Gönderen Konu: YÜRÜME  (Okunma sayısı 1069 defa)

Çevrimdışı Mehmet Sürücü

  • *
  • İleti: 130
  • Keşke insanyürüyüşünü dünya ile bütünleştirebilsek
    • Kapina
YÜRÜME
« : 16 Şubat 2019, 07:20:49 »
YÜRÜME
 
_Yoldaki insan nedir?
_Zaman.
E. Galeano_Zamanın Ağızları

Sadece adım atmak, bütünüyle bir yürüyüş felsefesidir. Çünkü, her ne kadar, bir adım, küçücük, basit bir eylemmiş gibi görünse de, derinlemesine, analitik düşünüldüğünde, içerisinde pek çok durumu(bulunulan mekan-mekanın terk edilmesi-yol bilgisi-hedef mekan veya durumlar) içerisinde barındırır.
 
Bazen de önümüzde geniş ağaçlık, sık bir orman, sessizce uzayan toprak bir yol, olduğu için yürürüz. O, önümüze çıkmıştır, bilinmezliği, ıssızlığı, sessizliği ve kayıtsızlığıyla oradadır, bizim de olmamız gerekir, gibi gelir, ondan yürürüz. Bize bir anlam, bir yanıt önermez. Soru sormaz, yokmuşz gibi yapar. Bizi bilir, tanır, belli etmez.
 
Yemyeşil, şen bir kayın, güzel dökümlü bir şelale, alabildiğince uzanan, puslu bir vadinin güzelliği için yürünmez. Keyif almak, yürümenin keyfi için yürünür.
 
Adı olan bir yerde yürümek ilgilendirmiyor beni. Dünyanın her parçası haritaya yerleştirilip, sınırları renkli kalemlerle çizilip, özel bir dilin simgeleriyle damgalanıp,  adlandırılmış, birisinin, birilerinin iradına eklenmiştir. Bu nedenle adı olan her yer, özgürlüğünden eksiktir bir parça. Paris’te, Londra’da, Viyana’da, Kaz dağlarında, Yedigöller’de yürümek, değil, yol ilgilendiriyor beni.
 
Yürümenin insanı başkalaştırdığı, değiştirdiği yer, arkada bırakılan, insanın kendi mekanıdır. Yerleşik mekana isyan, bir karşıkoymadır bir yanıyla. Yersizyurtsuz, sorumsuz olmayı istemenin tarafındadır.
 
yürüme gereçleri
 
1_değnek
Yürürken avuç içinin, parmakların kavrayıp, yola, yolununun üzerindeki taş parçasına, yaprağa, kurumuş, yosun bağlamış kütüğe, dikenli kestane, içi boş bir kaplumbağa kabuğuna dokunmak, orada, yanında olduğunu söylemek için taşınır küçük bir değnek. Bezen de içe sığmayan, içten taşan,  şen bir neşenin yaramaz, oradan oraya atlayan, dokunan, uzanan eli olur. Yoldaştır. Doğrusu kadar, eğrisi, budaklısı, yongalısı da makbuldur. Eşlikçidir. Üstü otlarla, yapraklarla örtülü bir çukurdaki tehlikeyi, paçaları sıvayıp girmeden önce suyun derinliğini söyler. Hep bizden önde olduğu için, geride kalıp, yürümeyi bırakıp, durmamızı engeller. Daha çok yürümeye tahrik eder, yürümeye kışkırtır. Tahrikçi, kışkırtıcı, provakatördür. Yıllar yılı yürümüş, güçten düşmüş bacakların, eğrilmiş bellerin, yorgun bitkin bedenlerin yükünü üstlenen bir dayanak, muhtaçlıkta insanın yanında olan bir dosttur kuru bir dal.
 
