Gönderen Konu: ZAMAN! AH O ZAMAN!  (Okunma sayısı 489 defa)

Çevrimdışı Mehmet Sürücü

  • *
  • İleti: 130
  • Keşke insanyürüyüşünü dünya ile bütünleştirebilsek
    • Kapina
ZAMAN! AH O ZAMAN!
« : 22 Mart 2019, 09:05:20 »
ZAMAN! AH O ZAMAN!

Cemreler düşmeye başlar mı, köyün kafa da karışır. Bir yandan kış geçti, bahar geliyor, leylek ördek bulutsuz, masmavi gökyüzünü de pEşine takıp da getirecek diye sevinir, bir yandan da tarla sürülmeyi, kenardaki dolan hendekler atılmayı, zeytin kiraz budanmayı bekleyenlere sıkılır canı.

Çok değil ama.

Köyde yaşayanın kendini fazla kaptırmaması gerekir böyle umutsuz sızıltılara. Arada bir kahvede sitemkar laflar etse de, geçen sene de duymuştur benzeri duyguları, ondan öncekilerde de. Hayat bir topaç. Döndüğü kadar dönecek, o da topacın kenarında gücü yettiğince tutunmaya çalışacaktır.

Sabahları zeytinliklere -laf çok zengin duruyor ama değil işte, ova küçük, mal bölününce üç orada beş burada kalanlar bunlar-, gidip diplerine gÜbre koyuyor, öğlene doğru dönüyoruz kardeşimle. O işi biliyor. Bana bir çapa veriyor, “Burayı, şuraya kadar kaz, şu otları, bu taşları temizle,” diyor, ben de yapıyorum.

Öğlenden sonra düşüyorum deniz kıyısına. Mubarek bir yatmış bir yatmış deniz, sanırsın kış uykusunda. Kalaylı sinide kusur var, onda yok. Ayna gibi. Martılar bilirdir, cemre saymaz herhalde… Bir curcunalı burgaçta dönüyorlar. Kış ya, insan da uzak kalmış denize, plaja, bu yüzden kıyılarda çer çöp, tahta, dal, odun parçaları dışında fazla naylon, plastik, atık, pislik yok sahilde. Bu konu, böyle zamanlarda “Bir yere kadar düşünülmesine müsade,” o yüzden fazla dalmıyorum. Yoksa tadını kaçıracak hem denizin hem de kıyıda geçireceğim zamanın.

Yamaçlarda pirenlere hafif bir kar serpiştirilmiş gibi. Baharı ilk sezenlerden pirenler. Buruna doğru yürüdükçe, piren kokusuna yosun kokusu karışıyor. Dipteki kayalara oturuyorum. Yosunlar usulca bırakmışlar kendilerini dipteki sohbete. Aralarda dolaşan kayabalıklarına bakıyorum.

Öğlen ezanı okunuyor. Kalkıyorum. Anam yemeğe bekler. Ana huyu.

İkindiye doğru kahvede yaşlı bir kaptana denk geliyorum. Laf dönüyor dolaşıyor, eskilere geliyor.

“Uzun bir kalas takıyoruz ön tarafa. Kalası demirlerle baş tarafa sabitliyoruz. Gönderler, zıpkınlar hazırlanıyor. Uçlarını kontrol ediyoruz. Erzak alıyoruz bir hafta on günlük. Rotayı çeviriyoruz Marmara Adası’na. Akşamları Ada’ya iniyoruz. Bazı akşamlar kahve, çoğu zaman da meyhanede vakit geçiriyor, vakti gelince motorda yatıyoruz. Başaltındaki 200 kiloluk fıçıyı boşaltıp şarap dolduruyoruz. Asker arkadaşımın şaraphanesi var. Ne kadar teneke bulursak onları da dolduruyoruz. Su? Suyu ne yapacaksın ki? Şarap var ya.”

Marmara Adası’nın açıklarında, kanalda, gün boyu sarhoş gezen bir taka geliyor gözlerimin önüne. Kalasın üzerinde, elinde zıpkın, şarap içen denizci, dümendeki sarhoş kaptan geliyor gözlerimin önüne. Kılıç balığına düğün bayram. Her şey unutuluyor. Tutulan balıklar, gidilen rotalar.

“Zaman! Ah o zaman!”


