlattı. Yetmişli yılların sonuna kadar Şahinburgaz’dan Bandırmaya karayolu olmadığını kötü havalarda burada hasta çoluk çocuk mahsur kaldıklarını, barınağın bile yeni sayıldığını anlattı.
Sohbet güzeldi ama sonunda bizi Kemal Beyin restaurantına bıraktı. Burası salaş bir restaurant. Geniş araziye kurulmuş. Ortasından dere geçen dinlendirici bir mekan. Pek hijyenik görünmese de ben böyle yerleri seviyorum. Hala faaliyette mi bilmiyorum. Orada akşam yemeğimizi Kemal Beyin misafiri olarak yedikten sonra Kendisi bizi Şahinburgaz’a geri getirdi. Orada meydanda başka bir çay bahçesinde çay kahve ısmarladı. Köyde 500 kişi varsa herhalde abartısız 400’ü dışarıdaydı. Gündüz bomboş olan çay bahçeleri ağzına kadar doluydu. Çocuklar futbol oynuyor, gençler ayrı masalarda kendi alemlerindeydiler. Her yaş grubu kendi arasında sohbeti kurmuştu. Biz meydana taşmış masamızda avrupa şehirlerindeki cafelerden birisinde oturuyormuş gibi hissettik kendimizi. Bizim yabancı olduğumuzu herkes biliyordu. Her geçen hoşgeldiniz diye selamlıyordu. Kendimizi çok mutlu hissettik. Yıllardır buraya uğramamış olmanın mahcupluğu ikimizde de belli oluyordu. Bir ara yanımıza bir genç geldi. TV dizilerinde figüranlık yapıyormuş. Asıl geliri Kapıdağ Soğanındanmış. Kendi yetiştirdiği soğanları doğrudan İstanbul’a getirip Yeşilköy’deki balık restaurantlarına satıyormuş. Çok kısıtlı bir süresi olan mor soğan tatlı olduğu için özellikle balıkla çok iyi gidiyor. Biz de onun telefonunu aldık. Ama sonra hiç görüşemedik. Hala kayıtlarımda mevcut.
http://www.nufusune.com/erdek-ilce-nufusu-balikesir
Şahinburgaz Köyü diğer köyler gibi Erdek ilçesine bağlı bir mahalle olarak görünüyor. Yukarıdaki linkte diğer köyleri de bulabilirsiniz. Genel olarak geçim kaynakları, balıkçılık, zeytin, soğan, kestane ve Balcılık. Bölge engebeli tarım açısından verimli bir yer. Sadece Kapıdağ değil Bandırma ve Güney Marmara çok bereketli bir bölge. Yıllar önce Bandırma’dan İstanbul’a feribotla dönerken bir beyle tanışmıştım. Eski adı Çirkinçavuş ( sonradan sempatik olsun diye Şirinçavuş olarak değiştirilmiş bir Bandırma Köyü) olan köylerinde maydanoz ekimi yaptıklarını. İstanbul’un maydanoz ihtiyacının neredeyse tamamını karşıladıklarını anlatmıştı. Sonradan bir sohbet esnasında bu mütevazı giyimli beyin epey büyük çaplı bir çiftçi olduğunu öğrenmiştim.
Şahinburgaz’da geçirdiğimiz zorunlu bir gün hayatımız boyunca unutmayacağımız güzel bir anı oldu. İkinci gün kalsak belki biraz sıkılacaktık. Tadı damağımızda kaldı. Virajlı yollar nedeniyle karadan bile ulaşımın çok kolay olmadığı bu köy ülkenin batısında en güzel yerlerinden birisinde olduğu halde uzun yıllar üvey evlat muamelesi görmüş. İnsanları bizi çok iyi ağırladıkları halde biraz bu uzun yılların tutukluğunu hissetmedik değil. Bir yer, medeniyete ne kadar yakınlaşırsa o kadar bozuluyor. Bu nedenle daha fazla da yakınlaşmaması iyi olur. Burası Kapıdağ'ın köylerinden sadece birisi. Her köyün ayrı mutlulukları ayrı dertleri vardır. Biz sadece buraya konuk olduk.
Şimdi öğrendiğimize göre içimizde burada yaşayan dostlarımız da varmış. Kapıdağ'ı Onların kaleminden de dinlemek güzel ve keyifli olur. Çünkü hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değil...
Kapıdağ'ın karadan gördüğüm güzelliklerini de daha sonra anlatacağım. Bu başlığı açmamdaki en önemli neden, buranın ruhudur. Eskiden Bandırma Erdek arası 20-30 kilometre en fazla yarım saat diye bilirken aslında çevresi 120 kilometre olan Kapıdağ'ın çok çok daha uzun zamana, tarihe ve kültüre sahip olduğunu biraz geç keşfetmiş olmamdır. Bu konuda bir farkındalık oluşursa ne mutlu bana. Baharda bir hafta sonu buraya denizden olmasa da karadan gitmek, yeşil tepelerinde ve vadilerinde tekrar gezinti yapmak isteriz. Belki bize katılan başka reislerimiz de olur. Madem orada dostlarımız da var. Biz ağırlamayı da teklif ediyorlar. Ben de eş durumundan yarı ev sahibi sayılırım.
O zaman Kapıdağ’a devam. Kim ne yazarsa ne öğrenirsek bizim için kardır.
-
Bandırma ile bir şekilde bağlantısı olup, buralarda yaşayan yaşlı kaptanları tanıyan varsa eğer; yazmaya çalıştığım bir kitabın teknik bilgi, yardım gereği olarak onlarla tanışmak ve ötesinde onların değerli tecrübelerine baş vurmak isterdim.
Bildiğim kadarıyla, Mehmet Cömert, Yalçın Cömert, Koray Özbeyli ve Suat Zeybek Reisler bölgeye hakimler. Muhtemelen başlığı okuyunca paylaşımda bulunurlar.
-
Mücahit eline sağlık bu konuyu paylaştığın için ve nasip olursa bu yıl bende oralara gitmeyi düşledim bir an. Neredeyse hiç gitmediğim bir bölge, hep uzağından geçtim neredeyse.
-
Elinize sağlık Mücahit Reisim, çok güzel bir başlık oluyor. Ben çocukken her sene gittiğimiz güzel tatil mekanlarından biriydi Erdek. Aklımda kalan isimler Tanova Otel ve Altınkum Otel. Özellikle Altınkum çok sessiz ve denizi güzel biryer olarak kalmış aklımda. Bu söylediğim tabii 30 yıl filan önce. Şimdi kimbilir nasıldır diye merak etmiyor değilim ara ara. Tekne ile olası rotalar düşünürken de kapıdağ yarımadası hemen göze çarpıyor. Vira Demir buralarda barınakları işaretlemiş. Çok yorulmadan uğraya uğraya gezilebilecek bir rota diye kurguladım kafamda ki yazdıklarınız da bunu doğruluyor. Kesinlikle denizden veya karadan tekrar girmek istediğim yerler.
-
Epey keyifli bir konu olacak Mücahit Reis, teşekkürler
Tapatalk kullanarak iPhone aracılığıyla gönderildi
-
Mücahit bey. Nazik ve dostça yaklaşımınız ve zevkle okuduğum yazdıklarınız için çok teşekkür ediyorum.
Kapıdağ Yarımadası'nın batısında, deniz kıyısında sıralanmış köylerden; Şahinburgaz, Ormanlı, Turanköy, Dopanlar, İlhan, Narlı, Ocaklar, 1980'lerden sonra yoğun bir turist akınına uğradı. Köylerin doğal hali, kiremitli evler, çiftçilik, mor soğan ekimi, balıkçılık, gözle görünür bir şekilde geriledi. Runlardan kalma, tek katlı, taş duvar evler yıkılarak, 3-4 katlı beton pansiyonlar yapıldı. Sonrasında gerileyen çiftçilikle birlikte, köyün kıyıya yakın arsaları hızla el değiştirdi. Bu süreç genelde denize kıyısı olan yerlerde yaşandı. Şimdi bu köylerdeki yerli halkın büyük çoğunluğu, sezonluk pansiyonculukla geçimini sağlıyor.
Ballıpınar köyü, bu bölgenin daha kendine özgü yapısıyla, bu tür bir yapılaşmaya uzak kalmış, bir parça özgünlüğünü korumuş yerlerden birisidir.
Bildiğimiz, salata ve balık dendiğinde ilk akla gelen damak tadı olan MOR SOĞAN ağırlıklı olarak burada yetişiyor. 15-20 yıl öncesinde Oemanlı, Şahinburgaz, Turanköy de tonlarca soğan üretirken, turizmin gelişimiyle ne yazık ki üretim neredeyse sıfıra inmiştir.
Şunu da eklememe izin verin;
Kaptan, reis değilim. Çocukluğundan bu yana bir parça kürek çekmeyi, yüzmeyi, az biraz da dibe dalmayı becerebilmiş birisiyim. Doğa içerisinde, yanında olmak en büyük tutkularımdan birisi. Sözünü ettiğim çalışma da; 1970'lerde, Ballıpınar'dan İstanbul'a soğan satmaya giden bir "motor" dediğimiz bir çeşit taka üzerinedir. Yazdığımın daha gerçekliğinin olması için bazı bilgilere dayanması gerekiyor. Uydurunca uymuyor yani.
Neyse.
Selam ve saygılarımla...
Linkte bir parça Kapıdağ izlenimlerim var.
https://zelenakapina.blogspot.com/2016/06/barcina.html
ALINTI
"Koca keçi sürüsü satılmış. Bilmem kaçıncı Orman Savaşı kaybedilmiş. Bir anda her şey değişmiş. Koca bir yaşam parçasını dağda, bayırda, ormanda sürülerin, keçilerin başında peşinde, çan sesleri arasında geçiren insanlar köye inmiş. Eve, sokalara, kahveye, tarlaya yabancı, garipseyen gözlerle bakıyorlar. Dağda bayırda açık havada pişen çaya yemeğe alışık insanlar, evdeki köydeki hiçbir şeyi beğenmiyorlar. Her lafın sonuna orman, balkan ululanıp, özlemle anılıyor.
