Gönderen Konu: Samos'un çevresini dönüp gelmek  (Okunma sayısı 1320 defa)

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 229
Samos'un çevresini dönüp gelmek
« : 23 Temmuz 2019, 17:44:36 »
Haziran sonunda çıktığım Hisarönü koylarını içine alan seyirden Temmuzun ilk haftasında döndüm. Bir haftalık bir aradan sonra bu sefer Çeşme çıkışlı yeni bir seyahate başladık. İlk tekne 46 ayak idi, ardından çıktığımız tekne ise 45 ayak. Ayak denince de bir garip oldu. Feet desek, o da içime sinmiyor, 15 metre civarı diyelim işte. Vay arkadaş lükse alışırsa bu beden işimiz var demektir. Mikrodalgalı, bulaşık makineli, her bir şeyi uzaktan kumandalı sefineler bizi bozmasın Poseydon amca?

Samos çevresinde genişçe bir daire çizmek

Bu seyahat biraz “gör totom yolları” seyahati olacak. Kısa ve öz. Kısalık dediysek zaman olarak kısalık, yoksa yol olarak ciddi bir uzunlukta. Çeşme’den çıkıp, Sakız adasına, Fourni kanalından geçerek Fourni adasına, oradan Patmos’a, Arki’ye, Samos’a, Dilek boğazından ülkemiz kıyılarına, Sakız’a ve gene Çeşme’ye. Samos çevresinde batıdan doğuya genişçe bir daire çizeceğiz yani. Tüm bu yolu da 5 günde filan yapacağız. Aslında bu yazıda güncel seyahat bilgileri, rakamları filan da vereyim, uzun süredir gezi yazısı yazmadığımızdan biraz dolanıp nefes de alalım istiyorum. Hafif bilgilendirici, şamatalı, biz bize, rahat bir yazı olabilir, papyon veya frakla dergiyi okuyanlar hemen diğer bölümlere geçebilir. Yeri gelir aynı şort tişörtle iki üç gün bile geçirebiliriz. Dergiyi açık havada okumanız menfaatiniz ve burnunuz icabıdır.



Evimiz gibi hissettiğimiz Çeşme Marina’dan 1 Temmuz öğleden sonrasında ayrılıyoruz. Çıkışı Pianura Marine acentesiyle yaptık. Onur bey ve Canan hanımın her zamanki hızlı ve güvenilir hizmetleri yine en büyük yardımcımız. Transitlog fiyatları her sene arttığı için, toplam ücret bir önceki yıldan hep daha yukarıda oluyor. Tekneyle yurt dışına çıkışlarda ödenen rakamlar, hem bizim tarafı hem Yunan tarafını da eklerseniz, gittikçe küçük bir servete dönmeye başladı.

Kısa bir yolculuğun ardından Sakız limanına giriyoruz. Yunanistan’a girişi acentesiz halledeceğiz. Sakız ve Samos girişlerinde iki ayrı yol izliyorum. Genelde Samos girişlerinde acente kullanmak, eğer aceleniz varsa daha mantıklı. Samos polisinin suratsızlığı ve tersliği de bunda rol oynuyor tabi. Pasaport girişini yapacağınız kulübelerde sürekli polis bulunmuyor. Ya o anı denk getireceksiniz ya da iç taraflardaki asıl polis merkezine gidip resmi giriş peşinde helak olacaksınız. Bir misafirimin pasaportunda Makedonya girişi var diye kısa süreli bir arıza bile çıkarmışlardı. Sakız öyle değil. Bir kere tüm görevliler yardımcı olma peşinde. Sakız liman başkanlığı ve gümrük binaları birbirine yakın. Feribot kalabalığı filan yoksa 15-20 dakika içinde işiniz bitiyor. Samos’ta, hele marinada yani şehre uzaksanız giriş ve çıkış saatler sürebiliyor. Liman başkanlığına 15, transitlog ve girişler için de gümrüğe 30 euro ödeyince iş biterdi eskiden. Fakat bu sene Yunanistan Tapei diye bir vergi çıkarmış ki akıllara zarar. 12 metreye kadar 33 euro, üzeri teknelerde her metre başına 8 euro! Manyakça bir rakam. Çünkü bu ödeme “aylık” efendim. Aylık derken “bir aylık” değil, takvim ayı. Pek anlamadınız değil mi, şöyle açıklayayım, ayın son günü girdiniz, bu vergiyi ödediniz yeni aya girdiniz, bir kaç gün içinde yeni ay için de ödeme yapacaksınız. 4 gün içinde iki aylık ödeme yani! Tekne büyük olunca bize de aylık 108 euro gibi bir rakamı layık gördüler. Tam rezalet. Eğer tarihi geçirirseniz ya da bir şey olmaz diye bir Yunan koyunda kaçak gecelemeye kalkarsanız cezaları da can acıtıcı, bilginize. Üstelik bu uygulama sadece yabancı teknelere de değilmiş, kendi vatandaşlarından da aynı paraları alıyorlarmış. Bizim devlet duymasın aman. Oh mis gibi bir vergi geliri diye anında getirir bu uygulamayı, aramızda kalsın.