“bu bir kılıç balığının öyküsü,
yazılmasa da olurdu.
ama bizi yeni sulara götürecek akıntı durdu,
uskumrunun arkasından gidiyorduk.
sürünün içinde ben de vardım.
sırtımda bir zıpkın yarası.
mutlu olmasına mutluydum,
nedense gitmiyordu kulağımdan
bir türlü
o “ağ var” sesleri...
denizkızı girmiş düşünceme
ben iflah olmam,
dalyanları birbirine katmak orkinosların harcı...
dolanınca ağa çok geçmeden küserim,
bir çocuk bile çeker sandala beni
bu kadar ağır olmasam.
beni böyle koşturan yaşama sevinci,
kanal boyunca bir o yana bir bu yana..
siz yok musunuz, siz derya kuzuları
kestim kılıcımla karanlığını dibin.
yakamoz içinde bıraktım suları,
ah ayaz gecelerde olur ne olursa..
sırtımda bir zıpkın yarası.
alın beni mor kuşaklı bir takaya götürün.
iri gözlerimde keder
kılıcımda hüzün.
satın beni, satın beni rakı için!”

Halim Şefik Güzelson

Çevrimdışı Ahmet Kabaalioğlu

  • *
  • İleti: 4656
Ynt: ZAMAN! AH O ZAMAN!
« Yanıtla #1 : 22 Mart 2019, 09:37:35 »
ZAMAN! AH O ZAMAN!
Öğlenden sonra düşüyorum deniz kıyısına. Mubarek bir yatmış bir yatmış deniz, sanırsın kış uykusunda. Kalaylı sinide kusur var, onda yok. Ayna gibi. Martılar bilirdir, cemre saymaz herhalde… Bir curcunalı burgaçta dönüyorlar. Kış ya, insan da uzak kalmış denize, plaja, bu yüzden kıyılarda çer çöp, tahta, dal, odun parçaları dışında fazla naylon, plastik, atık, pislik yok sahilde. Bu konu, böyle zamanlarda “Bir yere kadar düşünülmesine müsade,” o yüzden fazla dalmıyorum. Yoksa tadını kaçıracak hem denizin hem de kıyıda geçireceğim zamanın.

Bu paragrafta iki konu beni bir yerler götürdü.
Birincisi ayna gibi deniz benzetmesi;
Ayna gibi deniz, kaymak gibi deniz, karıncalar su içiyor, langa liman , bunlar ne güzel betimlemeler. Bizim oralarda çok az denk geldiğimizden midir nedir çok severim durgun denizi, rüzgar indirmeden önceki halini.

İkinci olarak ise , burada karşımıza çıkan plastik, poşet ve bilumum naylonlarla tanışmamız bizim 1985-86 yıllarına denk geliyor. İlk kez o zaman kalkan ağlarında bizi yoracak miktarda bu ürünlerle karşılaşmaya başlamıştık. O zaman ülkemizde bu ürünler yaygın değildi. Bunlar Avrupa'nın çöpüydü ve Tuna'dan geliyordu. Dip akıntısıyla bir kısmı Karadenizin ortasındaki çukura toplanıyordu. O çukurun kenarında avlanan bizlerin başına bela oluyorlardı. Nerden biliyorsun diyeceksiniz, çoğunun üzerindeki yazılar silinmemiş oluyordu. Hatta çok net hatırlarım, o zamanlar renkli dergi kapakları falan deforme olmuyordu, neredeyse olduğu gibi duruyorlardı.

S/Y Bidarka / Fatih / İstanbul


"Son Denk Kayıkçısının Hatırasına"


https://sondenkkayikcisi.blogspot.com/

Çevrimdışı Mehmet Sürücü

  • *
  • İleti: 130
  • Keşke insanyürüyüşünü dünya ile bütünleştirebilsek
    • Kapina
Ynt: ZAMAN! AH O ZAMAN!
« Yanıtla #2 : 22 Mart 2019, 09:56:23 »
Denizin durgunluğu, dingin bir ruh haline çağırıyor insanı galiba. "Denizin karşısına geçmek, kıyısında oturmak, denize karşı,", bütün bunlar birer kavram. Deniz bir makam galiba. Tam da öyle değil, diğer doğa güçlerinden birinin (toprak, ateş, su) insanı şaşırtan, ufaltan, hayran bırakan somut, görünür hali. Ona karşı duyduklarımız bir çok duygunun bileşimi, karşımı galiba. işte onu böyle suskun, sakin, uysal görmek insanın içindeki deniz korkusunu -var mı acaba?- da yok ediyor belki de.

Denizin kıyıya çıkardıkları konusu uzun bir anılar zinciri bende. Çocukluğumun bambaşka bir yanıydı.

"Deniz bizim için 365 gün hediyeler taşıyan bir Noel Baba idi. (Şu andaki durumuna girmeden, yandan sıyıralım lafı.) Okulda kullandığımız kurşun kalemden, sokak arasında oynadığımız mika toplara kadar, her şey çıkıyordu kıyıya. Lodos günleri dediğinde onu anımsadım. Karşı kıyılardan, çocuğun elindeki topu, yüzme simidini, başındaki takkeyi, balonu kapan rüzgar, bize getiridi.  Bir hediye olarak. Dalgalı havalarda erken kalkar, köyün iki yakasındaki küçük koyları, kayaların arasındaki kısıkları dolaşır, şansımıza denk gelecek hediyeleri toplardık. Bir umut kaynağıydı her zaman deniz. Küçüklü büyüklü hediyeler veren bir güzellik. Denizden pek çok şey çıktı o zamanlar. İki sandal -birinde içinde Cantur kaptan adında, yaşlı bir denizci de vardı, bir seneden fazla köyde kalmıştı-, bir ceset, sayısız içlastikler, futbol topları -çıkan tüm futbol topları köy takımınındı-, paket paket tereyeğ, tenekelerce peynir, ve aklıma gelmeyen bir çok şey."