Dedem yeni evdeki asma çardağın altında oturuyor. Her zamanki giyimiyle; kafasında sandal altı gibi sivrilmiş aba kalpak, omzunda kalın kaput, altında aba pantolon. Bir de, köyde adının namı, şanıyla anılan kırmızı kuşak. (Bugün bile yaşlılar arasında Kırmızı Kuşaklı olarak bilinir) Çardağın altı gölge. Serin. İkindi okunmuş. Ezan okunurken bile bozmamış istifini. İri iri üzümlere bazen birkaç arı, bazen de sinekler konup konup kalkıyor. Dedem hafif öne eğilmiş, parmaklarının arasında yarılanmış İkinci sigarası. Külü düşmek üzere. Önünde koca bir keçi çanı var. Saatlerdir gözü oynamadan ona bakıp duruyor. Ben yerde birkaç kart patlıcana çubuklardan kırıp, ayak takıyorum. Birine takıyorum incecik çubukları; eşek, birine takıyorum katır, biri at oluyor. Bir su yürümüş dut dalını kesip kabuğunu soyuyorum, ip oluyor. Eşeği en öne koyup, ardına katırı, ardına atı bağlıyorum. Bir kervanım oluyor. Bir hoşuma gidiyor, bir hoşuma gidiyor... Dedem çandan gözlerini hiç ayırmıyor. Arada göz ucuyla ona bakıyorum. Görsün istiyorum, katırımı, eşeğimi, kervanımı. Bana, Aferim, ne de güzel olmuş. Aferim! Demesini istiyorum. Çana bakmasın istiyorum.
O hep çana bakıyor. Bir ara mırıldanıyor; Bunu Rumelide Karaali yaptıydı. O zamandan bu yana hiç boyunsuz kalmadıydı, hiç susmadıydı bu çanlar, boyunları koca çanlar altında kalasıcalar."
-
Mücahit Reisin güzel yazıları sonrası, bizim gibi şantiyeci, yazma alışkanlığı olmayan kişiler için, yazmak çok zor.
Kapıdağı konu olduğunda yaşanmış çocukluk gençlik yıllarımın anıları ile dolu bir bölge aklıma geliyor.
Gerçekten doğal güzellikleri 1960 -1970 li yıllarda ülkemizin Yalova, Çınarcık ,Erdek ,Akçay dan ibaret ilk yazlık bölgelerimiz den. Erdek Kapıdağın önemli bir şehridir.
Yarım adanın doğu tarafı Bandırma , hakim rüzgar genelde poyraz ,yıldız poyraz olup körfez girişi Mola adaları önleri İstanbul dan gelen 55 dm lik mesafeden kalkan dalgalar 5 boufor havada 1 ,-1,5 metreleri bulur .Körfezde Kapıdağ da sırası ile Aşağı yapıcı, Tatlısu , Karşıyaka, Çakıl köyleri vardır. Tatlı su köyü yerel kişilerin yazlıkları yanı sıra Eskişehirli ve Ankaralı yazlıkçıların ilk yerleştiği bölgelerdendir. Bu kıyılarda barınmaya uygun poyraz havada büyük bakraç , Tanaşa ,dalyan Koyları vardır . Bandırma ya 3,5 -5 dm mesafede dir .Körfez girişindeki Mola adaları bizim gibi amatörlerin balık avlama amaçlı seyahatlerin önemli bir durağıdır yaklaşık 8 dm Bandırmaya uzaklıkta olan Fener adası kapsül burnuna ve Çakıl köyüne 1,4 DM mesafededir. Bu geçit sert havalarda suların her taraftan karıştığı dalgaların dikleşip büyüdüğü çamaşır makinesine döner.Mola adaları 3 ana adadan oluşur Fener ,Sedef, Hali .Hali adasının 0.7 DM güney doğusunda geçmişte bizim kör taş diye isimlendirdiğimiz meşhur sığlık vardır .Geçmişte haritalarda da işli olmasına rağmen deniz otobüslerinin çarpıp sonra yüzen konteyner vardı diye gazetelere haber olan yer. Yakın yıllarda kardinal şamandıra ile işaretlendi artık çarpmıyorlardır. Kuzey yakasındaki köyleri arkadaşlar yazdığı için ele almıyorum ancak şunu belirteyim bizler için her zaman güvenli yer bulabileceğimiz Şahin Burgaz limanıdır ve oradaki yakıt istasyonundan güvenli yakıt alabilirsiniz. Karşıyaka Çakıl arasında ayrıca balıkçı tekneleri için kızakla çalışılan çekek yeri mevcuttur.
Yarımadanın batı tarafı Erdek körfezi Erdek, Ocaklar ,Narlı başlıca yerleşimlerdir .Körfezin en başı Edincik altı diye isimlendirilir ve devamında Belkıs sonrası askeri ve kamu kamplarıyla dolu olup hakim poyraz ve kuzey rüzgarlarında güzel bir demir yeridir .Lodos havalarda dalga alır.
Ocaklar koyu ve geçişi şiddetli havalarda rüzgarın dışarıdan daha fazla estiği bir yerdir dikkatli olunması gerekir Erdek tarafından gelirken Fatya burnunun geçince sert bir rüzgar ile karşılaşabilirsiniz açık denizde 5 boufor olan rüzgar orada 7 -8 boufor olabilir buna sebep coğrafi yapıda dağda oluşan vadilerde sıkışan rüzgarın boşalmasıdır. Körfezde Paşalimanı ,Avşa ,Ekincik Marmara adalarına çalışan deniz trafiği mevcuttur . Adalar denizcilik açısından her havaya korunaklı koyları olması yanında Marmara denizinin en hırçın bölgesinin de yakınındadır kuzey yönünde Asmalı adası feneriyle Turhanlar Ara burnu mesafesi 7.2 DM iken batıya doğru gittikçe 9 dm sonra Marmara –Mamalı ada arası 3 DM ye düşer bu yüzden poyraz yönlü dalgalar ve rüzgar sıkışarak rüzgar artar dalgalar 5 -6boufor havada 2 -2,5 mt lere yükselir .Narlı boğazı ve Marmara geçişi sert havalarda yöreyi bilmiyenler için ürkütücü olabilir.şimdilik benden bu kadar .selamlar.
-
Mehmet Cömert Reisim,
Elinize sağlık. Yazdıklarınız bu konuya çok değer kattınız. Denizden Kapıdağ’a gidecek reislerimize müthiş bir rehber oldunuz. Sizin gibi eski bir denizcinin bölgeyi de çok iyi bilmesi ve sayısız deneyimleriyle bizi daha fazla aydınlatması bizim için büyük bir nimet olur. Bölgedeki anılarınızı da paylaşırsanız bu arada hem denizcilikle ilgili hem de bölge ilgili müthiş bir kaynak olursunuz. Çok teşekkür ederiz.
Mehmet Cömert Abimizin bahsettiği Mola Adalarının en büyüğü olan Fener Adası’yla ilgili yazmak istediğim birkaç şey var.
Birincisi ülkemizin en büyük deniz facialarından birisi olan Trak Faciasıdır.
İkinci Dünya savaşı öncesi 1938 yılında Almanya’dan sipariş edilip alınan 10 gemiden birisi olan Trak Vapuru, diğer kardeşleri Sus ve Marakaz gemileri ile birlikte Marmara Denizinde hizmet vermekteydi. Onlara Marmara’nın üç gülü deniyordu. Genç Türkiye Cumhuriyeti Denizcilik konusunda önemli yatırımlar yapıyordu. Trak Vapuru, 86 metre uzunluğunda 12 metre genişliğinde 1415 gros tonluk bir gemiydi. Maksimum hızı 18mil/saat’ti. 1944 yılının Ocak ayında Bandırmalı askerleri memleketlerinden alıp İstanbul’a götürme görevi için Gelibolu'dan yol çıkan vapur, kötü hava koşulları nedeniyle Fener Adası kayalıklarına çarpıp batmıştı. Kazada ölen 25 kişinin bir kısmı boğularak bir kısmı donarak ölmüştü. Trak vapurunun enkazı yıllarca bu kayalıklarda kalmıştı. Kazada tek teselli vapurun yolcusuz olmasıydı. Kazada Ölen 25 Kişi ve kurtarılan tüm denizciler geminin mürettebatıydı.
(https://i.hizliresim.com/zjY62R.jpg)
(https://i.hizliresim.com/y6RBAn.jpg)
(https://i.hizliresim.com/6a8oll.jpg)
(https://i.hizliresim.com/JZ60E5.jpg)
Kaynak1: Anılarda Gemiler Ufkun Ötesinde Kayboldular- Oktay Sönmez- Türkiye İş Bankası Yayınları
-
Mehmet Sürücü Reisim,
Yazdıklarınız çok güzel, çok etkileyici. Kendimi meydanı boş bulmuş yazan birisi olarak gördüm. İki gündür blogunuza girip yazılarınızı okuyorum. Kendinize özgü tarzını oluşturmuşsunuz. Bir yazar için en önemli şeylerden birisi bu bence. Düz yazıda şiir kokusu ve tadı aldım.
İki gündür yoğunluktan sizinle görüşmeyi başaramadım. Bu başlığa da foruma da önemli katkılarınız olacağı belli. Davet beklemeden yazınız lütfen. En kısa sürede görüşmek üzere. Müsaadenizle blogunuzu da forum dışından arkadaşlarımla da paylaştım.
-
Çok teşekkürler Mücahit bey.
Emekli olduktan sonra zamanımı çoğunu yazmaya ve okumaya ayırmaya başladım. Malumunuz kahve-gazino işleri pek farklı geldi bana.
Yazın köyde yoğun iş olduğu günlerde, tarla bayır işlerine yardımcı oluyorum. Zeytin hasadında da o ağaç senin, bu dal benim, toplamaya gayret ediyorum. Köydeki yaşamın güçlüklerini bu şekilde yaşama ve tanık olma fırsatını buluyorum. Yaklaşık 6-7 yıldır uğraştığım öyküleri geçtiğimiz ay (Kasım) kitaplaştırma mutluluğuna eriştim.
Bu da bana çok büyük bir yazma motivasyonu verdi. Umarım pek çok yeni kitaplara doğru yürürüm.
Selamlar.
Linkte kitabımın bir parça tanıtımı var.
https://www.idefix.com/Kitap/Ah-Kamila/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0001781148001
-
Çok teşekkürler Mücahit bey.