Unutmadan. Sakız liman başkanlığında, koridordaki duvarda, muhtemelen gözden kaçıracağınız bir detay var. Türklerin Sakız katliamını konu alan meşhur tablonun küçük bir kopyasını asmışlar duvara. Dikkat etmezseniz fark etmeniz zor. Görmedik sanma komşu. Güleryüz müleryüz diyoruz da, için için oradan da saplıyorsun çakıyı, yemezler. Adı geçen tabloyu geçmiş sayılarda tanıtmıştık. Yunanlıların Tripoliçe’de yaptıkları katliamdan bir yıl sonrayı tasvir ediyordu hatırlarsınız. Cinliğe gerek yok. Ege’de dostluk elbet bir gün kazanacak ama böyle cinliklerin bitmesi lazım önce.

Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 229
Ynt: Samos'un çevresini dönüp gelmek
« Yanıtla #1 : 23 Temmuz 2019, 17:49:11 »
Lagada

İşlemler bitince, hava kararmadan Sakız limanından Lagada köyüne doğru yola çıktık. Gün batarken Nostos restoranın masalarından birine dört kafadar demir attık. Tekne sahibi arkadaşımız Hasan, Uygar, Serhan ve bendeniz cennet kuşu. Teknemiz de Silence isminde güzel bir kız. Bazen hanımlar olmadan böyle çıkılan seyahatler enfes oluyor, yine aramızda kalsın. Dandun, bol şamatalı, aman hanımefendi ne der stresi olmadan, kaba saba, asker muhabbeti şeklinde. Hediyelikçileri, takıcıları gezme stresi de yok, oh. Ay yoruldum, daha gelmedik mi, ben bi fena oluyorum ayollar filan da yok. Akşam havuzlukta uyuyakaldığın tişört ve şortla sabah uyanıp denize atlayınca, biz salak-saftorik erkekler mutlu oluyoruz işte. Kalk yerine yat, ay o şortla bi de yatağa mı yatacaksınlar filan da yok. Basit, düz, direkt saçma ama sokak çocuğu stili. Ya da belki de hanımlar bizi arasıra “kendimizi özgür sanıp da mutlu olalım” diye bilerek böyle gezilere yolluyorlardır. Vay anasını, hiç böyle düşünmemiştim! Yoksa!!!!

Eskiden Lagada’da herkes Passas restorandan bahseder, oraya giderdi. Son senelerde ne olduysa köşedeki Nostos restoran çok daha popüler hale geldi. Fiyat ve güler yüz olarak sanırım bir kaç tık öne geçtiler. Bol kakara kikirili, aman ne kadar da özgürüz huleynnn saçmalıklı, beşinci sınıf kötü esprilerimizi savurduğumuz, neredeyse zzztt Erenköy seviyesinde bile çok fena eğlendiğimiz, hanımlar olsa bu kadar rahat olamazdık, vurduk masaya biz gidiyoruz dedik, tek kelime edemediler, ne kadar da taş fırınız, Allah canımızı almasın konulu ruh halimizle geceyi sonlandırıp tekneye geçiyoruz. Bol meze ve deniz ürünlü ve 4 adet 20 ‘lik uzo içilen masaya gelen hesap 64 euro. Balık almıyoruz, hep meze kafasındayız. Kenara kaydedelim. Masadaki herkes mühendis-mimar olunca illa yol boyu karşılaştırmalı maliyetler de geyik konusu olacaktır. Sakız’da hep Kazanisto marka uzo söylüyoruz. Diğer adalarda yok. 20 lik şişeleri boşalınca hemen atmayın, yanınıza alın. Kapağı açınca ağız kısmının çok güzel dizayn edildiğini göreceksiniz. Zeytinyağı, sirke vs koymak için harika şişeler.

Lagada’da Temmuz ayında geceleyen tekne sayısı rakamla 1, yazıyla “bir”... O da biz! Sakız liman içinde de demirli ziyaretçi tekne sayısı 2 ya da 3 idi! Akşamüstü restoran ve cafeler boştu. Ara sıra yemek yediğimiz köşe konumda, Bosphorus muydu neydi, bir restoran vardı, kapanmış! Dükkan boşaltılmış. Sakız kordonunda, ki en çok işleyen bölge, kiralık dükkanlar vardı. Sakız’a ve Sakız turizmine bir şeyler oluyor. Ya da belki de adanın en büyük gelir kaynağı olan “bizlere” bir şeyler oluyordur. Durum sadece Sakız’a mı özgü, bilemiyoruz, ileride bu konuya gene geleceğiz.

2 Temmuz. Lagada’da sabah. Korna çalarak geçen kamyonetli manav, köyün sessizliğini yırtıyor. Köyün sabah nüfusu tamamen 60 yaş ve üzeri. Sabah yürüyüşünde her gelişimizde mutlaka yoldan çeviren teyze gene bizi yakalıyor. Bir yandan dükkanı süpürüp, cafeyi açıyor, bir yandan da bizim gibi geçenleri çay var diyerek oturtuyor. Waffle yapan cafe işte, giderseniz teyzeyi görürsünüz. Dere ve üzerindeki şirin köprüyü gene dayanamayıp fotoğraflıyoruz. Arkadaki fırından gene bir kaç lokma bir şey alarak teknede kahvaltıya oturuyoruz. Köyün deniz kenarındaki ekabir marketçisi gene açmamış dükkanı. Kafasına göre açıyor. Lagada Ege’nin bu bölgesinde tüm sessiz ve sakinliğini koruyan tek yer herhalde. Bozmuyorlar arkadaş, insan delleniyor.