Eğridere'den ploçka almaya gidedik. Yumurta gibi yusyuvarlak taş, bu ploçka dediğim. tavukların altına koyardı anam. Yumurta sanırdı tavuk. Daha çok yumurtlardı. Veya biz öyle sanırdık. Kısık kısık dolaşırdık kıyıları. Toplar, kırık oyuncaklar, türlü ganimetle dönerdik.


Çevrimdışı Cem Gür

  • *
  • İleti: 1402
    • Classicboats Turkiye
Ynt: ZAMAN! AH O ZAMAN!
« Yanıtla #3 : 22 Mart 2019, 15:15:17 »
" Nisan, Mayısa dönerken, denizin üstü bir günde ışıldar, kıpraşır, canlanır. Artık kışın bittiğini, baharın geldiğini, hatta yaz güneşinin yavaş da olsa kendini göstermeye başlayacağını biliriz. Deniz kenarına gittiğimizde, ya da “karşıya” geçerken hissederiz bu uyanışı. Bazen de sahilde dolaşırken iyot ve yosun kokusu daha belirgin, daha canlı gelir burnumuza. Taze yosun, gelip sahilde yumuşakça diz vuran dalgacıklar… Hafif, tek düze çakıl seslerine karışan fışırtı…  Hava ılınmışsa, belki de ayakkabılarımızdan kurtulup henüz ısınmamış suda yürürüz bir süre. Bir kayanın üzerine oturup ayaklarımızı serin sulara sallandırırız. Bazen bir taş üzerine tüneyip gelen dalgacıklardan sakınarak avucumuzu deniz suyu ile doldurup yüzümüzü yıkar, tuzu, serinliği, yeniden doğuşu hissederiz taa derinlerimizde. İşte bu denizin çağrısıdır.

Ama deniz çağırdığında, başka duygular girdabında o an hayallere dalanlarımız da var. Yukarıda betimlemeye çalıştığım bir genelleme… Denizin çağrısı aslında bir fırtınadır. Bir ruh tayfunu, bir aslına dönüş dürtüsü, bir allak bullak oluş, kafese hapsedilmiş bir yaban kuşun özgürlüğe canhıraş çığlığı.

Vakti, saati geldiğinde hiçbir engel o çağrıyı susturamaz. Günün herhangi bir anında, tan ağarırken sıcak yatağınızda, gecenin kesif karanlığında, iş yerinde en yoğun ve karmaşık hesapları yaparken, bir yudum rakıda, bir tek müzik cümlesinde, bazen bir fotoğrafa bakarken, bazen de önünüzde yürüyen ve ahenkle dalgalanan bir kadının kalçalarında ansızın yakalar sizi.

Bu öylesine yoğun bir duygu selidir ki önünde durulamaz. En aklıselim kişi bile o lahza rind olur çıkar. Bir müptela gibi fellek fellek bir tekne arar insan. Boyu, posu, şekli önemli değildir o anda. Ne olursa olsun; yeter ki, artık bedenim karada olmasın. Islak güverte, eski oturak tahtası ama ille de bir teknede olmalıyım. Teknenin yarıp gittiği denize elimi sokmalıyım. Kolum dirseğime kadar ıslanmalı, denizin tuzunu, kokusunu, o sevgilinin tarifsiz, yürek titreten temasını hissetmeliyim. Özgürlüğü içimde duymalı, ruhumla yeniden buluşmalıyım
."
“İçinde ütopya olmayan bir dünya haritasına bakmaya bile değmez… İlerleme dediğin, ütopyaların gerçekleşmesidir” diyordu Oscar Wilde.

Çevrimdışı Mehmet Arıker

  • *
  • İleti: 12
Ynt: ZAMAN! AH O ZAMAN!
« Yanıtla #4 : 23 Mart 2019, 06:34:30 »
" Eğridere'den ploçka almaya giderdik. Yumurta gibi yusyuvarlak taş, bu ploçka dediğim. tavukların altına koyardı anam. Yumurta sanırdı tavuk. Daha çok yumurtlardı. Veya biz öyle sanırdık. Kısık kısık dolaşırdık kıyıları. Toplar, kırık oyuncaklar, türlü ganimetle dönerdik. "

 - Fol yok yumurta yok. Plocka var yumurta var... :) :)