Emekli olduktan sonra zamanımı çoğunu yazmaya ve okumaya ayırmaya başladım. Malumunuz kahve-gazino işleri pek farklı geldi bana.
Yazın köyde yoğun iş olduğu günlerde, tarla bayır işlerine yardımcı oluyorum. Zeytin hasadında da o ağaç senin, bu dal benim, toplamaya gayret ediyorum. Köydeki yaşamın güçlüklerini bu şekilde yaşama ve tanık olma fırsatını buluyorum. Yaklaşık 6-7 yıldır uğraştığım öyküleri geçtiğimiz ay (Kasım) kitaplaştırma mutluluğuna eriştim.
Bu da bana çok büyük bir yazma motivasyonu verdi. Umarım pek çok yeni kitaplara doğru yürürüm.
Selamlar.
Linkte kitabımın bir parça tanıtımı var.
https://www.idefix.com/Kitap/Ah-Kamila/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0001781148001
Eee! Sizden de lafı kerpetenle alıyoruz. :)
Kitabınızı da öğrenmiş olduk ve gurur duyduk.
En kısa zamanda sizinle de bir imza günü yapalım. Yarın ilk işim kitabı edinmek olacak. Tüm reislere tekrar tavsiye edelim.
https://www.idefix.com/Kitap/Ah-Kamila/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0001781148001
(https://i.hizliresim.com/7aP9AP.jpg)
Nota Bene Yayınları
-
Yukarılarda okuduğum Marmara denizinin Bandırna, Erdek ve Kapıdağ yarımadası bölgelerindeki denizcilik terimleriyle tanıtımını okuyunca, bu terminolojiye-uzmanlık diline ne kadar yabancı olduğunmu bir daha anladım.
Bu yüzden belki de, yazacaklarım -daha doğrusu ne yazabileceğim- konusunda kafamda net bir şeyler yok.
Yolu buralara düşen ağabeylerime ve arkadaşlara elimden geldiğince -özelikle kapıdağ yarımadasının doğal güzelliklerini tanıma, keşfetme konusunda yardımcı olmaya çalışırım. Yazmıştım bir parça zaten. Ballıpınar köyünde doğdum. Bölgeyi bilirim bir parça. Ayrıca yıllar oldu, bisikletle ve sırt çantasıyla çadır kurup dağda kaldım. Çoğu zaman tek başıma çıktım bu dağ-bayır dolaşmalara. Bu konularda merağı olanlara da eşlik edebilirim.
Selam ve sevgiler.
-
Forumda yazar sayımız artıyor. Şahane.
-
Fener Adası’ndan devam edelim. Bu adanın eski adı Ayasandros Adasıydı. 1910 yılından sonra ismi burada inşa edilen fenerle anılmaya başlandı. Fener Adası Feneri, Kapsül Burnu ve Balyoz Burnu Fenerleri ile birlikte Kapıdağ'ın ana kara tarafındaki üç büyük fenerinden birisidir.
(https://i.hizliresim.com/NngZY5.jpg)
Fener Adası Feneri: 11 metre yüksekliğinde 10 milden görülebilen 5 saniyede bir beyaz çakar. 1910 yapımı.
Kapsül Burnu Feneri: 9,5 Metre yüksekliğinde 10 milden görünür. 10 saniyede bir 2 kırmızı çakar. 1945 yapımı.
Balyoz Burnu Feneri: Kapıdağ’ın batısındadır. 12 metre yüksekliğinde, 10 milden görünür. 10 saniye de 2 kere beyaz çakar.1861 yapımı.
(https://i.hizliresim.com/alMzP5.jpg)
Fener Adası Feneri’ni Türkiye’ye tanıtan ilk kişi Ece’nin dayısı olan 1960 ve 1970’lerin sıkı gazetecilerinden Güngör Gezer’dir. Daha Bandırma’da lise öğrencisiyken arkadaşları ile yaptıkları füze denemeleri sayesinde gazetelere haber olan Güngör Dayımız, liseden sonra muhabir olarak girdiği Milliyet Gazetesinde yıllarca çalıştıktan sonra kendi ajansını kurmuştur. Başbakan Menderesi yargılayan hakimler heyetinin yemek yediği restauranta garson kılığında girip yaptığı haberle adını duyurmuştu. Güngör Gezer’in Fener Adası’nda feneri bekleyen Rize kökenli Pehlivan ailesi ile yaptığı röportajı da, Hürriyet Gazetesinin arka sayfasında çıkmış o dönemde Türkiye çapında sükse yapmıştır. Fener bekçisinin kızlarına Türkiye’nin her yerinden talipler çıkmış, mektup yağmuruna tutulmuşlardır. Ben maalesef o röportaja henüz ulaşamadım. Bir süre sonra 21 Şubat 1968 tarihinde Cumhuriyet Gazetesinde Zeynep Avcı’nın yaptığı başka bir röportaja ulaştım. Birkaç fotoğraf ve röportajdan kesitleri aşağıda bulabilirsiniz. Ecelerin aile dostu, röportaj yapılırken 19 yaşında olan kızlardan Hatice Pehlivan hala Bandırma’da yaşamaktadır.
(https://i.hizliresim.com/jg1yzn.jpg)
…
Ve iki senedir iki atışta yumurtayı havada parçalayan “Pehlivan” soyundan İki genç kız bekler Ayasandros Adasını, Bandırma Fenerini…
(https://i.hizliresim.com/YQWg3l.jpg)
Hatice Pehlivan 19 yaşında ve Sabriye Pehlivan 15 yaşında. Bütün günlerini üzerinde iki incir ağacından başka ağaç yetişmeyen Ayasandros Adasını bir uçtan diğer uca gezmekle geçirirler. Yanlarında köpek irisi bir köpek: Roma…
Tırnakları manikürlüdür, saçları kadife kurdeleli ama “Yaman Kızlardır” motorcuların deyişiyle…
Oranın tanıdık motorcuları bile adaya “geliyoruz” sinyali vermeden çıkamazlar. Bir polis düdüğüdür sinyal. Kızlar düdüğü duyunca tanıdık geldiğini anlarlar ve Roma’yı bağlarlar da öyle çıkılır fenere.
(https://i.hizliresim.com/k9LOZA.jpg)
Salih Pehlivan, fenerci soyu Pehlivan ailesinin son fenercilerindendir. Gına gelmiştir fenercilikten. Hele o Ayasandros adası ömrünü tüketmiştir. Karısı Nazmiye Pehlivan’ın başında saç ağzında diş bırakmamıştır. Altı çocuğunu adada doğurmuştur Nazmiye Pehlivan. Ama karşıdaki Karşıyaka köyünde ebe getirilmiş de öyle doğurmuş. Rize’den Ayasandros adasına ilk geldiği seneler o yumuşak topraklarını bol bol göz yaşları ile sulamışsa da sonraları alışmış adaya.
(https://i.hizliresim.com/Ba6Lov.jpg)
(Fenerci Salih Pehlivan 4 çocuğu alıp Bandırma’ya yerleşmiştir. Adada iki kız yalnız yaşarlar)
Öylesine yalnızdırlar ki, bütün eğlenceleri olan radyonun açılış saatinden 15 dakika önce düğmesi çevrilip sinyal vermesi beklenir. Taa gecenin 01’ine kadar açık durur. Sabriye, “ Daha uzun sürse yayınlar. Biz yine de yayın bitene kadar otururuz. Ayda bir duyduğumuz seslerden başka, birbirimizin sesinden başka tek yabancı ses odur…” der.
Poyraz patladı mı, bir alem olur “deniz mezarı” denen kayalıkların civarı… Poyraz patladı mı, fenerin avlusunda yükselen demir merdivenli fener kulesi, sis düdüğü gibi ötmeye başlar. Uğuldar, uğuldar… Hiçbir fenerde olmayan uğuldama duyulur Ayasandros fenerinde… Ötekilerinde taş kulelerin içindedir fenerler. Bunda ise demir bir direğin tepesinde… O yüzden korkunçtur bu fenerin uğultusu. O uğultuda bile tüyleri ürpermezmiş Pehlivan Kardeşlerin. Yalnız Roma sinirlenmesin diye çekinirlermiş. Fener uğuldamaya başladı mı açarlarmış radyoyu sonuna kadar. Kulaklarını ona verirlermiş. Böylece uğultu, müzik seslerinin içinde kaybolur gidermiş.
(https://i.hizliresim.com/8a2YmQ.jpg)
-
Yahu bu tek başına başlık olur, roman olur, uzun hikaye olur. Amma ilginç bir öykü bu.
-
Nefis, işe gidince sakin kafa okuyayım
Tapatalk kullanarak iPhone aracılığıyla gönderildi
-
Günaydın Cümletten...
"«Benim gayem yazarcı olmak»
dedi...
Onun elinde ne dikiş iğnesi var, ne mavzer... O tabanca kullanıyor.. Ablası sabahın 7 sinde ayaklanırken, o saat 10 a kadar uyuyor... Onun için «Yazarcı» olmak istermiş. . «Yazarcı» olacak. başkalannın okuması için yazı yazacak... İlkokulu bitirmiş Sabriye. Sabriye 15 yaşında ve Sabriye «yazarcı» der...
Son Fener Bekçileri, Zeynep Avcı
28 Şubat 1968 tarihli Cumhuriyet Gazetesi"
Mücahit beyin eklediği "fener bekcisi iki kadın" öyküsü; bir benzetme yapacak olursam; denizin ortasında, sandalının bir köşesinde uslu uslu kıraçalara misina sallarken gözlerini ufukta, tepede asılı bulutta unutan avarenin ayakları dibine koca bir torik atmaya benzedi.
Kadınların hikayesinden etkilenmemek mümkün mü?
Ufacık bir ada, kırk basamaklı fener kulesi, asetilenle yanan, geceye inadına ışıtan fener, ıssızlık, tek incir ağacı, bir karış kel ada sırtları, gün boyu uzaklardan geçen gemiler, yelkenliler, balıkçı tekneleri, hiç kapanmayan radyo, upuzun kış geceleri, rüzgar, fırtına, felerin uğultusu, kayalara vuran dalgalar... Defalarca okunmuş, eski tarihli gazeteler...