Son paragrafta ne çok “gene” kullandım farkında mısınız? Gene, hep gene, her sene gene, çünkü hep aynı, hiç bir şey değişmiyor, bozulmuyor. Değişmeyen yere niye sürekli gelir insan, değişmediğini bile bile? Çünkü şu hızla akıp giden ömürde insan geçmişini sürekli özlüyor. Çocukluğunu, gençliğini, huzuru, sakinliği, dingin ve barış dolu sessizliği, masumiyeti. Niye sürekli, aynı yerlere gidiyorsun diyorlar ya bazıları. Gitmek zorundayım. Vita tenekelerinde çiçek yetiştiren ninemi görebilmek ihtimali belki de beni çeken, sizi çeken. Ya da denizden gidilebilen, bağlanır bağlanmaz yanına gelip para isteyen çakal limancıların olmadığı, kazıkçı restoranların “buyrun, buyrun!” çekmediği sakin bir yere kış boyu duyulan özlem belki de. Ne bileyim anasını satayım.

Buranın huzurunun bozulduğunu bir kere gördüm. 1 Mayıs 2017 ya da 2018, emin olamadım şimdi. Miranda’cığımla Lagada’da rıhtıma aborda olmuşuz. Yerli halk tıklım tıklım doldurmuş köyü. Restoranlar cafeler her yer Yunanlılarla dolu. Sanırım 1 Mayıs tatil diye, akın akın geliyorlar. Dere tarafında kıçtan kara büyücek bir yelkenli ve aborda olmuş Miranda’dan başka tekne yok. Birden kocaman bir motoryat girdi koya. Tekne sahibi yanında pek genç ve güzel bir hanımla tekneyi kullanıyor, kaptanı olduğunu düşündüğüm bir adam da usturmaçaları filan indiriyor. Bir tur atıp büyük yelkenlinin yanına kıçtan kara olacaklar, fakat bir sıkıntı var, zira bu koya göre biraz hızlılar.  Motoryatın kaldırdığı dalga önce Miranda’ya yandan vuruyor, sallamaya başlıyor. Kıyıya oturup ayaklarımla Miranda’yı betondan uzak tutmaya çalışıyorum. Fakat öbür yelkenli o kadar şanslı değil. Kıç tarafını betona şiddetlice vuruyor. Yelkenli sahipleri restoranın birinden kalkıp geliyorlar, motoryat ve yelkenli ahalisi arasında arbede çıkıyor. Yemek yiyen, tatilini geçiren yüzlerce insanın seyrettiği bir hengame. Üç tekne var koyda, üçümüz de Türk bayraklıyız, ikisi birbirine girmiş, kavga kıyamet. Neyse, tatsız bir gündü. Polis filan da geldi sonra. Üzücü ve elbette utandırıcı bir durum.
Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 229
Ynt: Samos'un çevresini dönüp gelmek
« Yanıtla #2 : 23 Temmuz 2019, 17:50:33 »
Kahvaltıdan sonra Samos’a doğru yola çıkacağız. Hava sakin olacak. Yolumuz uzun. Teknemiz hızlı, hava kararmadan gireriz diye düşünüyoruz. Ekipten herkes teknenin bir köşesinde telefonla konuşuyor. Sabah sabah niye hazırol vaziyette telefonla konuştuklarını anlayamıyorum. Tabi hayatım, elbette tatlım, e heralde aşkım, hiç öyle şeyler yapar mıyım, e ama aşk olsun bitanemler havada uçuşuyor. Alayı kılıbık! Ben gayet soğukkanlı ve kendimden emin biçimde mesajlarımı okuyorum. Eşimin bir tarzı vardır. Telefona yazdığı her bir harf Voodoo iğnesi etkisi yaptığından bana olan söylemlerinde mesaj kullanır. Ciddi de acıtır yani, içimdeki morluğu günler boyu geçmez. Hepsi fırçalarını yiyerek telefonlarını kapattı. Eski kafalı bunlar, hala azar işitiyorlar. Teknoloji çağındayız, mesaj diye bir şey var!

Serhan soran gözlerle bana bakıyor. Evi aramayacak mısın gibilerden. Sever beni, benim için kaygılanıyor, canım dostum benim. Gayet cool biçimde yarım ağızla gülümsüyorum. Ben siz miyim arkadaşım!

Çapayı alıyoruz. Lagada çıkışındaki balık çiftliğinin yanından geçerek, Sakız kıyılarını takiben  rotayı güneye çeviriyoruz. Sakız da güzel ada, şimdi Zeusu var, doğruya doğru yani. Şu Samos yazılarını bitirebilirsem belki Sakız tefrikasına başlarım. Malum bu ada da 12 İyon kentinden biri. O da bir 5 sene sürse, zaten o yaştan sonra ne adaların adını aklımda tutabilirim, ne de ismimi hatırlarım. En güzel zamanlar. Rüzgar “altını” tutamıyorsun filan, oh ne rahatlık, sen sağ ben selamet.

