Gönderen Konu: Kader'in kadersizliği  (Okunma sayısı 395 defa)

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 174
Kader'in kadersizliği
« : 14 Eylül 2019, 02:59:44 »
2005 yılında Yelken Dünyası'nda sevgili ağabeyim Teoman Arsay tarafından kaleme alındı bu konu. Kader teknesi üzerine bilmediğimiz detaylar. Görselleri bir başka dost ağabeyim Nezati Zincirkıran bulmuş, eklemiş. Üç sene önce aklıma geldi, Teoman abiden yazıyı istedim. O da sağolsun göndermişti. Bu post altında o yazıyı paylaşacağım. Uzatmadan, sözü Teoman Arsay'a bırakalım.

----------------------------------------------------------------------


KADER’in kadersizliği

Günümüzden 54 yıl önce, İkinci Dünya Savaşı bittikten 6 yıl, çok partili siyasal düzene geçişimizden 5 yıl sonra Sinan Everest adında bir vatandaşımız yıllardır kurduğu bir hayali gerçekleştirmek için harekete geçer.
Yıl 1951, Sinan Everest, Beden Terbiyesi’nin de maddi desteğiyle, İstanbul’dan Hindistan, Malaya, Cava, Avustralya ve Filipinlere gidip dönmek amacıyla tanınmış tasarımcı ve inşaiyecimiz rahmetli Harun Ülman’la adını “Kader” koyacağı 7,5 metre boyunda yelkenli bir tekne yaptırmak üzere anlaşır.
İstanbul’un nüfusunun 1 milyonu dahi bulmadığı yılları yaşamış olanlarımız hatırlayacaklardır, teknenin hazırlık çalışmaları gazetelerde sık sık çıkar, gelişmeler takip edilirdi.
Tekne süratle inşa edilir Eylül 1951’de denize indirilir. Her tekne gibi onun da noksanları vardır, ancak Sinan Everest azimlidir, yola çıkıncaya kadar eksik gedik neyi varsa tamamlayacaktır.
Hareket günü ve saati gelir, Kader ve Everest yola çıkarlar, ilk uğrak İzmir limanıdır. Seyir 5 gün sürer, Everest ümitlidir, heyecanlıdır ama ne yazık ki seyahatine devam edemeyecektir; Kader’in kadersizliği İzmir’de ortaya çıkar. Liman idaresi İstanbul’dan gelirken patentesi olmadığı gerekçesi, ayrıca da bu kadar küçük bir tekneyle bu kadar uzun ve güç bir yolculuğa çıkılamayacağı yönündeki şiddetli vatandaş sevgisi ve şevkati ile Everest’e ve Kader’ine öyle bir sarılır ki, ikisinin de hevesleri kursaklarında kalır ve bunca zahmet çöpe atılır, seyahat iptal edilir.
Aşağıda okuyacağınız bu gerçek öykü hakkındaki bilgiler sevgili denizcimiz, gazeteci, yazar Necati Zincirkıran tarafından Cumhuriyet gazetesinin arşivleri taranarak toplandı, bana da derlemesi düştü. Gerek sevgili Necati Zincirkıran’a öyküyü yeniden gündeme taşımak için sağladığı yardım, gerekse Cumhuriyet gazetesine arşivini açtığı için teşekkürler ve işte gelişmelerin başındaki bir haber ve fotoğrafı.

Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 174
Ynt: Kader'in kadersizliği
« Yanıtla #1 : 14 Eylül 2019, 03:00:53 »
Sinan Everest hareketini 20 Ekim 1951 Cumartesi günü saat 2’ye planlamış. Tekne Dolmabahçe önünden yola çıkacak, coşkulu bir kalabalığın teşyi  amacıyla sahilde toplanması bekleniyor.
Haberlere göre Everest 19 Ekim gecesini kumanya istiflemekle teknesinde geçiriyor. Yanında bir de tabancası ve altı kurşunu var. Yola çıkmadan önce yanına daha fazla kurşun alabilmek için Emniyet Müdürlüğü’nden izin istemeye de kararlı; Everest, izin alamadığı takdirde, 6 kurşunla yola çıkmak zorunda kalacağını gazetecilere söylerken, bayağı endişeli; kendisiyle söyleşenlerden birisi zamanın tanınmış gazetecisi Faruk Fenik.
Diğer taraftan sporcumuz bu uzun yolculuğa çıkmak için yeterince hazırlanamadığından da şikayetçi ama “karar karardır” diyor. Eksiklerini İzmir’de tamamlayacağına inanıyor ve lodoslar başlamadan Adalar Denizi’ni (Ege) geçmiş olmak istiyor. Gazete haberlerinin ilginç yanı Sinan Everest’ten hep “sporcumuz” olarak bahsedilmesi; anlaşılan o zamanlar sporla sporculuğun bir şekli olan yat ve yatçılık kavramları henüz günlük lisanımıza girmemiş.
Nitekim, Sevgili Sadun Boro, on iki yıl sonra dünya turuna çıktığında ise kimse kendisinden sporcu, yaptığı işten de bir spor başarısı olarak bahsetmiyor. Sinan Everest’in teknesi Kader ile Sadun Boro’nun teknesi Kısmet arasındaki isim akrabalığını ise herhalde denizcilerin inançlarında bir bağ olarak görmek gerek. 
Everest’in yola çıkacağı dönemde ülke ekonomisinin iyice sıkışıp kızıştığı, merkeziyetçi sistemin tek çıkış yolu kabul edildiği, döviz sıkıntılı ve takyidatlı yılların henüz başlarındayız, Kore Savaşı sürüyor, biz de savaşıyoruz. Ne var ki insanlar sporu geniş anlamda değerlendiriyor, topluma mal ediyor ve Beden Terbiyesi böyle bir projeye parasal destek sağlıyor, zamanın ünlü Liman Lokantası’nda Everest onuruna ziyafet veriyor.
Faruk Fenik Everest’e soruyor:
    • Seviniyorsunuz tabiî.
Cevap:
    • Evet... Hem de pek çok.. Yıllardır tahakkukuna çalıştığım ve ideal olarak kafamda yaşattığım bu seyahat, artık bir hakikat oldu. Şanlı bayrağımı, ufacık bir tekne ile okyanuslarda dalgalandıracağım. Bu her Türk için olduğu kadar, benim için de şerefli bir vazifedir.
Aradan geçen 54 yıla rağmen hala denizcilerimiz bayrağımızı dünya denizlerinde özgürce dalgalandırmak istiyor ve her nedense mevzuatı yapanlar buna bir türlü izin vermek istemiyor; nedendir bu?
Nitekim günümüzde artık bu gibi seyahatlerde Delaware (ABD) bayrağı dalgalandırılıyor; Nilgün Gündüz’ün Yelken Dünyası’nda çıkan “Bayrağımı istiyorum” feryadı ise bürokratların ve siyasilerin masalarında öylesine duruyor, bildiğimiz sözler “denizci ulus, denizci ülke” toplantılarda havalarda dolaşıyor, at babam at.
Cumhur Gökova ilk Türk hanımlar ekibiyle Atlantik’ii geçiyor; hanımlar üstelik de yarışıyorlar ama teknelerde Türk bayrağı yok.
Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 174
Ynt: Kader'in kadersizliği
« Yanıtla #2 : 14 Eylül 2019, 03:02:38 »
Gazeteci Faruk Fenik, Everest’e ertesi günü hareket saatinde rıhtıma geleceklerini ve güzellik kraliçelerimizin de gelmek istediklerini söylüyor; İkinci dünya savaşı öncesinde dünya güzellik kraliçesi olmuş Keriman Halis’ten sonra bu kez 1950’de Avrupa güzeli seçilen Günseli Başar var.
Everest nihayet yola çıkıyor.