Teknelerde yaşayanlar bir başına, yalnız olmanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler. Uçsuz bucaksız deniz mi, bir süre sonra iki karış alan, kalın demir duvar kamaralar mı, her biri kapalı kutu, beraber olunan üç-beş seferdaş mı öğretir bunları bilemiyorum. Ama bir süre sonra yalnızlık ustaları artar galiba seferlerde, teknelerde, dar yerlerde.
Küçük şeylerin anlamları çoğalır belki, birkaç metre yan tarafta kanat çırpan martı, suya dalıp çıkan karabatak, derdi ne bildiğimiz-bildiğimizi sandığımız birkaç yunus balığı, kalaylı sini deniz, binrenk-binşekil bulutlar başkalaşır, anlamları derinleşir böyle bakan gözlerin...
Daldım galiba. Az soluklanayım.
iyi bir gün diliyorum.
Bu uçuran, savuran gazete kupürleri için teşekkür ederim Mücahit beye.
-
Mücahit beyin eklediği "fener bekcisi iki kadın" öyküsü; bir benzetme yapacak olursam; denizin ortasında, sandalının bir köşesinde uslu uslu kıraçalara misina sallarken gözlerini ufukta, tepede asılı bulutta unutan avarenin ayakları dibine koca bir torik atmaya benzedi.
Kadınların hikayesinden etkilenmemek mümkün mü?
Ufacık bir ada, kırk basamaklı fener kulesi, asetilenle yanan, geceye inadına ışıtan fener, ıssızlık, tek incir ağacı, bir karış kel ada sırtları, gün boyu uzaklardan geçen gemiler, yelkenliler, balıkçı tekneleri, hiç kapanmayan radyo, upuzun kış geceleri, rüzgar, fırtına, felerin uğultusu, kayalara vuran dalgalar... Defalarca okunmuş, eski tarihli gazeteler...
Teknelerde yaşayanlar bir başına, yalnız olmanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler. Uçsuz bucaksız deniz mi, bir süre sonra iki karış alan, kalın demir duvar kamaralar mı, her biri kapalı kutu, beraber olunan üç-beş seferdaş mı öğretir bunları bilemiyorum. Ama bir süre sonra yalnızlık ustaları artar galiba seferlerde, teknelerde, dar yerlerde.
Küçük şeylerin anlamları çoğalır belki, birkaç metre yan tarafta kanat çırpan martı, suya dalıp çıkan karabatak, derdi ne bildiğimiz-bildiğimizi sandığımız birkaç yunus balığı, kalaylı sini deniz, binrenk-binşekil bulutlar başkalaşır, anlamları derinleşir böyle bakan gözlerin...
Yahu bu tek başına başlık olur, roman olur, uzun hikaye olur. Amma ilginç bir öykü bu.
Yaşam bize sürprizler yapmak için her zaman tetikte bekliyor. Düşünün bir belediye otobüsünde yaşlı bir amca ve teyze yan yana gelmişler. Amca eski bir denizci, yıllar önce taze bir denizciyken kötü bir havada Bandırma Körfezinde son anda fark edebildikleri fenerin umut dolu ışığı, onun ve arkadaşlarının hayatlarını kurtarmış. O gün kendi kendine kaç defa denizciliği bırakma kararı almış. Sonra feneri düşünmüş. Denizlerde hem güveneceği denizci arkadaşları olduğuna hem de nereye giderse gitsin kendisini uyaracak fenercilerin olduğuna inanmış ve yola devam etmiş. Yanındaki teyze ise bir zamanlar sanki bir Jules Verne romanındaymış gibi o uzak fener adasında yaşamış. Her akşam o demir basamakları tırmanıp feneri yaktıktan sonra radyosunun başına dönen, sırtında mavzeri ile devriye gezen o naif genç kızmış. Teyze inmek için kalkarken bir an dengesini kaybedince, denizci amcamız yardım eder. Bir an göz göze gelip selamlaşınca ikisi de birbirlerini tanıyıp tanımadıklarını düşünürler. İkisi de tanışmadıklarına kanaat getirirler. Yarım bir teşekkür gülümsemesi ve teyze otobüsten iner. Hayat devam eder. Olamaz mı? Olabilir…
Sadun Boro, Dünya seyahati sonrası çalışmak zorunda olduğu için her gün sabah üç vasıtayla İstanbul’un bir ucundan diğer ucundaki işine giderken, otobüste ya da vapurda onun yanında oturan birisi olmak istemez miydik? Kim bilir biz kim olurduk?
-
İlk martılar gölge gölge dolanmaya başladılar gökte. Gitgide daha hızlı daha canlı salladıkları kanatları, yavaş yavaş ağardı.
Hereğin(1) üzerinde tüten o masmavi uyku sisi de önceleri beyazladı, sonra titredi dalgalandı. Alt ucuyla köyün sayıları epey artmış, çoğu yeni damlarına, altı yedi sene evvel yapılmış büyük yeni caminin dim dik yükselen minaresine sımsıkı yapışmasına rağmen, oynadı yerinden uzaya uzaya incele incele, zeytinliklerin gümüş yeşili kafalarına doğru ilerledi, yırtıldı, savruldu, dağıldı.
Güneş daha çıkmamıştı ama iyice ışıklamıştı her yer. Yalnız zeytinlerin altında kalmıştı, koyu gölgelere dalmış uyku…
Zeytin ağaçları yorgundu, bitkindi. Kolaylıkla uyanacağa benzemiyorlardı. Yeni “sıyrılmışlardı”. Yok denecek kadar az, yarıdan çoğu kurtlu mahsulleri yeni toplanmıştı üzerlerinden.
Yerde kopmuş bir sürü yaprak, ince ince sürgünler, filizler, tek tük de nasılsa görülmeyip bırakılmış, yahut da koyu kırmızı bir leke halinde ezilmiş taneler yatıyordu.
Zeytinlere dayalı merdivenlerin taze sürülmüş toprakta fırdolayı gövdelerinin etrafında açtıkları ikiz çukurlar, kaybolmamıştı daha. Bereketsiz bir mahsulden yeni kurtulmuştu ağaçlar. Küskündüler…
Başka senelerde aylar süren, bazen yılbaşını bile bulan hatta geçen, bu sıyırma, toplama işi, birkaç haftayı zor eylemiş, bütün zeytinliklerin “ellenip hitama ermesi”- Ekim sonu başlandığı halde- Kasım ortalarına kadar ancak dayanabilmişti.
Yorgun, bitkin, küskündü ağaçlar. Utanır gibi bir halleri vardı. Yaprakları seyrelmiş, dalları cılızlaşmış, bir tuhaf olmuşlardı. Uzun zaman, belki de bir mevsim uyanmamaya kararlı, kıpırdamadan dikiliyorlardı.
Beride ise köy epeyce canlanmıştı. Salih Hoca, artık çok yaşlıydı. Sesi de iyiden iyiye çatlamış, kısılmıştı ama, işte gene O okuyordu “Sabah” ı. Minareden köyün üstüne inen, sokakları evleri kaplayan o sallantılı, titrek nefes, gene onun boğazından çıkıyordu.
Koca ahşap iskelenin yan tarafında Utat Mora Burnuna giden yolun başında dikilen- Köy köy olalı beri kurulu- Rıza Dayı’nın kahvesinde, onun önündeki küçük açıklığın “Cumhuriyet Meydanının” üst başında, az yukarıda ama cephesi denize dönük- beş altı sene evvel yapılmış- Bursalı Davut’un kahvesinde de hareket fazlalaşmış, gel-gitler, merhabalar kızışmıştı.
Sabahın dördünden beri ıslık ıslık yanan lüks lambalarının göz kamaştıran şavkı- dışarının aydınlığı arttıkça- azalmış, artık pompalanmayan solukları ise gitgide hafiflemiş, nihayet kahvecilerin son bir dokunuşlarıyla, küçük bir pat sesi çıkararak kesilmişti.
Camiden dönen yaşlılarla birkaç delikanlı, kahvelere girdikten az sonra lükslerin hepsi söndü. Sabah çayları çoktan içilmişti. Birden kalkındı millet. Kahvelerden dışarı taştı. Hemen de ikiye ayrıldı.
Bir kısmı tarlalara, bağlara, ağıllara, yahut sürülmesi, dip kazılması hiç tükenmeyen zeytinliklere yollandılar. Öbürleri ise, ağır emin adımlarla denize döndüler. Hemen oracıkta uzanmış, gitgide pembeleşen diliyle, hafif hafif kıyıyı yalayan denize doğruldular. Güneş Kemanara Tepesinin ardından sıçramamıştı daha. Gölgedeydi, kuytudaydı köy. Ama açıklardan Marmara Adasının onlara dönük parıldayan yüzünden Klazaktan, Gündoğdu'dan akıp değdiği yerde denizi masmavi yapan o altın sarısı aydınlık, yana döne geliyordu Hereğe doğru.
Kapıdağ sırtlarının suya vurmuş ıslak gölgeleri, boyuna kısalıyor, kıyıya, karaya doğru çekiliyor, eteklerini topluyordu.
Köyün arkasında ilerleyen keçi sürüleri, birkaç inek- koyun tırmanmaya niyetlendikleri koyu yeşil bayırların, kırmızı mor tepelerin sarı-kara yollarında, çıngırak sesleriyle örülü ilk adımlarını atıyorlardı.
1957 Kasımının son haftasında bir gün ışıyordu İlhanköy üzerinde. Hiçbir özelliği yoktu bu günün. İlhanköy'de doğan bir çok günler gibi güzeldi…
(1) İlhanköy’ün eski ismi.
Mehmet Sürücü dostumuzun verdiği ilham, Son Denk Kayıkçısı'na tekrar kavuşmanın verdiği coşkuyla, Yaman Koray’ın Kapıdağ'da geçen “Gelin Taşı “ romanından bir bölümü paylaşmadan edemedim. ( Remzi Kitabevi 1963)
Devamı da gelebilir…
-
Sadun Boro demişken. Bu toprakların ilk Sadun Boro’su diyebileceğimiz Denizci Eudoxos’tan bahsedelim. Kapıdağ’dan palamar çözüp, Hindistan’ı selamlayan, geri dönüşte Atlantik Okyanusu’na yelken açan cesur denizciyi ve mürettebatını saygıyla analım.