Kuşadası körfezine çıkınca Serhan tutturdu niye hep Dilek boğazından gidiyoruz, şu karşıdan gitsek ya bu sefer de diye. İki kere Fourni kanalından geçtim, ikisi de geceydi ve ikisinde de sıfır hava vardı. İçeride kimse uyuyamamıştı solugandan. Sıfır havada bile perişan olmuştuk. Anlattım, dil döktüm, sakat yerler, boşverin, biz yine gidelim paşa paşa Dilek boğazından diye ama bana güldüler filan, dinlemediler. Akşamüstüne doğru, 5-6 saat sonra ise ben onlara gülüyordum. Sancaktan vuran sert ve dik dalgalarla yuvarlanırken. Hafif hava diye çıktık, inceden dayağımızı yedik. Bahaneyle ben de Samos’un hiç gündüz görmediğim en batı ucunu, sarp kayalarını, yarlarını ve tepelerdeki ulaşımı zor batı köylerini gördüm.

Program değişti haliyle. Pitagorion’dan Samos’a giriş yaparız derken ilk durak Fourni adasının limanı olacak artık. Şikayetçi değilim. Neticede paşa gönlümüz nereye isterse oraya gidiyoruz, ne gam ne tasa. Bir tek işte mesajlar filan var, o kadarcık sıkıntı her zaman olur, kaçış yok. İleride Fourni adasından devam ederiz.

(Fotoğraf yüklemede sorun yaşayınca sadece metin kaldı. :) Selamlar sevgiler)
Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Ahmet Erdemir

  • *
  • İleti: 1
Ynt: Samos'un çevresini dönüp gelmek
« Yanıtla #3 : 24 Temmuz 2019, 16:25:09 »
Çetin Kaptanım, bu harika yazı dizisi için teşekkür ederim.

Dediğiniz gibi;
''Eskiden Lagada’da herkes Passas restorandan bahseder, oraya giderdi. Son senelerde ne olduysa köşedeki Nostos restoran çok daha popüler hale geldi. ''
Bu tespitinizin cevabı Ayhan Sicimoğlu'nun Nostos'u bir programında tanıtması ve Yunanda en iyi ahtapot ızgarayı yediğini söylemesi.
Bence de Nostos bir kaç gömlek üstün diğerinden.

Çevrimdışı Mücahit Karabaş

  • Donatan Temsilcileri
  • *
  • İleti: 955
Ynt: Samos'un çevresini dönüp gelmek
« Yanıtla #4 : 24 Temmuz 2019, 20:57:16 »
Lagada


2 Temmuz. Lagada’da sabah. Korna çalarak geçen kamyonetli manav, köyün sessizliğini yırtıyor. Köyün sabah nüfusu tamamen 60 yaş ve üzeri. Sabah yürüyüşünde her gelişimizde mutlaka yoldan çeviren teyze gene bizi yakalıyor. Bir yandan dükkanı süpürüp, cafeyi açıyor, bir yandan da bizim gibi geçenleri çay var diyerek oturtuyor. Waffle yapan cafe işte, giderseniz teyzeyi görürsünüz. Dere ve üzerindeki şirin köprüyü gene dayanamayıp fotoğraflıyoruz. Arkadaki fırından gene bir kaç lokma bir şey alarak teknede kahvaltıya oturuyoruz. Köyün deniz kenarındaki ekabir marketçisi gene açmamış dükkanı. Kafasına göre açıyor. Lagada Ege’nin bu bölgesinde tüm sessiz ve sakinliğini koruyan tek yer herhalde. Bozmuyorlar arkadaş, insan delleniyor.

Çok güzel anlatım. Bu sahneler gözümde sanki ben yaşamışım gibi canlandı. Öyleki, bir gün oraya gidip aynı yeri ve kişileri görebilirsem, dejavu olmuşum gibi hissedebilirim. Hatta bir köşede saklanıp etrafı gözleyen ekabir marketçi bile şaşırıp gene Çetin Kent gelmiş diye bizi karıştırabilir :D

Çevrimdışı Serkan Güvenen

  • *
  • İleti: 988
Ynt: Samos'un çevresini dönüp gelmek
« Yanıtla #5 : 25 Temmuz 2019, 08:31:49 »
Çetin reisim ,

Nefis bir anlatım teşekkürler

Çevrimdışı Derya Yenigun

  • *
  • İleti: 69
Ynt: Samos'un çevresini dönüp gelmek
« Yanıtla #6 : 25 Temmuz 2019, 09:23:02 »
Çetin Kaptanım, bu harika yazı dizisi için teşekkür ederim.

Dediğiniz gibi;
''Eskiden Lagada’da herkes Passas restorandan bahseder, oraya giderdi. Son senelerde ne olduysa köşedeki Nostos restoran çok daha popüler hale geldi. ''
Bu tespitinizin cevabı Ayhan Sicimoğlu'nun Nostos'u bir programında tanıtması ve Yunanda en iyi ahtapot ızgarayı yediğini söylemesi.
Bence de Nostos bir kaç gömlek üstün diğerinden.

Hardallı midyesi müthiştir  ;)

Çevrimdışı Onur Uzbaşaran

  • *
  • İleti: 26
Ynt: Samos'un çevresini dönüp gelmek
« Yanıtla #7 : 25 Temmuz 2019, 12:48:04 »
Takipteyim Çetin Abi.  ;)

İleriki seyahatler için notlarımı alıyorum...