Bu fotoğrafa bakanlar arasında, “Kader”in önünde yelkenle seyreden tekneyi bilenimiz var mı acaba?
Faruk Fenik anlatmaya devam ediyor:
“Merasimin yapılması için alınacak yegâne tedbir, uğurlamanın deniz üzerine intikali idi. Sinan Everesti bir kayığa, güzelleri de bir motöre bindirerek rıhtımdan uzaklaştırdık. Şimdi halk kenarda ve bizler denizde idik. Fakat denizin üzerini de pek öyle tenha zannetmeyesiniz! Kotralar, yelkenliler motörler, kayıklar etrafı oldukça dolduruyordu.”
Merasimin devamında güzelimiz Günseli Başar, Sinan Everest’e bir de Cumhuriyet gazetesinin yaptırdığı özel kupayı veriyor.
Aynı Dolmabahçe rıhtımı, ancak 17 yıl sonra, 1968’de, bu kez ama çok daha büyük bir kalabalıkla bir başka spor olayını, Sadun ve Oda Boro’nun dünya turundan dönüşlerini basının ve başta İYK olmak üzere kulüplerimizin ve amatör denizcilerimizin (sporcularımız?) sevgi dolu katılımı ve düzenlemeleri ile kutlayacak.
Hatırlarım, Yeşilyurt’taki eski adıyla Yeşilyurt Deniz Kulübü’nden, bir takma motorlu sandalla denize çıkıp Kısmet’e ulaşmış, Sadun’a kocaman bir çiçek vermiş, aynı anda Kalamış yönünden yaklaşmakta olan teknelerin oluşturduğu ve sonra Kısmet’e refakat edecek olan koca armada karşısında afallamış ve dönüp yol vermiştik.
Sinan Everest’i biraz süzgün gören Faruk Fenik “Bir şeye mi canınız sıkılıyor?” diye sorduğunda “Evet, bir şeye üzülerek memleketten ayrılıyorum” cevabını alıyor ve nedenini dinliyor;
    • Bugün gazetede okumuşsunuzdur. Benim çok sevdiğim bir yeğenim var. Peritonit ameliyatından Cerrahpaşa hastanesinde yatıyor. Sabahleyin kalkar kalkmaz hastaneye gittim. Maksadım iki dakika yeğenimi görmek ve Allahaısmarladık, demekti.  Sertabib beyden rica ettim. “Olmaz” dedi. “Hastaları ziyaret saatimiz 2 den sonradır.” Kendisine gazeteyi gösterdim “saat 2 de uzun bir seyahate çıkıyorum” dedim. Rica ettim. “Prensip haricindedir” dedi. Kabul etmedi. Bu içimde bir ukde olarak kalacaktır!” Everest bunları anlatırken gözleri dolmuştu. Hepimiz o anda prensibci (!) hastane sertabibinin bu inanılmaz derecede garip hareketinin tesiri altında idik. Gözler dolmuş, dudaklarda acı, fakat o nisbette müstehzi bir tebessüm belirmişti.
Bu sözleri duyan bir başka gazetecinin sözleri ilginç:
    • Demek Haydarpaşa hastanesinde nizam ve intizam bu kadar sıkı ha! Ne duruyoruz, bu adamı hapisane müdürü yapalım!
Aynı gün Cumhuriyet gazetesinde ünlü yazarımız, sporcu, Burhan Felek de köşesinde Sinan Everst’in teşebbüsüne yer veriyor ve anlatıyor:
Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 174
Ynt: Kader'in kadersizliği
« Yanıtla #3 : 14 Eylül 2019, 03:03:55 »
    • Sinan Everest adında bir Türk sporcusu bugün “Kader” adını koyduğu 7 buçuk metre boyundaki yelkenli ile Filipinlere hareket ediyor.
“Kader” bir Türk yapısıdır. Cenub denizlerine dayanmak için hesablanmıştır; fakat nihayet yedi buçuk metrelik bir sandaldır.
Sporu mütehassıslar (uzmanlar), “heyecan’la müterafık (karışık, karışmış) hareket” diye tarif ederler.
Tek başına bir küçük kotra içinde denize açılan bu Türk sporcusunun hareketi kadar heyecanlı ne tasavvur edebilirsiniz?
Bu ne Moda koyunda bir yelken yarışı, ne olimpiyadlarda bir güreştir. Bu tabiatın muazzam sonsuz kuvvetlerile mücadeledir.
“Sinan Everest”i kırk seneye yakın bir zamandır tanırım. Üsküdarda kurduğumuz mütevazı “Anadolu” kulübü azasındandır. Yüzme, Kürek, yelken sporlarından başka kendi kendine merak ve tatbik ettiği İsveç jimnastiğinde “as” denilecek kıymette, mütevazı, az konuşur, bildiğini iyi bilir, bilmediğine hiç karışmaz bir amatördür........
.....Benim bu satırlarda anlatmak istediğim şey, teşebbüsün azametidir. Lodos havada Köprüden Kadıköyüne nasıl geçtiğimizi düşünenler, Şap denizi (Kızıldeniz), Umman denizi, Hind denizleri, Pasifik ve Endonezya denizlerinin hep bu yedi buçuk metre boyundaki yelkenli ile geçileceğini, ve bu denizlerdeki hava şartları ile köpek balığı ve emsali deniz canavarlarını, tek başına bir adamın bir teknede yaşamasının hususiyetlerini, uykuyu, hastalığı velhasıl tabiatın çeşitli kuvvetleri arasında yalnız kendi azmi ve altındaki tekne ile seyahat edeceğini gözönüne getirirlerse seyahatin ne kadar büyük bir teşebbüs olduğunu hemen kavrarlar.
İstanbul denizcileri, İstanbul sporcuları, Türk gençleri, Türk bayrağını tek başına bu denizlerde dalgalandırıp, Türk adını dünyaya tanıtmaya çıkan bu Türk sporcusunu giriştiği mücadelenin azametile mütenasib şekilde uğurlayacaklarından ve ona ümitlerini emanet ederek selâmetleyeceklerinden eminim.....
Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 174
Ynt: Kader'in kadersizliği
« Yanıtla #4 : 14 Eylül 2019, 03:06:00 »


Sinan Everest 21 Ekim’de öğlenden sonra İstanbul’dan yola çıkar ve 26 Ekim’de İzmir’e varır. Varmasına varır da, yılların hayalleri, mevzuat hazretleri önünde bir anda darmadağın olur, hiç ama hiç kimsenin yapabileceği bir şey yoktur ve seyahatin sonu daha başlayamadan gelir.
Buyurun haberi hep birlikte okuyalım:

Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 174
Ynt: Kader'in kadersizliği
« Yanıtla #5 : 14 Eylül 2019, 03:07:39 »
Sonra? Sonra olanlar tam bir zorlama fiyasko. Ulaştırma Bakanlığı haberde bahsi geçen telgrafa olumsuz cevap verir.
Cumhuriyet gazetesinde 6 Kasım tarihinde çıkan haberde, bir gün önce bilgisine müracaat edilen Ulaştırma Bakanı Seyfi Kurtbek’in
    • “Bu, öyle ilgilenecek mühim bir mesele değildir. Her halde izin verilmemesinin bir sebebi vardır. Bu mesele etrafında malûmat almak istiyorsanız, Liman İşleri Dairesine başvurunuz.”
dediği yazar.
Tabii liman dairesi de hiç bir cevap vermez ve haber şu basit görünen anlamlı cümleyle biter: “Gerek Bakanın gerekse Liman dairesinin meseleyi ciddiye almamalarına rağmen, muhakkak olan bir cihet varsa, o da memleketimizden ilk defa tevessül edilen böyle bir seyahate halkın büyük ilgi gösterdiğidir.”
Sinan Everest yılmak istemez ve zamanın Başbakanına aşağıdaki telgrafı gönderir:
“Sayın Adnan Menderes Başbakan
Ankara
Gazetelerde manzurunuz olduğu üzere Beden Terbiyesinin bilhassa yaptırdığı bir kotra ile yalnız olarak Filipin adalarına kadar hem spor yapmak, hem bayrağımızı uğrayacağım limanlarda bu küçük tekne üzerinde dalgalandırmak üzere bir propaganda seyahatine çıkarak Kader adındaki kotra ile İstanbul’dan İzmir’e geldim.
Diğer medenî memleketlerde aynı mahiyetteki emsali spor hareketlerine sık sık rastlanmasına rağmen, memleketimizde ilk defa teşebbüs edilmesi hasebile durumum eldeki mevzuata uymadığından, temin edemediğim liman ve sağlık sertifikaları yüzünden seyahatim akamete uğratılmaktadır.
Gerek devletin bu hususta ihtiyar ettiği, gerek şahsen katıldığım masraf ve fedakârlıkların heder olmasından sarfınazar, yabancı memleketler matbuatına kadar aksetmiş olan teşebbüsün bir formaliteye kurban gitmesi, iç ve dış umumî efkârda nahoş bir tesir yaratacağı kadar dünya çapındaki böyle sportif bir millî propaganda vesilesini de yarıda bırakması itibarile bir günah olacaktır.
Spor severliğinize güvenerek son çare olmak üzere sizden yardım diler, İzmir limanında emirlerinize ümidle müntazır bulunduğumu saygı ile arzederim.”
Tabii bu telgrafa da bir cevap alamaz, çöküş iyice hızlanmaya başlamıştır.
Bu arada Burhan Felek’in “Spor ve Devlet” başlıklı yazısından, Sinan Everest’in Cumhuriyet gazetesine gönderdiği mektuplarında, teknenin daha Marmara Adası’na gelmeden su yapmaya başladığını öğreniyoruz. Ayrıca tekne suyuna da gitmemektedir, Sinan Everest bir an dahi yekeyi bırakmak olanağına sahip değildir. (TA notu: Kader daha yola çıkmadan Sinan Everest ile yapılan bir söyleşiyi aktaran bir haberde söz konusu dümenden kaçma şikayetini okuduğumu hatırlarım.)
Burhan Felek yazısında büyük bir samimiyetle, kendi sporculuğuna ve bilgisine olan güvenle olsa gerek, Sinan Everest’ten devamlı “çocuk” diye bahsetmekte; teknenin tanınmış bir inşaiyeci mühendisin ürünü olmasına rağmen su yapmasını, yavaş giden yapımın zaman baskısı altında hızlandırılmaya çalışıldığını ve yola çıkmakta gecikmemek için de teknenin üstünkörü teslim alındığını belirtiyor. Burhan Felek, günümüz için de geçerli olduğuna inandığım asıl hükmünü ise, aşağıdaki cümlelerinde ve karşılaştırmalarında veriyor ve diyor ki:
    • “Çocuk bir spor seyahatine çıktığını, liman nizamlarının buna tatbik edilemeyeceğini anlatmak istediyse de muvaffak olamadı. Valiye başvurdu. Şimdi valilerin hali malûm. Suya sabuna karışmak istemiyorlar. Nihayet Liman idaresinin bağlı olduğu Ulaştırma Bakanlığına müracaat etti. Oradan da bu seyahate çıkamayacağı cevabını aldı.
Şimdi gel de devletin spor idare edebileceğine inan.
Hangi bir hatayı tashih edelim: Liman nizamları yolcu ve eşya taşıyan teknelerin seyir ve seyahatine aid müsaadeleri verir. Spor teknelerine karışmaz. Bu kadar yarış teknesi denize açılıyor. Hangisi limandan izin alıyor.
Sinanın altındaki tekneye nazaran çok daha çürük ve noksan kayıklarla Karadenize açılan balıkçılara Liman karışıyor mu? Geçenlerde İtalyan sularında yanan “Hülya” (Haşim Mardin’in Rüya yatı olsa gerek, TA) kotrasına nasıl izin verildi? Acaba içinde meşhur Amerikalı iktisadî  kâhyamız (Dünya Bankası başkan yardımcısıydı, TA) Mr. Russel Dorr bulunuyor diye mi ses edilmedi?
Dahası var. Bu teknenin bağlı olduğu liman İstanbuldur ve İstanbul Liman İdaresi spor seyahatlerine çıkmak için Liman İdaresinden, bir müsaade almaya lüzüm olmadığı kanaatindedir. Ama devlet tarafından yaptırılıp Filipine gitmek üzere “Sinan”a verilmiş olan “Kader” adındaki tekne gene devlet tarafından İzmirde durdurulmuştur.
Bizim idarelerimizin bilmedikleri bir şey var. Spor demek ya tabiî kuvvetlerle, ya mesafe veya ağırlıkla, yahud insanla çekişmek demektir.
Suadiye plajına, yüzücülerin uzaklaşmaması için tehlike şamandrası koyarlar, Kilyostan Kınalıadaya veya Kumkapıdan Yalovaya yüzecek olanlara kimse karışmaz. Kalbi zayıf olanlara merdiven çıkmamasını tavsiye derken Uludağa tırmananlara ses etmeyiz. Maraton koşusu insan kuvvetinin son sınırlarına yaklaşır, bazan geçer. Kasığımız açılır diye dolu gaz tenekesini kaldırmazken 100 kiloyu kaldırma denemeleri yaparız.
Sinanın seyahati de böyledir. “Kader” mavna değildir. Yük taşımaz.. Motor değildir yolcu almaz.
Kaderin seyahati Türk inşaiyesiyle, Türk enerjisinin tabiî kuvvetleri, Cenub denizlerini yenmek için elele vermelerinden ibaret bir spor macerasıdır, buna Liman ne karışır, Ulaştırma bakanı ne karışır.
Bütün bunları bizim kadar bilen bir sporcu Başvekilin (Bugün de öyle değil mi?TA) hükümeti devrinde böyle bir müdahaleye karşı ne diyeceğimi şaşırdım. Haniya devlet spor işlerine karışmayacaktı?”
Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 174
Ynt: Kader'in kadersizliği
« Yanıtla #6 : 14 Eylül 2019, 03:10:02 »
Aynı tarihlerde başka haberler de vardır, örneğin çok önemli birisi aşağıdaki gibidir, Cumhuriyet’ten okuyoruz:



Haberin devamı şöyledir:
Sinan Everest bizde böyle olurken, bizde mesele bu safhaları geçirirken aşağıda okuyacağınız Rio de Janeiro telgrafı, bir Fransız sporcusunun buna müşabih bir teşebbüsü hiçbir liman reisinin muhalefetine uğramadan tekmillediğini anlatmaktadır. Telgraf şudur:
Rio de Janeiro 6 (T.H.A.) – Bizzat kendisinin yapmış olduğu ve gene kendi başına idare ettiği sekiz metre uzunluğundaki yelkenlisile, Fransız gemicisi Marcel Barrieaux, tek başına, koca Atlantiği geçerek Janeiro limanına gelmiştir.
Marsilyadan hareket eden Marcel 45 günde Atlantiği aşmıştır.
Fransız gemicisi tek başına yelkenlisile Brezilyaya geldiği için kesif bir halk kütlesi, tarafından büyük tecessüsle (merakla, ilgiyle) karşılanmıştır.
Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 174
Ynt: Kader'in kadersizliği
« Yanıtla #7 : 14 Eylül 2019, 03:12:49 »
Yapılacak hiçbir şey kalmamıştır, kaçınılmaz son gelir ve Kader’in kadersizlik öyküsü yine Cumhuriyet’te çıkan iki kısa haberle noktalanır:

   2 Aralık 1951
Öykünün hazin sonu
   İzmir 1 (T.H.A.) – Filipinlere müteveccihen yola çıkan Sinan Evereste müsaade verilmediğinden Beden Terbiyesi İstanbul Bölgesine teslim ederek (ne teslim edilerek?)İstanbula dönmesi Umum Müdürlükten gelen telgrafla kendisine bildirilmiştir. Buna göre, Kader kotrası İzmir Bölgesine teslim edilecektir.
Ve
10 Aralık 1951
Kader Kotrası İzmir’den ayrılmadı.
İzmir, 9 (Telefonla) – Filipinlere tek başına kotrasile gitmesine müsaade edilmiyen Sinan Everestin kotrasile beraber kaçtığı bir ajans tarafından bildirilmişse de böyle bir hadise yoktur. Kader kotrası limanımızda demirli olduğu gibi, Everest de İzmirdedir ve kaçmak niyeti olmadığını, İstanbula döneceğini söylemiştir.