Kyzikoslu Eudoxos:
Antik çağın önemli bir denizcisiydi. Tarihçiler Yunanlı denizci diye ansalar da Anadolu’dan çıkmış olduğu için bizden sayılır. MÖ. 2. Yüzyılda yaşamış Eudoxos hakkında bilgiler çok sınırlı. Kral Kyzikos MÖ 128 yılında bu denizciyi resmi temsilci sıfatıyla Mısır’a İskenderiye şehrine göndermiş. Daha sonra Mısır kralı VIII. Ptoleamis denizciyi Hindistan’a gitmekle görevlendirmiş. Eudoxos bu seyahatten çok değerli eşyalar ve çeşit çeşit baharatlarla birlikte dönmüş. Eudoxus’un yelkenli bir gemisi olduğu ve muson rüzgarlarını kullandığı söyleniyor.
Kral öldükten sonra karısı Kleopatra tarafından ikinci defa Hindistan’a gönderilir. Fakat bu seyahatten dönüşü çok zor olmuş. Doğu Afrika tarafına sürüklenip zar zor Mısıra geri dönmüş. Bu defaki kargosu hakkında bir kaynak bulunamamış.
Nil nehrinin kaynağını bulmak için çıktığı ilk seyahatten başarısızlıkla dönen denizcimiz, Dünyanın okyanuslarla çevrili bir ada olduğu ve Nil nehrinin kaynağını bulma düşüncesiyle Afrika kıtasının çevresini dolaşmayı planlayan ilk denizci olmuş. Bu amacına ulaşmak için farklı zamanlarda birkaç bir kaç başarısız sefer yapar. Bir yandan da kendisine en uygun gemiyi inşa etme derdindedir. Bir seyri sırasında Afrika kıyılarında keşfettiği ve tasarımını beğendiği bir batığın İspanya Kadiz yapımı olduğunu anlayınca, amaçları için önce iyi bir gemisi olması gerektiğini bildiği için Kyzikosta’ki tüm mal varlığını satıp Avrupa’ya gider ve bir gemi yaptırır . Hazırlığını tamamladıktan deneme seyirleri için İtalya’ya ve birkaç Akdeniz Limanına uğrayıp Atlantik Okyanusuna çıkar. Bir çok olumsuzlukla karşılaşan Eudoxos geri dönüp eksiklikleri giderdikten sonra tekrar denize açılır ama bir daha kendisinden haber alınamaz. Afrika’yı dolanmak 15. yy da Ümit Burnunu geçen kaşif Bartelemeu Dias’a kısmet olmuş.
(https://i.hizliresim.com/v68k6z.jpg)
Eudoxos'un rotası ( wikipediden alınmıştır)
Kapıdağ’ın antik liman şehri Kyzikos tarihi boyunca bir çok bilim adamı ve sanatçı çıkarmış, ya da ev sahipliği yapmış. Masallarını çok sevdiğimizi Ezop olarak bilinen Aisopos da buralıymış. Antik çağın en önemli gök bilimcilerinden Knidoslu Eudoxos da buraya yerleşerek, en iyi gözlemlerini Kapıdağ’dan yapmış.
-
Bugün Bandırmada Mehmet Sürücü Abimizle buluştuk. Kapıdağdan ve Ah Kamila kitabından konuşacaktık. Kitabı edinmek ve sohbet etmek için Türkiye'nin en iyi bir kaç kitabevinden birisi olan Ozan Kitabevine gidip Sevgili Rahmi Abi'nin konuğu olduk. Rahmi ve Mehmet Abilerle öyle güzel sohbetler ettik ki; iki saatin nasıl geçtiğini anlamadım. O harika iki saatte o kadar çok şey öğrendim ki anlatamam. Kapıdağdan, Bandırmadan, Anadoludan, mitolojiden, edebiyattan, tarihten, coğrafyadan, denizden ve daha pek çok şeyden konuştuk. Iki bilge kişinin yanında daha ne çok şey öğrenmem gerektiğini anladım yine. İkisi de tevazu sahibi donanımlı abilerimin yanında mutluluk sarhoşu oldum. Mehmet Reisimiz Ah Kamila kitabını bizim için imzalarken müthiş bir gurur kapladı içimizi. Anlattığı Kapıdağ hikayeleri ile mest olduk.
Bu başlığın ileriki bölümlerinde öğrendiklerimi paylaşacağım.
Bugün güzel kararlar aldık. Nisan sonu gibi bir Kapıdağ turu yapacağız. Cumartesi gidiş, pazar dönüş. Karadan ve denizden rehberli bir Kapıdağ turu düzenleyeceğiz. Burada anlatabildiklerimizden çok daha fazlasını bulabileceğiniz bir gezi olacak. Isteyenler eşi ve çocuğuyla katılabilir. Kayıtları şimdiden alalım diyoruz.
(https://i.hizliresim.com/r5Z9la.jpg)
-
Mücahit teşekkürler, bizi kapıdağ turuna da yaz lütfen.
-
Lojistik açısından uygun olursa biz de katılmak isteriz.
Tapatalk kullanarak iPhone aracılığıyla gönderildi
-
Günaydın herkese.
öYLE hızlı gelişti ki Mücahit'le tanışmak ve buluşmamız. Açtığı "Kapıdağ- Marmara'nın Yeşil Devi" başlıklı yazısının neden olduğu, hızla gelişen olaylar. İnternetten ileti gönderme, telefonlaşma, o-bu derken, dün; "Geliyorum, yoldayım," haberi geldi. Buluştuk. Canayakın, içten, bir yanıyla sıradışı birisi olduğunu düşündüm daha ilk karşılaşmamızda. Kafeler, kahvehaneler, gazinolar pek uygun değildir sohbet etmek için. İnsanlar yüksek sesle konuşur, her şeylerini herkesin duyması gibi bir çaba içindedirler sanki. Fısıldamak, alçak sesle konuşmak bir eziklik, güçsüzlük olarak mı görülüyor bilmem. Neyse. Bandırma'nın tarihi kalıntısı haline gelen Ozan Sanatevi'ne, Rahmi Ağbi'ye kaçtık biz de. Kitapların arasında, kokularını soluyarak, ıhlamur, bitki çayı içerek Kapıdağ'dan, tarihten, Yaman Koray'dan, kitaplardan konuştuk.
Aktı gitti zaman. Mücahit "Gitmem gerek," dedi. Kalktık. Bölgeye yapmayı düşündüğünüz gezi konusunda lafladık biraz. Bir araç tutacağınızı söyledi. Köydeki bazı farklı, yerel tatları tanımanız konusunda bir öneri sundum. (Kuru fasulye şöleni!) Diğer yandan, 3-4 km yürüyebilecek bir ek ayrıntı üzerine de düşündüm. Kirazlı Manastır ile köy arasında, rahat yürünen bir yol var. Derenin çağıltıları arasında, ıhlamur, kestane kokuları içerisinde. Dilerseniz burası yürünerek de gidilebilir.
Zaman konusunda bir esnekliğiniz var mı bilemiyorum. Mayıs sonu Haziran ilk haftaları, köyde bir kiraz seli yaşanır. (Çoğunlukla. Bu yıl olmadı ne yazık.) Böyle bir güne denk getirilirse daha başka tatlar, da ha unutulmaz kareler eklenebilir gezinize.
-
Bir önceki iletimde kullandığım Ozan Kitabevi ibaresini Ozan Sanat evi olarak düzeltmem gerekiyor. Çünkü burası gerçekten de bir kitabevinin çok ötesinde bir yer. Bu sıcak mekanın hanımköyde olmasından ya da sanatevini yöneten Rahmi Akdaş Abimizin kayın pederim İrfan Astunç’un iyi bir dostu olmasından dolayı ayrıcalık yaptığım düşünülmesin lütfen. Size tek bir şey söylesem hepinizi ikna edeceğimi düşünüyorum. Rahmi Abi, her ne kadar Bandırma’lı görünse de İnebolu kökenli bir aileden geliyor. Ersin Reisin Galya benzetmesine uyarcasına, gerçekten O da isyankar ve doğru bildikleri için mücadele eden yürekli bir Galyalı gibi… 1980 lerden ve 1990 lardan günümüze Bandırma’da kültür ve sanat için yapmadığı kalmamış Rahmi Abinin… Aziz Nesin’den Rıfat Ilgaz’a kadar kente getirmediği yazar ve edebiyatçı kalmamış. Kapılarını sanatın her türüne ve tüm sanatçılara ardına kadar açık tutmuş her zaman. Söyleşiler, imza günleri, sergiler, gösteriler ve daha neler neler…
Ben kendisini tanımadan çok seneler önce henüz üniversitede öğrenci iken ismini Ece’den duymuştum zaten. (Çeyizinde getirdiği kitaplardan birisi, Joan Baez- Yürekten Kopup Gelen Ses, 24 Nisan 1992 tarihli imzalı Ozan Sanatevinden alınmış) Bandırma’nın kültürel gelişimi için hala bir şeyler yapmaya çalışan değerli bir insan… Dün bizi çok güzel ağırladı. Çok değerli bilgiler verdi. Özellikle Yaman Koray’ın kızı Deniz Hanımla ile yakın dost olması sayesinde onun hakkında da çok konuştuk. Aslında değerli yazar Yaman Koray ile ilgili burada ayrı bir başlık açmamız ve onu bilmeyenlere de tanıtmamız gerek. Bu başlığı Mehmet Sürücü Reisimiz açarsa daha şık olur diye düşünüyorum. Bildiğim kadarı ile Merem ve birkaç reisimiz daha Yaman Koray’ı şahsen tanıyordu. Rahmi Bey bizi çok iyi ağırladı, bir sürü hediye verdi. Yasemen çayımızı yudumlarken, Mehmet Abi’nin anlattığı ıhlamur anısını dinlemek de paha biçilmezdi. Kapıdağ ile ilgili külliyatıma Reşit Mazhar Ertüzün’ü de kazandığım harika bir gün oldu.