Çevrimdışı Ahmet Kabaalioğlu

  • *
  • İleti: 4998
Ynt: Samos'un çevresini dönüp gelmek
« Yanıtla #8 : 25 Temmuz 2019, 13:47:41 »
Tekne de okumak için saklıyorum , elinize sağlık.
S/Y Bidarka / Fatih / İstanbul


"Son Denk Kayıkçısının Hatırasına"


https://sondenkkayikcisi.blogspot.com/

Çevrimdışı Kemal Gündüz

  • *
  • İleti: 889
  • Selamlar
Ynt: Samos'un çevresini dönüp gelmek
« Yanıtla #9 : 25 Temmuz 2019, 18:16:13 »
Kaleminize sağlık. Arayı çok uzatmayın


Tapatalk kullanarak iPhone aracılığıyla gönderildi

serdar çırak

  • Ziyaretçi
Ynt: Samos'un çevresini dönüp gelmek
« Yanıtla #10 : 25 Temmuz 2019, 21:25:48 »
Lagada ya gidip,Nostos da ahtapot yemek farz oldu..:)

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 229
Ynt: Samos'un çevresini dönüp gelmek
« Yanıtla #11 : 18 Ağustos 2019, 00:09:15 »
Furni mi o?

Furni ana limana yaklaşıyoruz. Yakınına gelene dek kendini göstermeyen limanlardan bu da. Sabah çıktığımız yolu gün batımına yakın bitirmek üzereyiz. Dalga ve rüzgar biraz abartılı. Geçen bölümde anlattığım şen şakrak hava halen teknede hakim durumda ve dolayısıyla fazla gevşeğiz. Ne usturmaçalara bakan var ne halat hazırlığı yapan. Başta kendim olmak üzere tam bir rehavet seyrindeyiz; şu da bir gerçek ki, acayip ihtiyacımız varmış böyle bir hayata. Tekne tam bir saldım çayıra gezisi yapıyor. Bir gün önce yüksek havada Sakız limanına tek seferde aborda olamamışız ve fakat bundan da ders almamışız, yine çok kısa koltuk halatlarıyla zor bir manevra daha yapıyoruz. Silence, koca bordasını rüzgara gösterdikçe strafor gibi betondan uzaklaşıyor, kerata. Şakacı kız, o da bizle oyun oynuyor.

Yine bir kaç git gelden sonra aborda oluyoruz. Hallberg Rassy’li bir gezgin çift yardımcı oluyor, halatımızı alıyorlar, sağolsunlar. Kimbilir neler düşünüyorlar hakkımızda. Teşekkür mahiyetinde bir meyve tabağı hazırlayıp üzerine kahve serpiyoruz ve hem Hallberg’e hem de Rassy’e götürüyoruz. “İyi bu acemilikle buralara kadar gelmişsiniz” bakışları var adamcağızda, biz de adamı bozmuyoruz, Can babanın dediğini uyguluyoruz, ne kadar rezil olursak o kadar iyi. Sidikli kontes şiirinin figüranlarıyız anasını satayım. Kimseye de zararımız yok Halbergçi amca! Sizin kuzey memleketleri iyi tabii, her şey düzen içinde, hayat gailesi “kararında”, suç oranları diplerde, gelecek endişeniz yok, güvenlik had safhada, oh ne viking hayatlar! İnandığın Valhala seni inandırsın... ya da... aman ne düşünürsen düşün be ya, sanki umurumuzda. Özgürüz biz! (Yani hanımlar izin verdiği ölçüde. Çok da yüksek sesle dile getirmeyelim de, çok da şey olmasın yani, neme lazım)

Furni şehri nedense minik bir Lipsi limanı gibi geldi bana. Onun, nasıl derler, “zoom yapılmışı”. Beton iskeleden binalara bakış sanki tablet ekranındaki Lipsi manzarasını iki parmakla büyütmüşsün şeklinde. Yolda gelirken Hasan’la Uygar’ın matrak bir anısını dinledim de oradan geldi aklıma. Sakız’da araba kiralamış bu iki kafadar, Hasan arabayı kullanıyor, Uygar da yan koltuktan ada haritasını inceleyerek ona yol tarif ediyor. Dar bir yol kesimine girdiklerinde Uygar iki parmağıyla kağıdın üzerinden haritayı büyütmeye çalışırkeeen, Hasan bunu farkediyor!!!!! Uygar’a verdiğim söze bağlı kalarak kimseye söylemiyorum. Aramızda kalsın. Biriniz gider bir yerde yayınlar da tüm Türkiye’nin kulağına gider filan. Aman ha!

Furni (ya da Fourni, şu isimlendirme konusu gene canımı sıkmaya başladı, bir öyle bir böyle diyoruz, artık kusura bakmayın) ağacı seyrek, boz bir ada. Daha doğrusu adalar silsilesi. Bir sürü irili ufaklı kara parçasından ve girintiden oluşuyor. Denizi ve havası daha önce de belirttiğim gibi sert. Sosyal medyada Furni boğazından geçeceğimi yazdığımda “adı batsın o boğazın” tepkileri geldi ki, haklılar. Buradan fışkıran rüzgar ve denizler öğleden sonraları taa Patmos’a kadar iniyor. Aşağı inerken filan neyse de kuzeye çıkarken büyük dert.