Daha sonra, 23 Şubat 1952 tarihinde, Cumhuriyet’in bir haberinden Sinan Everest’in Danıştay’da Ulaştırma Bakanlığı aleyhine dava açtığını öğreniyoruz. Haber şu cümleyle kapanmakta: Memleket tarihinde emsaline tesadüf edilmemiş olan bu hadise hakkında Danıştay kararı merakla beklenmektedir.
Sonrası ne oldu, bilinmez. O günü kayıtlarına ulaşmak keşke mümkün olabilse de Danıştay Kararı’nın metnini bulabilsek. Eminim amatör denizcilik tarihimizin ilginç bir belgesi olurdu.

Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 174
Ynt: Kader'in kadersizliği
« Yanıtla #8 : 14 Eylül 2019, 03:14:37 »
Ancak Sinan Everest’in konuyla ilgili olarak verdiği ve aynı haberin devamında yayımlanan demecini okumak ve o günlerle bu günleri kıyaslayarak nelerin değişip değişmediğine bakmanın bütün amatörleri doğrudan ilgilendiren bir ödev olduğuna inanıyorum. Bakalım Sinan Everest örneklerle neler anlatmak istiyor:
Son zamanlarda çok güzel bir eser okudum. (Kon Tiki) heyeti seferiyesinin sergüzeşti... Bundan dört sene evvel bir gün, bir nisan ayı sonlarına doğru, Güney Amerikanın (Peru) sahillerinden, kârıkadîm üzere inşa edilmiş bir sal; üzerinde altı insan ve bir de papağan olduğu halde Pasifik Okyanusuna açılıyor.
Perudaki Hinduların ecdadı olan (İnka) ların bin beş yüz sene evvel kullandıkları salların tipik bir kopyası yapılmış olan bu sal, hattı üstüva memleketlerinin yetiştirdiği şu meşhur (Balsa) tomruklarından yapılmış. İnşasında maden olarak bir çivi dahi kullanılmamış. Yelkeninden dümenine kadar bütün teferruatı eski çağlarda kullanılan öz tabiat malı malzemeden mamul.
Bu sal seferinin müteşebbisi; Amerika sahillerinden binlerce mil ötede Büyük Okyanusun ortasına saçılmış ada gruplarında yaşayan bugünkü Polinezyalıların ecdadının vaktile Perudan buralara göçtüklerini iddia eden Norveçli bir âlim. Eski çağlarda ancak yakın deniz nakliyatında kullanılan böyle bir sal ile bu ecdadın Perudan bu adalara kadar gidebileceklerine ihtimal vermiyerek bu nazariye karşısında dudak büken mesledaşlarına, tezini isbat için bu Norveçli bizzat böyle bir sal seferi tertibliyor. Beraberinde biri İsveçli olmak üzere beş Norveçli arkadaşı daha var. Dünyada emsaline hiç rastlanmamış olan böyle bu teşebbüs, medenî âlemin alâkasını çekiyor. Başta Birleşik Amerika Harbiye Nesareti olmak üzere  İngiltere, Peru, Ekuator hükümetleri elden gelen her türlü kolaylığı gösteriyorlar; hattâ maddî yardımlarda da bulunuyorlar. Meselâ Birleşik Amerika Harbiye Nezareti yiyecek, içecek ve giyecekten tutunuz da, köpek balıklarına karşı kullanılacak müstahzarlara varıncaya kadar ordu, donanma ve hava kuvvetlerinin elinde bulunan tecrübeye değer yenilikleri bu Norveçlinin gözü önüne seriyor ve beğen beğendiğini diyor.
Bizzat Peru hükümeti salın askerî tersanede kurulmasına müsaade ediyor ve yardımcı asker veriyor, daha bunun gibi bir çok kolaylıklar.
Nihayet hazırlıklar ve salın inşası bitiyor. En salahiyetli deniz adamlarından alelade bir seyirciye kadar binlerce insanın, daha sahilden bir kaç yüz mil açılmadan dağılacağına şüphe etmediği bu antika taklidi sal yola çıkıyor. Garibi şu ki, , bu koca salın altı kişiden ibaret mürettebatınıİ sırası ile Zoolog, mühendis, tayyareci telsizci, etnolog ve bir de ressamlıkla iştigal eden bir kaptan teşkil ediyor. Ama hepsi de sportmen ve babayiğit adamlar.
Fakat hepsi de gemici, hepsi de kaptan olsalardı neye yarayacaktı ki?.
Her biri ondört metre boyunda ve insan beli kalınlığındaki dokuz tane ana tomruk üzerine bağlanmış irili ufaklı ağaç ve kamışların teşkil ettiği bu muazzam kütlenin yürüyüş gücü, denizde kendini kaptıracağı (Humbolt) akıntısını ve ancak rüzgarı pupadan almak şartile faydalanacağı büyük bir kare yelkenden ibaret. Bir defa yürümeğe başladı mı durmak, geri dönmek, sağa sola gitmek de yok. Arkasında dümen yerini tutan büyük bir sal küreğinin yardımile 15 derece sağa, 15 derece sola bir dönüş yapabilirse ne mutlu.Tıpkı hafif meyilli bir bayırdan koyverilmiş bir yumurta gibi meylin istikametince gidip duracak. Yüz küsur gün süren hikâyesi üç yüz sahifelik bir kitab teşkil eden, bir çok heyecanlı ve enteresan sahnelerle dolu bu macerayı burada sizlere anlatacak değilim. Yalnız bu eseri okurken, bizim şu Filipin seyahati aklıma geldi. Hani şu mal, can emniyeti, kanun, tüzük falan diyerek İzmirde güdük bıraktıkları seyahat hikayesi.
Bir, Okyanuslarda bütün heybetile sevk ve idareden mahrum, kendi başına dolaşacak olan heyula gibi koca sala karşı, bu kanunların mucidi olan insanların gösterdikleri bu lâkaydiyi düşündüm; bir de tek elin hareketile her türlü manevra kabiliyetindeki küçücük bir kotraya karşı –emniyet bahsinde- bizim duyduğumuz hassasiyeti gözümün önüne getirdim ve doğrusu pes dedim. Biz başka adamlarız vesselam.

Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 174
Ynt: Kader'in kadersizliği
« Yanıtla #9 : 14 Eylül 2019, 03:15:38 »
Kader, 1960’ların sonlarına doğru Burgazada’lı gençlerin elinde yarışlara katılıyor iyi dereceler alıyor. Daha sonrasını ise bilen galiba yok.
Sinan Everest’i tanımış olanlarımızdan birisi, bu derlemeyi mümkün kılan arşiv çalışmasının sahibi Necati Zincirkıran, onu yazısında aşağıdaki gibi anlatıyor:
Bürokrasi kurbanı amatör denizci Sinan Everest:
Denizi karadan seyrede ede derdinden ölüp gitti.
Onu tanıdığımda, 1970’li yıllarda Datça’da bugünkü “Perili köşk” diye bilinen eski ve küçük bir evde kalıyordu.
Bu evin önündeki “Yassı ve Yolluca” adaları ise Güneybatı sahillerimizi dolaşırken denize girmek için mutlaka demirlediğimiz güzel yerlerden biriydi. Şimdi adaların karşısındaki koyda uluslararası bir yelken sporu kuruluşu olan Sunsail’in “yelken okulu” var. Dünyanın dört bir tarafından her yıl onbinlerce meraklı buraya geliyor ve Sunsail Datça okulunda yelken sporunu öğreniyor.
İşadamı Süha Mermerci burada gerçekten örnek bir tesis kurmuş. “Perili Köşk” çok güzel ve şık bir otel oldu. Tesis tümüyle Sunsail’in emrinde ve idaresinde.
Sinan Everest 35 yıl kadar önce oarada sadece küçük bir ev varken gelmiş ve Süha Mermerci’nin izniyle deniz kenarındaki evde kalmaya başlamıştı. Biz de kendisini burada tanımıştık.
Beceri sahibi biriydi. Elinden her iş geliyordu. Palmiyelerden yaptığı güzel bir çardağın altında yaşıyordu. Tavukları, kuşları ve kaplumbağaları vardı .
Tabii bir de köpeği: SERT...
Süha Mermerci: “Bodrum’da yaşayan dostumuz Haşim Birkan vasıtasıyla tanımıştıım onu” diye anlatıyor. “Düzgün, az konuşan, kendi halinde bir insandı. Çok da çalışkandı. Orada epey iş yaptı. Dalarak ve sırtı çekerek balık tutardı. Eski milli futbolcularımızdan olan Haşim Birkan, Sinan Everest için “komple bir sporcudur”  derdi. Adaleli bir vücuda sahipti. Denizin kenarında Datça’da tam üç yıl Robenson hayatı yaşadı. Ama sonra ortadan kayboldu. Bir daha onu hiç görmedim. Yaşasaydı herhalde 100-110 yaşlarında olacaktı.”
Sinan Everestle 1970 lerde Perili Köşk mevkiinde botumu kumsala baştankara ettiğim sırada tanışmıştım.
1951 yılında İzmir Liman Başkanlığı “Kader” isimli yelkenli ile dünya seyahatine çıkmasına izin vermemişti. Sebep: Yeterli teçhizat ve malzemesinin olmayışı!..
Oysa Kader yelkenlisi, Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğünün bütçesinden ödenen para ile o devrin çok ünlü tekne designeri ve inşaîyecisi Mühendis Harun Ülman’a bu amaçla yaptırılmıştı.
Everest’in arkasında Cumhuriyet Gazetesi ve Türkiye Olimpiyad Komitesi Başkanı yazar, Gazeteciler Cemiyeti eski Başkanı Şeyhül Muharririn Burhan Felek vardı. Burhan bey de Sinan gibi Üsküdarlıydı. Ona çok güveniyordu. Çünkü Sinan Everest komple bir atlet ve aletli jimnastik uzmanıydı, aynı zamanda yelkenci....
Dünya seyahatine çıkış izni verilmemesi Sinan Everesti yıkmış, perişan etmişti.
Sadun Boro’da onunla ilgili olarak şöyle diyor: “1960 lı yıllarda Kısmet Salacaktta inşa edilirken bir kaç kez görüşmüştük. Oraya gelip gidiyordu. Bana: “ihtiyaç olursa, ben de katılırım size” demişti. Aslında hata yaptı, çekip gidecekti...”
Sert isimli köpeği ile ortadan kaybolduktan sonra Sinan Everest nereye gitti?.. Bu konuda bir bilgiye ulaşamadık.
Bildiğimiz tek şey, bundan 55 yıl önceki Türk bürokrasisinin deniz aşığı bir “Amatör Denizci”nin dünya denizlerine açılma hevesini nasıl kursağında bıraktığıdır.
Adamcağız, açık denizlere kıyılardan baka, baka ölüp gitti. Halbuki, güneşin doğduğu ve battığı ufuklara yelken basacaktı.. 
Aradan geçen 54 yılda, sporun ne olduğunu tartışamayan ve sadece varsayımlardan yola çıkan bir zihniyet, bunca zaman içinde kaçırılan fırsatları görmedi ve sonunda amatör denizciliğimizi getirip vergiler ve turizmin nimetleri içinde değerlendirmekle amatör denizci topluluğu içinde ayrıcalık yarattı, tekne sahiplerini bayrağından etti. Bu kıskanç zihniyet, insanların denize çıkabilmek hayallerini daha doğmadan boğan kat/yat saplantısı vergilerle tekne üretimini kösteklemeye devam ederek varlığını sürdürürken, gençliğe su sporlarını sevdirmeyi amaçlamış kulüplerimiz, kıyıda bir yer edinebilmek ya da olanı kaptırmamak için binbir tedirginlik içinde savaş veriyorlar.
Yeni başlayacak yılın yaşamlarınıza yepyeni heyecanlar ve mutluluklar getirmesini dilerim; en güzel tekneler ve en güzel seyirler sizlerin olsun değerli amatör denizcilerimiz.
Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Eyüp Oğan