(https://i.hizliresim.com/0RmWrD.jpg)
Düzenlemek istediğimiz Kapıdağ gezimizle ilgili heyecanım ve iştahım da alevlenip içime sığmaz oldu. (Mehmet Abi’nin Ballıpınar durağımız için önerdiği Kurufasulyenin kokusu şimdiden koku reseptörlerimi aktif hale getirdi). Kendisinin tavsiye ettiği Haziran başına denk gelen kiraz zamanı iki nedenden ötürü uygun değil. Birincisi Ramazanın o tarihte başlamış olması, ikincisi o tarihlerde bazı reislerimizin sezonu açıp Ege’ye inmeye başlamış olmaları. Ben takvime bakınca 28-29 Nisan Cumartesi ve Pazarını ramazan öncesi son hafta sonu ve baharın olgunlaşma zamanı olması nedeniyle en uygun zaman olarak düşünsem de, o tarihteki hava şartlarını uzmanlarımıza onaylatıp katılmak isteyen reislerimize sorarak bir hafta önceye de alabiliriz.
Dün Mehmet Sürücü Reisimizden ve güzel sohbetinden erken ayrılmak zorunda kaldım. Akşam misafir beklediğimiz için Susurluk Demirkapı Köyü’ne dönmem gerekiyordu. Ama şimdi kendisine de itiraf edeyim, önce Bandırma’da uğramam gereken birkaç yer vardı. Ve bazı alış veriş ritüellerimi yerine getirmem gerekiyordu.
Bandırma ve yöresi Türkiye’nin en lezzetli peynirlerinin imal edildiği bir bölgedir. Bandırma’nın peynirci dükkanları da çok meşhurdur. Ben de her ziyaretimde Ece’nin teyzesinin oğlu Kayhan İpek’e uğrar çeşit çeşit peyniri sepetime eklerim. Bu dükkandan içeri girince kendinizi frenlemenize imkan yoktur. Peynirler, tereyağları, tüm şarküteri ve mandıra ürünleri "beni al beni al" diye size davet gönderir.
Oradan çıkınca Bandırma ile özdeşleşmiş lezzetlerden en önemlilerinden birisi olan Hasan Çavuş Helvacısından tahin helvamı alırım. Rahmetli Hasan Çavuş’un hala saklanan özel formülü ile yapılan bu helva, gerçekten eşi benzeri olmayan bir lezzete sahiptir. Şu an torunları bu işi devam ettiriyorlar. Maalesef kendi aralarındaki anlaşmazlık yüzünden ikiye ayrılmışlar. Birisi çarşının içindeki eski orijinal dükkanda, diğeri deniz otobüsü iskelesinin karşında bulunan minik dükkanda faaliyet gösteriyor. Ben her ikisini de tavsiye ederim. (İlerleyen bölümlerde zamanında Bandırma çarşısının önemli isimlerinden Ece’nin Dedesi Kalle Emin ile Hasan Çavuş’un yaklaşık 70 sene önceki keyifli bir anılarını burada paylaşacağım)
(https://i.hizliresim.com/al2822.jpg)
Son olarak kuru kahve almam icap eder. Bandırmada, çevre köy ve dahi ilçelerinde misafirliklerde kahve ikramı sonrası şöyle bir diyalog olur.
Kahvesinden son bir yudum alan misafir,
-Ziyade olsun. Kahve de çok güzelmiş.
Ev sahibi gururlu bir gülümseme ile;
-Bandırma’ya indiğimde Cömert’te çektirdim kahveyi. Afiyet olsun.
Evet, Bandırma’ya inince mutlaka tarihi Cömert Kuru Kahve’de kahvemizi çektirir oradan yolumuza devam ederiz. Birisi çıksa da bu kahvenin hikayesini anlatsa. Fena olmaz hani. Neyse falimiz çıksın halimiz…
(https://i.hizliresim.com/YQr8rk.jpg)
-
Vay harika bilgiler, Kapıdağ turu şart oldu anlaşılan, hemşehrimizde varmış bakarmısınız.
Ayrıca bu meşhur kahvenin hikayesini Mehmet Abi biliyordur sanırım. :)
Evet, Bandırma’ya inince mutlaka tarihi Cömert Kuru Kahve’de kahvemizi çektirir oradan yolumuza devam ederiz. Birisi çıksa da bu kahvenin hikayesini anlatsa. Fena olmaz hani. Neyse falimiz çıksın halimiz…
(https://i.hizliresim.com/YQr8rk.jpg)
-
Mücahit benden çok Bandırma'lı sayılabilir. 1979'da çıktık buralardan, yaklaşık 10 muydu 11 miydi tayin gördük. Bir ara oğlum uzun bir süre, iki yıl -bazen bir- devam edebildi bir okulda. Ev taşımalar, şehirlere alışmalar, arkadaş edinmeler hep kıtlığı çekilen şeylerdi. Demek istediğim, Bandırma bir memleket özlemi olarak bizimle taşındı durdu, çoğu şeyine uzak kaldım.
-
İlahi Mücahit ,nereden buldun fotoğrafı ?
Tacettin Cömert in kahve hikayesi 64 yıl önceye dayanır.
Kahve gerçekte hassas bir üründür .
Havanın neminden ,ortamın kokusunda etkilenir.Dolayısıyla çekirdeğin cinsinden seçiminden
kavrulmasına çekilmesine kadar ustalık ister.
Babam bu konuda gerçekten kendine özgü yöntemlerle o zamana göre standart üretimi gerçekleştirmiştir.Şu anda Kuzenler bayrağı devralmİş üretimi götürmektedir. Uzun yıllar bölgede Önder bir kahve üretimi yaparak civar ilçelerde işletmelerde ve kavrulmuş olarak da verdiği esnaf yerlerinde aynı lezzeti yıllardır muhafaza etmiştir.
-
İlahi Mücahit ,nereden buldun fotoğrafı ?
Tacettin Cömert in kahve hikayesi 64 yıl önceye dayanır.
Kahve gerçekte hassas bir üründür .
Havanın neminden ,ortamın kokusunda etkilenir.Dolayısıyla çekirdeğin cinsinden seçiminden
kavrulmasına çekilmesine kadar ustalık ister.
Babam bu konuda gerçekten kendine özgü yöntemlerle o zamana göre standart üretimi gerçekleştirmiştir.Şu anda Kuzenler bayrağı devralmİş üretimi götürmektedir. Uzun yıllar bölgede Önder bir kahve üretimi yaparak civar ilçelerde işletmelerde ve kavrulmuş olarak da verdiği esnaf yerlerinde aynı lezzeti yıllardır muhafaza etmiştir.
Yarım asırdan fazla süre işini dürüst ve doğru bir şekilde yapmak. Biz daha marka ve markalaşma kavramlarını bilmeden çok önce bunu yapabilmek, çok önemli bir başarı. Tacettin Amcamızın ellerinden öperiz. Allah uzun ve sağlıklı ömür versin.
-
Peki şimdi de yüz yıl önceye dönelim. Size Birinci Dünya Savaşında Kapıdağ önlerinde yaşanan gerçek bir olay... İster öykü, ister roman yazabilirsiniz.
22 Ağustos 1915
Bu nefes kesen hikayeyi anlatan kişi, Ahmet Nazmi Gökdeniz, o zaman Dofen Römorkörünün Süvarisidir. Rütbesi yüzbaşıdır. Dofen Römorkörü, Marmara Adası civarında seyrederken Boğazdan geçip Marmara’ya girmiş bir İngiliz denizaltısının saldırısına uğrar. Römorkör iki adet cephane yüklü mavna çekmektedir. Yakalanacaklarını anlayınca Römorkörü ve mavnaları batırmaya karar verir. Gemide bol miktarda gizli belge de vardır. Belgeleri yakmaya başlar. Zaman kazanmak için denizaltıya ateş açar. Bir süre sonra Römorkörü batırmak için kazan dairesini patlatır. Denizaltının karşı ateşi sırasında mavnalardaki cephane de patlar. 11 kişilik mürettebat denize atlar. Patlama sırasında Ahmet Nazmi Bey bacağından ciddi bir şekilde yaralanır. İngiliz denizaltı denizdeki on kişiyi kurtarır ve sorgular. Fakat sorgudan umduklarını bulamazlar. Sonrasında olaylar şöyle gelişir:
Denizaltı komutanı bacağımda ızdırap olup olmadığını sordu. Ben de fazla acı olmadığını söyledim.
Bunun üzerine:
-“Sizi serbest bırakmakta bir sakınca yok” dedi.” Şimdi sizi bırakacağım. İstediğiniz yere gidersiniz”
Kendi kendime düşünüyordum. Kumandan bizi acaba nereye çıkaracaktı? Herhangi bir sahilimize yanaşmak cesaretini mi gösterecekti? Yoksa bizi suyun yüzüne çıkarıp can kurtaran simitleri ile denize mi salacaktı? Ben kendi kendime böyle düşünüp dururken iki saatten beri denizin içinde bulunan denizaltının birden bire suyun yüzüne çıktığını, geminin kapağının açılması ile anlamıştım.
Deniz içinde denizaltının sıkıntılı havası bizi bir hayli bunaltmıştı. Kumandan, güverteye çıkmamızı söyledi, çıktık.
Denizin üzerinde bize yakın mesafede bir yelkenli gidiyordu. Bundan başka görünürlerde bir şey yoktu.
Eyvah! dedim, aklıma gelen başımıza da gelecek. Bu adamlar bizi denize atacaklar… Sahilden de oldukça açıkta bulunuyorduk. Hele ben yaralı halimle boğulmaya muhakkak mahkumdum.
Karpuz Yelkenlisinde Macera
Bir aralık, birdenbire bir silah patladı. Bu denizaltından atılan bir mavzerdi. Kısa bir müddet sonra bir silah daha patlayınca epeyce yaklaştığımız yelkenlinin, yelkenlerini indirmeye başladığını gördük. Kayık ağzına kadar karpuz yüklü idi. İngiliz denizaltı komutanı yelkenlinin kaptanına bizi Tekirdağı’na götürmesini söyledi. Fakat yelkenlinin Rum kaptanı bizim on kişiden fazla olduğumuzu görünce itiraz etti.
Hele yelkenliyi kiralamış oldukları anlaşılan iki Arnavut, bizi almamak için İngilizlere bin bir dil döktüler. Fakat denizaltı kumandanı emri yerine getirmezlerse yelkenliyi derhal batıracağını çok kat’i bir lisanla bildirince, gerek karpuzların sahibi Arnavutlar ve gerekse Rum kaptan, kollarını sıvayıp yelkenlideki karpuzları denize dökmeye başladılar.