Güneş batmak üzere. Vakt-i kerahet. Turuncular, pembeler ve kırmızılar karışımında bir gün batımı bize göz kırpıyor. Çevremizde “minik tefek” balıkçı kayıkları. Bol renkli, büyümüş de küçülmüş karakterli, Ege emekçileri. Yolun karşısına geçip hangi restorana otursak derken bir binanın ikinci katındaki balkondan bize sesleniyorlar. Üniformalı esmerce bir Yunan polisi “evrağınızı alıp buraya gelin” demez mi! Haydi buyurun bakalım. Gerilmeye gerek yok, zira evrak konusunda bir sıkıntı namevcut, gerginliğimiz restorana geç kalmaktan! Hasan tekneden kağıtları alıp geliyor ve ikinci kata çıkıyoruz.
Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 229
Ynt: Samos'un çevresini dönüp gelmek
« Yanıtla #12 : 18 Ağustos 2019, 00:16:29 »
Polis ve biz, kan ve gül, gülle diken, sevgimle sen

Biz gençken böyle bir şarkı vardı, başlığı atarken o geldi aklıma. Furni’de İskender Doğan zamanlar. 70’li yıllar ne garipti ya. Siyah beyaz televizyonda döndüre döndüre aynı sanatçılar çıkardı. Sunucular her defasında müzik çalışmaları nasıl gidiyor diye sorardı, onlar da her defasında “çok yoğun, müzikle iç içe bir hayat, bizi biliyorsunuz, hep müzik, hep” gibilerden konuşup, senelerce “hep aynı” şarkıları söylerlerdi. Cantekin,  Ersan Erdura, Nil Burak, Salim Dündar, Selçuk Ural, Atilla Atasoy falan, hey gidi hey, yaşımız çıktı meydaane! Yaşayanlara uzun ömür, gidenlere rahmet dileyelim.

Liman polisinin daracık odasına girdik. Delikanlı polis nispeten güler yüzlü de, oturan hanım abla polis iyice asık surat. Koca bir fotokopi makinesinin ardında yüzümüze bile bakmadan delikanlı polise talimatlar veriyor, bilmediğimiz bir lisanda. (Elbette Yunanca da, ben pek muhatap olmak istemiyorum) Çocukcağız yardımcı olmak için çabaladıkça, bozuyor garibimi. Hatta sırf sıcaklık olsun diye hangi restoranı tavsiye edersiniz dedim, tam çocuk cevap verecek, biz tavsiye edemeyiz diye kestirip attı! Zaten hepi topu iki restoran üç kafe var anasını satayım. Bu ne efaristo şiddet, bu ne parakalo celal! Serhan’la birlikte aşağı indik. Hasan ve Uygar polislerin yanında kaldılar. Prosedürü elbet biliyorum da, yine de hafiften tedirginim. Bazı dostlarımın pek de önemsemediği ama bencileyin düztabanın başına hep gelen bir çok polisiye olaydan biri, yine olabilir. Transit log aldınız ya, hani biz Sakız’dan almıştık, hah, işte ona nereye gittiğinizi yazdırıyorsunuz. Örneğin bu durumda biz Sakızdan giriş yapıp Samos’a gidiyoruz demiştik, oraya da öyle yazdılar. Fakaaaat ya yolda fikir değiştirirseniz? Ta ta ta taaaa! Evet, bakın, Samos’a değil de Furni’ye geldiniz! Şimdi fotokopi makinesi ardındaki hatun polis abla ya arıza çıkarırsa! Olmaz olmaz demeyin, olur, oluverir.

Pire’den Teos’a tekne getiriyorum. Dört beş sene evvel. Pire’den başlayıp Yunanı Sakız’dan terkedeceğiz diye yazdırmışız transit loga. Yolda gene esti kafalara Samos’a geldik. Karlovasi limanına aborda olduk, pek terso bir liman polisi tutturdu “burada Sakız yazıyor neden Samos’a geldiniz!” diye. Göndermeye uğraşıyor, ne ciddi laftan anlıyor, ne espriden. Yahu arkadaş Şengen vizemiz var, en resmisinden yasal girişimizi de yapmışız, taş gibi, derdin ne? Kalamazsınız burada diyor, çıkardım beş altı tane mazot bidonu, koydum rıhtıma, mazotum yok dedim. Burada istasyon yok dedi, taksiyle gider alırım dedim, didiştik. Ne dese beğenirsiniz, taksiler bunları almazmış, kirletirmiş arabalarını! Ya sabır, ya kalimera! Ofisinin önünde resmi plakalı kamyoneti vardı, o zaman sen götür bizi benzinliğe dedim, resmi araç bu olmaz dedi pişkince sırıtarak. Son model gıcır gıcır bir Mercedes taksi bulduk, bidonlar için 4-5 euro fark alırım dedi taksici, canımıza minnet, gittik paşa paşa mazotumuzu aldık geldik. Polisin mesaisi bitti herhalde, yok ortalarda. Ya da bir yerde gizlenip bizi dikizliyordur. Gece orada kaldık, sabah da Vathi limanından çıkışımızı alıp Teosa geçtik. Gayet nazik ve efendi Vathi polisinin aklına gelmedi mi sanki niye buraya geldiniz demek. Biliyoruz ki bu liman işleri, memurların o anki ruh durumuna ya da genel gıcıklık durumuna göre değişiyor.
Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 229
Ynt: Samos'un çevresini dönüp gelmek
« Yanıtla #13 : 18 Ağustos 2019, 00:23:00 »
Hasan ve Uygar’ı da aşağıdan görebileceğimiz açıda bir duvarın üzerine oturduk. Dakikalar geçiyor, onlar hala ofiste. Odanın içinde delikanlı polis bir şeyler için koşuşturuyor, bizimkiler polislere bir şeyler anlatıyor, ben de aşağıda Serhan’a neler olabileceğine dair ihtimalleri sıralıyorum. En kötü Samos’a gidin derler ne yapayım yani! Uzun bir süre sonra Hasanlar aşağı iniyor ve gerçeği öğreniyoruz: Fotokopi makinesi bozulmuş meğer! Boşuna ecel teri dökmüşüm aşağıda iyi mi! Hadi öldük açlıktan, oturalım bir yere anasını satayım!