  • *
  • İleti: 563
Ynt: Kader'in kadersizliği
« Yanıtla #10 : 14 Eylül 2019, 10:10:51 »
Okurken içimde kocaman bir buruntu oldu, gözlerim doldu..

Eline sağlık, çok güzel bir paylaşım oldu. Kayda girmesinin de çok önemi var.

Selam ve sevgiler..

Çevrimiçi Hakan Tiryaki

  • *
  • İleti: 2028
  • Hayat suda başladı...
    • Denizci Kahvesi
Ynt: Kader'in kadersizliği
« Yanıtla #11 : 14 Eylül 2019, 11:53:41 »
Of arkadaş ya. Kabaca duymuştum öyküsünü ama okudukça içim karardı. Zor iş ortadoğuda varolmak...

SM-N9000Q cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi

"Clouds and winds and oceans I choose my fate to be...  Whom the sea has taken Never shall be free."

Çevrimdışı Doğan Erbahar

  • *
  • İleti: 569
Ynt: Kader'in kadersizliği
« Yanıtla #12 : 14 Eylül 2019, 13:00:00 »
Çok teşekkürler paylaşım için... Siyasî bir kasıt olmadığı varsayımı ile bakarsak sonuçta hukuk dediğimiz şey bir keyfiyetler bütünü. 70 yıl öncenin hukuku hakkında yorum yapabilecek donanıma sahip değilim ama hepimizin başına gelebiliyor günlük hayatta suya sabuna dokunmadan yaşamaya çalışırken bile. Daha birkaç yıl önce Laura Dekker' ın verdiği hukuk mücadelesi var mesela. Hiçbir zaman kolay olmamış bu işler...
"...parce que je suis heureux en mer et peut-être pour sauver mon ame..." - Bernard Moitessier

Çevrimdışı Ahmet Kabaalioğlu

  • *
  • İleti: 4656
Ynt: Kader'in kadersizliği
« Yanıtla #13 : 17 Eylül 2019, 09:34:16 »
Teşekkürler detaylı paylaşım için. Daha önce bir kısmını dinlemiştim, ama sayenizde detaylı okudum. İlk duyduğum andaki burukluğu tekrar yaşadım. Tekne isimlerinde ki detay çok hoş  , " Kader  ve Kısmet "
S/Y Bidarka / Fatih / İstanbul


"Son Denk Kayıkçısının Hatırasına"


https://sondenkkayikcisi.blogspot.com/