Yelkenliyi bizim hepimizi alabilecek şekilde boşalttıktan sonra denizaltı kumandanı kayığa geçmemizi söyledi ve biz kayığa geçtikten sonra da tam yolla yanımızdan uzaklaştı.
Fakat denizaltının uzaklaşması ile tehlikeyi atlatmış bulunmuyorduk. Meğer asıl tehlike bundan sonra başlıyormuş…
Yelkenliyi kiralayan karpuz sahipleri Arnavutlar, karpuzların yarısından fazlasının denize dökülmesine sebep olduğumuz için bize adamakıllı içerlemişler, söylenmeye ve ara sıra yüzümüze ve bellerindeki silahlara bakmaya başlamışlardı.
Benim bacağım fena halde sızlıyordu. Arkadaşlar da geçirdikleri felaketten hırpalanmışlardı.
Yelkenlide iki Arnavuttan başka, kaptan, tayfa vesaire olarak 5-6 kişi kadar vardı. Yelkenlinin kaptanı bizim erleri kayığın baş ambarına indirdi. İkinci kaptanım Tahsin ve Ben güvertede kalmıştık.
Biraz sonra yelkenli tekrar yelkenlerini açtı ve rotasını değiştirerek başka bir yöne doğru yol almaya başladı. Arnavutlardan biri:
-“Biz sizi Tekirdağı’na götüremeyiz. Zaten bizi zarara soktunuz. Biz tekrar Marmara'nın Ekinlik adasına dönüp oradan karpuz yükleyeceğiz, sizi de oraya çıkarırız dedi.
Vaziyet daha tehlikeli bir hal almıştı. Çünkü Ekinlik adasında barınmamız bir mesele idi. İkinci kaptanımla birlikte Arnavuta yalvardık, yakardık. Fakat herifin damarı tutmuştu bir kere. Nuh diyip peygamber demiyordu.
Bir aralık aklıma bir çare geldi. Bunu Tahsin’e açtım:
-“Tahsin” dedim. “Bu herifler laf anlamıyorlar. Eğer bizi Ekinlik adasına bırakırlarsa hepimizin açlıktan ve bakımsızlıktan ölmesi muhakkaktır. Zaten hava da kararmaya başladı. Sen istersen kimseye gözükmeden baş kamaraya in. Orada bizim erlere durumu anlat. Yukarı çıksınlar. Bu heriflerle nasıl olsa başa çıkıp onları alt ederiz. Ondan sonra da başımızın çaresine bakar, yelkenliyi istediğimiz tarafa sevk ederiz.” Bu aralık Rum kaptanın yanındaki Arnavutlardan birinin de uykuya dalmış olduğunu gören Tahsin, derhal kayığın baş ambarına indi ve bir müddet sonra bizim mürettebatla birlikte ve ani olarak güverteye fırlayıp kaptanın bulunduğu kısma hücum ettiler. Bizim efrattan birkaç tanesi de tayfaların üzerine hücum edip o bitkin hallerinde herifleri bağlamaya muvaffak oldular.
Arnavutlar ve geminin Rum kaptanı bağlanmışlardı. Bunların silahlarını da aldıktan sonra neye uğradıklarını şaşırmışlar, bu sefer onlar bize yalvarmaya başlamışlardı.
Mücadele bir hayli çetin olduğu için bizimkiler de zaten yorgun olduklarından fena halde bitkin düşmüşlerdi. Kendimi bir yokladım. Fakat yelkenliyi istediğim yöne sevk ve idare edecek kudret ve kuvvetim kalmadığını görünce Rum kaptanın bağlarını çözdüm ve:
-“ Eğer sen bizi Tekirdağı’na götürürsen sana bir şey yapmayız. Ben de kaptanım. Fakat yaralıyım. Gemiyi sen idare edeceksin”
Rum kaptan can korkusuyla olumlu cevap verdi ve hemen yelkenlinin dümenini kırarak Tekirdağı’na doğru yol almaya başladık.
Gece yarısından sonra Tekirdağı’na yanaşıp iskeleye çıktık ve oradaki askeri makama vaziyeti anlattık. Yelkenliye ve Arnavutlara ne olduğunu bilmiyorum. Bizi hemen İstanbul’a yolladılar ve bu suretle hayatımızı kurtardık.
İşte denizaltı hadisenin hikayesi budur.
*Ahmet Nazmi Kaptan savaş sonrası yıllarca sivil kaptanlık yapmıştır.
Kaynak : Deniz Ortasında Ölümü Yenen Adamlar- Rıza Lebip Asal-Kervan Kitapçılık 1976
(https://i.hizliresim.com/lqjLlE.jpg)
Dofen olabilir
-
Çok ilginç bir öykü. Sürükleyici. Teşekkürler Mücahit kaptan. Bu tür öyküleri özledik. Devamının gelmesi umudumdur.
-
Kapıdağ yarımadasına ilk gidişim 1990 yılıydı. Arkadaşım eşi ve çocuğu ile Narlı köyünde Karadut motele gitmişti. Bende annemi, yeğenlerimi alıp aynı işyerinden bir çift aile birlikte Narlı köye gitmiştik. Karadut motelde yer olmadığından yan tarafındaki Namigar hanımın pansiyonuna yerleşmiştik.
1991 yılında evlenip baba olup 1992 yılında eşim, oğlum,annem ve yeğenlerimi alıp tekrar gitmiştim.
Pansiyonun sahibinin damadı Çağlar ile birlikte 2 metrelik fiber bir kayıkla paşalimanı adası tarafına balığa gitmiştik. Öğleden sonra poyraz başlayınca tekneye aldığım 12 yaşlarında yeğenim Okan'ın teknede yer değiştirmeye çalışması neticesinde kayık alabora olmuştu. Neyseki bize gören balıkçı teknesi hemen yardımımıza gelmiş, bizi kurtarmıştı. Tekne ve motoru kurtarıp yedekliyerek bizi pansiyona getirmişti.
Daha sonra 2010 yılında Risus'u alıp, Trilye Marmara adası yapmış, 2011 yılında 7 Temmuz da arkadaşım ,eşi, ve Özkan ile Marmara adası yapmıştık. 6 Metrelik küçük bir yelkenli ile gelen Hakan İçli tanıştık. Ayrıca Oflunun yerinde İrfan Yalçın midyeleri Trakyalı arkadaşları ile beraber votka eşiliğinde götürüyorlardı. Marmara adasından arkadaşın eşini İstanbul'a geri gönderip biz paşalımanı adasına kanaldan geçtik. Kardinallere dikkat etmek lazım . İskeleye aborda olduk.Muhtar bizden bağlama parası istemiş, pazarlıkla yarısını vermiştik.
Daha sonra adanın diğer tarafını da tekneyle gezip , Narlı köye geçtik. Paşalimanında kaldığımız sürede ben üşütmüşüm. Narlı da açık eczane ararken taze balık satan bir kadından balık alıp sohbet ettik. Eczane bulamıyacağımızı söyledi. Siz gidin balıkları şu dükkana verin , size pişirsin, sizden sadece ekmek, su parası alır dedi. Ben eve gideyim , sana C,D vitaminlerimden getireyim dedi. İlaçları getirince para teklifimizi kesinlikle red etti. Bu benim hayrımdır dedi. Yarın ben gene ocakta yazdırırım dedi. Bizde mahçubiyetten teknenin tüm su, meşrubat ihtiyacını pişirici kardeşinden temin ettik.
Narlı da tekneyi mendireğin dışına aborda bağlamıştık. Soluganlardan burda duramayız diye , rotayı İlhanköy'e çevirdik. İlhanköyde limana girince karşı tarafın kayıklara uygun olduğunu gördük. Bizden sonra bir tekne gelip oraya baştan kara yapıp, diğer kayıkların üstünden karaya çıktı. Biz de girince sol taraftaki kablo döşeme gemisi arkasına aborda olup, 6 m lik Lidya teknesini de önümüze bağladık.
İlhanköy de limanın içinde bakkal, kahve karışımı bir tesiste çaylarımızı içtik. Burda yemek yiyemiyeceğimizi anlayınca bir taksi kiralayıp Narlı köye gittik. Yolda giderken midye çiflikleri görünce şaşırdım. İlk defa görüyordum.
Akşam daha önce kaldığım pansiyona gittim. Namigar hanımı sordum. Gölcük depreminde vefat ettiğini öğrendim. Damadı Çağlar'ı sorunca Çağlar benim dedi. Beni hatırladın mı diye sordum. Önce hatırlıyamadı aradan 20 yıl geçmiş, ikimizde de saç azalmıştı. Seninle balığa çıkıp ta tekneyi devirmiştik deyince kahkalar ile hatırladı.
Akşam yemeğimizi yedikten sonra gene taksiyle İlhanköye döndük.
Ertesi gün Marmara adası Asmalı limana geçtik.Asmalı da bağlandığım yer kötüydü. İskelelerde yer yoktu. Azemin orda öğlen yemeğini yedikten sonra Avşa Yiğitler limana gittik. Burda tayfa değişimi yaptım. Arkadaşlar İDO ile istanbul'a döndü. Aynı vapurla Çağlar'ın kayığı deviren yeğenim Okan eşiyle beraber geldi. Avşayı beğenmediler. Paşalimanına gidelim dediler. Gene kanaldan geçip iskeleye bağlandık. İskelenin 100 m ilersinde Mevlana diye bir lokanta var. Pide ve buzluktan çiftlik balıkları satıyor. Balıkların gözleri geçen seneyi de görmüş gibiydi. Bu lokantanın önü demir için uygundur. 6 m ye çapanızı atabilirsiniz.
Yeğenim ve eşi , hem iç mimar, hem de restorasyon bölümlerini bitirdikleri için , değirmenden bozma ev ve tarihi yağhane binası ilgilerini çekti. Dolaştık. Değirmenden bozma evin hikayesi de var. Sonu mutsuz. Harmanlı köyüne yürüyerek gittik. O zaman orda da iskele yapılıyordu. Yosunlardan derinliğini tam kestirememiştim.
Ertesi gün tatil biteceği için Güzelce marinaya rota tuttuk. Ordan Pendik marinaya gidip bağlandık.