İki restoran var demiştik ya, ikisi de salaş, ikisi de oturulası. Denizden bakınca soldaki restoranın sahibi, Türkçe, arkadaş markadaş şeklinde girdi olaya. Kendi teknesiyle tuttuğu balıkların reklamını yapıyor. Bir de öbürüne bakalım dedik; diğer restoran azıcık daha derli toplu gözükmesine ve tam oturmaya karar vermiş olmamıza rağmen, son anda ahtapot olmadığını öğrenince fırladık gittik yarım yamalak Türkçeli amcanın restoranına. Geçen bölümde dediğimiz gibi konseptimiz balık olmaması, gerisi kamyonla deniz mahsulü ve dökme meze serbestiyetinde.

Bir gece önce Lagada limandaki Nostos restoranı kadar lezzetli olmasa da hemen hemen aynı miktar yemek ve içeceğe 72 euro ödedik. Güneye indikçe pahalanıyor menü. Restoran sahibi her sene aralık ayında İzmir, Konak’ta bir otele yerleşir ve kordonda gün batımına karşı rakı içermiş, İzmir’i çok severmiş.

Yine ne çok detaya girdim yarabbim, 70li yıllar pop müziği ne abi! Bir de kordonda gün batımına karşı rakı içmeler filan. Bitmez bu yazı, çok yan yollara sapıyoruz.

Yemekte tayfa benle dalga geçiyor. Çok pimpirikliymişim, sahil güvenlik ve liman polislerini çok kafaya takıyormuşum. Yahu arkadaş, ben her iki ülkede de üniformalı görevliler tarafından kaç kere yakın temas yaşadım, bilmiyor musunuz! Kazanisto bu adada yok, mavi Barbayanni kafasında keratalar. Benden küçükler diye haydi bir şey demiyorum ya, neyse. Transit loga taktılar şimdi de. Oraya yazılanların önemi yokmuş, liman isimlerinin yazılmasına niye o kadar takıyormuşum, “tey Allahım!”

Geçen sene Sakız limanından giriş yaptım. Mirandacımla. (Bu arada bu yazı yazılırken Miranda’yı yeni sahiplerine teslim ettim. Bir süre teknesizim, teselli için davet edecek olanlara duyurulur) Kısa süreli geldik, başka bir adaya filan da gitmeyeceğiz, dolayısıyla transit logdaki “gideceği liman:” kısmı boş. Gene Lagada magada derken, haydi dedik şu Koyun adalarına, Inousses dedikleri hani, gidelim. Sakız’ın bir mahallesi gibi malumunuz, elini uzatsan dokunursun. Yaz başı, her yer bomboş, betona aborda olduk. Klasik ritüel, restoran bakınırken, yine resmi plakalı kamyonetli bir delikanlı polis çıkageldi. Evrağı alın ofise gelin! Fesuphanezeus! Limanın bitiminde ağaçlık bir girintide konteynerımsı bir barakanın içinde iki polis bizi bekliyor, vardık yanlarına. “Transit logda gideceği liman niye boş” diye başladı bunlar. “Yahu Sakız’dan bir yere gitmeyeceğiz ki” diyorum, “burası başka yer değil mi” diye çıkışıyorlar. Lan ben ne bileyim el kadar adanıza bu kadar toz kondurmadığınızı! Ha Sakız adası ha Koyun adası benim için. Adam büyük bir ciddiyetle transit logdaki bölümün altına “Koyun adasından Sakıza gidecektir” ibaresini ekledi! ”Yukarıda boş olan kısma da Sakıza gidince polise söyleyin Koyun adasına gidecektir yazsın” diye de tembihledi. Aşıklar arasında mektup taşıyan küçük çocuğuz sanki anasını satayım, muameleye bak. “Ha bir daha da aborda olursanız üç teknelik liman parası alırım, kıçtan kara olmadınız, dua edin sezon başı, haydi bir şey demiyorum” diye de kıyak yapıyor kerata. Hep mi bana denk gelir bu üniformalı anıları, bilemiyorum. Kapıdan çıkarken “Clark Kent’le bir akrabalık var mı” diye sormaz mı bir de! Aklınca bana sıcak yapacak. “Amca oğlu ama ailede pek sevmeyiz” dedim, neden diye sorduğunda, arkamdan kapıyı kapatmadan önce “tayt üzerine don giyen birini ailede kimse sevmez“ deyip, kapattım kapıyı. Şimdi onlar düşünsünler, haydi bakalım! Barakadan gülme sesleri geliyordu ben uzaklaşırken. Hayatta zaten bir deniz üzeri üniforma derdim var bir de soyadımla ilgili espri yapanlar.