-
Kapıdağ yarımadasına ilk gidişim 1990 yılıydı. Arkadaşım eşi ve çocuğu ile Narlı köyünde Karadut motele gitmişti. Bende annemi, yeğenlerimi alıp aynı işyerinden bir çift aile birlikte Narlı köye gitmiştik. Karadut motelde yer olmadığından yan tarafındaki Namigar hanımın pansiyonuna yerleşmiştik.
1991 yılında evlenip baba olup 1992 yılında eşim, oğlum,annem ve yeğenlerimi alıp tekrar gitmiştim.
Pansiyonun sahibinin damadı Çağlar ile birlikte 2 metrelik fiber bir kayıkla paşalimanı adası tarafına balığa gitmiştik. Öğleden sonra poyraz başlayınca tekneye aldığım 12 yaşlarında yeğenim Okan'ın teknede yer değiştirmeye çalışması neticesinde kayık alabora olmuştu. Neyseki bize gören balıkçı teknesi hemen yardımımıza gelmiş, bizi kurtarmıştı. Tekne ve motoru kurtarıp yedekliyerek bizi pansiyona getirmişti.
Daha sonra 2010 yılında Risus'u alıp, Trilye Marmara adası yapmış, 2011 yılında 7 Temmuz da arkadaşım ,eşi, ve Özkan ile Marmara adası yapmıştık. 6 Metrelik küçük bir yelkenli ile gelen Hakan İçli tanıştık. Ayrıca Oflunun yerinde İrfan Yalçın midyeleri Trakyalı arkadaşları ile beraber votka eşiliğinde götürüyorlardı. Marmara adasından arkadaşın eşini İstanbul'a geri gönderip biz paşalımanı adasına kanaldan geçtik. Kardinallere dikkat etmek lazım . İskeleye aborda olduk.Muhtar bizden bağlama parası istemiş, pazarlıkla yarısını vermiştik.
Daha sonra adanın diğer tarafını da tekneyle gezip , Narlı köye geçtik. Paşalimanında kaldığımız sürede ben üşütmüşüm. Narlı da açık eczane ararken taze balık satan bir kadından balık alıp sohbet ettik. Eczane bulamıyacağımızı söyledi. Siz gidin balıkları şu dükkana verin , size pişirsin, sizden sadece ekmek, su parası alır dedi. Ben eve gideyim , sana C,D vitaminlerimden getireyim dedi. İlaçları getirince para teklifimizi kesinlikle red etti. Bu benim hayrımdır dedi. Yarın ben gene ocakta yazdırırım dedi. Bizde mahçubiyetten teknenin tüm su, meşrubat ihtiyacını pişirici kardeşinden temin ettik.
Narlı da tekneyi mendireğin dışına aborda bağlamıştık. Soluganlardan burda duramayız diye , rotayı İlhanköy'e çevirdik. İlhanköyde limana girince karşı tarafın kayıklara uygun olduğunu gördük. Bizden sonra bir tekne gelip oraya baştan kara yapıp, diğer kayıkların üstünden karaya çıktı. Biz de girince sol taraftaki kablo döşeme gemisi arkasına aborda olup, 6 m lik Lidya teknesini de önümüze bağladık.
İlhanköy de limanın içinde bakkal, kahve karışımı bir tesiste çaylarımızı içtik. Burda yemek yiyemiyeceğimizi anlayınca bir taksi kiralayıp Narlı köye gittik. Yolda giderken midye çiflikleri görünce şaşırdım. İlk defa görüyordum.
Akşam daha önce kaldığım pansiyona gittim. Namigar hanımı sordum. Gölcük depreminde vefat ettiğini öğrendim. Damadı Çağlar'ı sorunca Çağlar benim dedi. Beni hatırladın mı diye sordum. Önce hatırlıyamadı aradan 20 yıl geçmiş, ikimizde de saç azalmıştı. Seninle balığa çıkıp ta tekneyi devirmiştik deyince kahkalar ile hatırladı.
Akşam yemeğimizi yedikten sonra gene taksiyle İlhanköye döndük.
Ertesi gün Marmara adası Asmalı limana geçtik.Asmalı da bağlandığım yer kötüydü. İskelelerde yer yoktu. Azemin orda öğlen yemeğini yedikten sonra Avşa Yiğitler limana gittik. Burda tayfa değişimi yaptım. Arkadaşlar İDO ile istanbul'a döndü. Aynı vapurla Çağlar'ın kayığı deviren yeğenim Okan eşiyle beraber geldi. Avşayı beğenmediler. Paşalimanına gidelim dediler. Gene kanaldan geçip iskeleye bağlandık. İskelenin 100 m ilersinde Mevlana diye bir lokanta var. Pide ve buzluktan çiftlik balıkları satıyor. Balıkların gözleri geçen seneyi de görmüş gibiydi. Bu lokantanın önü demir için uygundur. 6 m ye çapanızı atabilirsiniz.
Yeğenim ve eşi , hem iç mimar, hem de restorasyon bölümlerini bitirdikleri için , değirmenden bozma ev ve tarihi yağhane binası ilgilerini çekti. Dolaştık. Değirmenden bozma evin hikayesi de var. Sonu mutsuz. Harmanlı köyüne yürüyerek gittik. O zaman orda da iskele yapılıyordu. Yosunlardan derinliğini tam kestirememiştim.
Ertesi gün tatil biteceği için Güzelce marinaya rota tuttuk. Ordan Pendik marinaya gidip bağlandık.
Güzelmiş
Tapatalk kullanarak iPhone aracılığıyla gönderildi
-
Yeğenim ve eşi , hem iç mimar, hem de restorasyon bölümlerini bitirdikleri için , değirmenden bozma ev ve tarihi yağhane binası ilgilerini çekti. Dolaştık. Değirmenden bozma evin hikayesi de var. Sonu mutsuz. Harmanlı köyüne yürüyerek gittik. O zaman orda da iskele yapılıyordu. Yosunlardan derinliğini tam kestirememiştim.
Ertesi gün tatil biteceği için Güzelce marinaya rota tuttuk. Ordan Pendik marinaya gidip bağlandık.
Zafer Reisim,
Katkılarınız için teşekkürler. Değirmenden bozma evin hikayesini de merak ettim.
-
Bu sıralar artık havalar güzelleşiyor,
Kapıdağın yeşillendiği zamanlar .
Artık Ralli mi yapılır ,çevre gezisi mi?
Zamanı geldi hatırlatayım dedim.
-
Uzun zamandır bu başlığı ihmal ettik.
Bandırma ve Kapıdağ ile ilgili kitaplar kaleme almış deneyimli gazeteci Önder Balıkçı'nın Kapıdağlı denizci Ağabeyimiz Mehmet Cömert ile yaptığı güncel röportajı paylaşalım. Herkese iyi pazarlar.
https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=2258307354256676&id=100002322995885
-
Kapıdağ Yarımadasının antik kenti Kyzikos'tan yeterince bahsedememiştik. Tayfun Timuçin Üstadımız bugün Hürriyet Gazetesindeki köşesinde bizi tarihte bir yolculuğa çıkarıp Kyzikosun Romadaki Collesium'a eş değer olan büyük anfi tiyatrosundaki localardan birisine götürmüş. Bu güzel yazının linkini aşağıda bulabilirsiniz.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/burnumuzun-dibindeki-servet-41329563
-
Sait Faik "Çiçek ve balık isimlerini bilmeyen hikaye yazamaz" der.
Ne mutlu bize yaşadığımız bu güzel ülkede her iki konuda da zengin bitki ve balık türlerini tanıma şansımız var.
Baharın gelişiyle doğa uyandı. Yaşadığımız çirkin İstanbul'da bile verimli topraktan fışkıran çeşit çeşit bitkiler, içimizi bir nebze ferahlatıyor.
Bu belgeseli yıllar önce Mehmet Sürücü Reisimizden duymuştum. Ama o zamanlar Youtube'a yüklenmemişti. Kapıdağ Köylerinde özel gösterimler yapılıyordu. Bitki Bilgeliği oluşumunu kuran Biyolog Soner Oruç'u takibe almıştım ama bir şekilde unutmuşum.
Belgesel içeriğinde Kapıdağ yarımadası köyleri gezilerek yurdumuzun bir çok yerinde de değişik türlerini bulabileceğiniz, çoğu tanıdık olan bitkilerin özellikleri ve kullanım alanları, yörede yaşayan insanların anı ve hikayeleri ile anlatılıyor. Ellibeş dakika süresi var. Belgesel üç sene önceYoutube'a yüklenmiş. Bitki bilgeliği oluşumu üç senedir de yeni içerik girmemiş. Belki Mehmet Sürücü, Soner Hocayla görüşüyordur.
Belgesel, imkanlar çok kısıtlı olduğu için zorlukla çekilmiş. Belki maddi destek bulsalardı daha da iyi olurdu. Kapıdağ veya başka bir coğrafyada devam belgeseller çekerlerdi. Ben kendi adıma beğendim. Kapıdağ ve Marmara Adalarını özlediğimi anımsadım.
-
Şimdi seyrettim.Çok güzel bir çalışma olmuş.Küfeyi anlatan amcanın konuşmasına aksanına bayıldım. Sağol Mücahit.
-
Mücahit'ciğim,
Güzel bir başlıkla önemi konular yazmışsın. Teşekkür ederim. Sende yazarlık mayası
olduğunu belirteyim. Bak denizlerden evlerimize döndük. Uzun kış gecelerinde iyi gider, bekliyoruz.
Cemalettin Özen'in, Bülent Büyükdağ'ın, A. Kabaalioğu ve tüm yazarlarımızın, yazılarını beğenerek okuyorum.
-
Cevat Abiciğim teveccühünüz...
Kapıdağ için yazacak şeyler birikiyor. Yakında yine devam ederiz.
Forumda gerçekten hayran olduğum çok iyi kalemler var Bir de ben yazmayı beceremiyorum diyen müthiş denizciler var ki onlar kendilerini bilir. Aramızda ismini vermek istemeyen çok iyi şairler bile var 🙂
Çağrın için teşekkür ederim. Güzel bir yaz sezonu geçirdik. Soğuk kış günlerinde forumda buluşalım.