Furni’de yemek masasında bunları anlatıyorum, bizim uzo destekli tayfa işin hala gırgırında. Yatma komutu verdim, tekneye geri döndük. Polisler bana, ben tayfaya, hayat böyle bir şey, her Musa’nın bir firavunu durumu. Havuzlukta uyku tulumunda son uyanık kırıntılarım da kaybolurken mırıldandım: Hayat çok güzel be. Dostlarla, denizle ve teknelerle. Ama ne gündü muhterem! O son laci barbayı içmeyecektik, neyse...
Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 229
Ynt: Samos'un çevresini dönüp gelmek
« Yanıtla #14 : 18 Ağustos 2019, 00:30:23 »
Furni’de sabah

Bu kadar sert bir coğrafyanın göbeğinde bu kadar sakin bir sabaha uyanacağımı düşünemezdim. Havuzlukta hafif ısıran bir serinlik. Tayfa içeride pancar motor şeklinde horluyor. Kahvaltı için fırın mırın bakayım bari diye doğrulurken bağlı olduğumuz beton iskelenin hemen alnına koca bir feribot yaklaşmaya başladı. İskelede bir hareket, arabalar, kalabalık. Her yer koca koca koliler, valizler,  koşuşturma. Dibimize kadar kıçtan kara yaklaşan feribot biraz ürkütücü olsa da herhangi bir tehlike yaratmadı. İnenler binenler yüklemeler boşaltmalar derken 15 dakika içinde toparlandı gitti koca gemi. Adaları birbirine böylesine sıkıca bağlayan sistemlerine hastayım bu adamların. Feribotun ardından yine sükunet ve ada huzuru geldi, kondu güzel köyün üzerine. Uyku tulumunda zevkten dört köşe gülümseyerek gerinen bir adam vardı havuzlukta, Clark Kent’in mahsusçuktan akrabası.

Attım kendimi sokaklara, kokoreçciyi bulmam lazım. Yok yahu valla ayıkım, sıkıntı yok, açıklayacağım. Kokoreç olayını yani. Akşam Furni’de olduğumu öğrenen Alim Sür taa nerelerden mesaj atmış. Artık takip edemiyorum Tayland mı, Malezya mı, neredeyse artık. “Çetinciğim, Furni içindeki çınarda şahane kokoreç yapıyorlar, bir de taş masalı taverna rahmetli Sadun abinin favorisiydi. Bi kadeh de benim için at...Hesaplar benden”

Şimdi bu adadan neden çok keyif aldığım anlaşıldı. Sadun abim sevdiyse vardır bir hikmeti. Nur içinde yatsın. Tek sıkıntım, kokoreççi sabahın köründe açtıysa kahvaltıdan önce nasıl yiyeceğim ben o mereti! Yukarıdan nasıl gevrek gevrek gülüyordur bana şimdi. “O çok sevdiğin ahtapotu çözdürdüğüm özel kovayı hatırla lan Aleko!” diye. Ah be abim.

Tayfa uyurken çıktım karaya, attım kendimi sokaklara. Sağdan da saysan, soldan da saysan hepi topu bir ana cadde işte. Zemini kayrak benzeri bir taş ve taşlar arası beyaz çimento derzli uzunca bir cadde. Tatlı bir yokuş, bakalım beni nereye götürecek. Çöp kamyonu ve onun gürültüsü haricinde bir hareket yok. Cadde sonu bir meydancıkta son buluyor. Ortasında anıt gibi bir şey. Çok harala gürele geldik araştırmadım ki, anıt ne anıtı, binalar ne binası. Yine biz Türklerden kurtuluşlarına dair bir şeydir kesin. İki senedir sizin isyanlarınızla kafayı yedim, şimdi tatildeyim brolar,  uğraşamayacağım sizin halk kahramanlarınızla filan. Hem başka bir görevim var: “Kokoreçci filan bakıncam, sabahın kör bağırsağında!”
 
Ve bingo! Meydandaki ulu ağacı buluyorum. Gösterişsiz, sıradan bir lokanta uzaktan beni kendine çağırıyor ve bir bingo daha, buldum seni kokoreçci!! Kapalı ama yemekleri duvara yazmış da gitmiş. Resmen kokoreç yazıyor işte, Yunan alfabesine bulanmış şekilde. Menüde bir de hırsız kebabı var, geçmiş yazıları okuyanlar bakalım hatırlayacak mı, meraklısı bir arasın bulsun listede. Alim abi ve Sadun abinin kimbilir hangi zamanda, hangi boyutta ama hala orada olduğu yerdeyim. Bir başka zaman ve boyutta ama aynı yerde. İki sevdiğim adam, biri uzakta diğeri çok çok çok uzakta. Eski güzel günler film şeridi. Sabahın köründe hava nemli, insanın yüzü gözü nemleniyor, kokoreçci buğulu görünüyor rutubetten, canına yandığımın nemi! Ah be Sadun abim.
Yaşayıp gidiyoruz.