2_küçük bir çakı
Yürüyen insanın, avuç içine sığacak kadar, ufacık, zarif bir çakısı olmalı. Bu keskin, huysuz çakı; en dikkatsiz anımızda, parmağımızı kesip, kanatarak, incecik bir kanın kesikten taşmasına, sevgiliye bir dokunuş gibi kıpkırmızı, parmağa yayılmasına sebep olacak kadar haşarı, yaramaz olmalı. İnsan yürürken, onunla kuru bir daldan, bir ağaç yongasından, incecik şeritler, parçacıklar yontmalı. Bu parçacıklar döne döne düşüp, ardımızda kalan ayak izlerimize, kurumuş, sarı, kırmızı, pas rengi bir yaprağa, yosun bağlamış bir taşa, üzerinden çiğ damlayan yaprağa düşmeli. Yürümeye çıkmadan önce, avuç içine sığacak kadar küçük, zarif, keskin bir çakı almayı unutmamalı.
 
3_bir parça sağlam ip
Doğru, iyi bir yürüyüşün gereklerinden birisi de, yanına (bir parça sağlam ip gibi) ne işe yarayacağını bilmediğimiz bir şey almak. Yürüyüşe çıkmadan önce etrafa bakınıp, oraya buraya el atarken parmak ucumuza bazen bir tırnak makası, boş bir kumanda pili, bir saç tokası, bir tuzluk, kırık bir biblo, eski bir bisiklet jantı, bazen de bir kutu kibrit, bir pusula, bir parça ip ilişir. Biz önem vermeyiz ama bu bir işaret, bir öngörünün en önündeki, ucundaki dokunuş da olabilir. Bir şey olmaktadır, bir şey olurken de aynı zamanda, daha sonra düşünmediğiniz bir şeyler olacaktır. Bu nedenle işte ne olursa o bir parça ip alınıp cebin bir kenarına atılmalı. Yürümenin kendi içinde bir anlam bulan mantığı için. Nerede, ne işe yarar ki bu, diye düşünmeden.
 
haritalar, krokiler
Yola ilk adımı atmadan ince, önüme çıkan ilk taşın altına koyarım haritayı, krokiyi. Kendi hayali topografyalarımın birbirine ulanmayan şekilleri arasında yürümenin başka bir yolu yoktur çünkü. Mekanı unutursam, mekanın neye benzediğini, nerede, hangi konumda olduğunu bilmezsem orada olabilirim ancak. Hani, kimi zaman, bir dört duvar arasında, önüne bir harita serer ya bazen insan. En uzun kış gecelerinin komşusu olan zamanlarda, dışarısı bulutlu, sisli, karanlık kimi de yağmurluyken. Özlemi taşan bir uzak yer, bir çekip gitme dürtüsü kabarır içten içe, duvarlar, masalar, sandalyeler, evin odanın içerisindeki her şey insanın üzerine üzerine yürür ya hani, işte öyle zamanlarda açılır ölçeği küçük bir harita, üzerine toprak, çakıllı, tozlu bir yol oturtulur. Yolun bir ucu yüksekçe bir yerden gürültülerle dökülen küçük bir şelaleye, sazlıkların diplerinden, telaşlı kanat çırpışlarıyla yükselen ördeklerin olduğu göllere, masmavi denizlere bağlanır. Sonra oturulur, günler gecelerce yürünür o yollarda. O zamanlarda gereklidir hayali yerlerin de olsa haritalar. Ama dediğim o değildir.
_Son aşamada tüm haritalar, krokiler atılmalı. Hislerine güvenmeli insan.
_Şanslıysa kaybolur.

yalnızgezer
_Bazen bir sisin içinde kaybolup, her adımın bir rüyaya, bir düşlenene dönüşmesini umarak yürür.
_Yürürken her adımda kendine bir servet katar.
_Kimseye hesap sormaz, yargılamaz, hüküm koymaz.
_Bir sabah ceketini alıp, nereye gittiğini düşünmeden, dönemecesine gidemediği için, ne kadar uzaklara gitse de tüm adımlarının bir kavise, bir çembere, zorunda olunan bir dönüşe atıldığını bilerek yürür bazen.
_Kaybolmaktan korkar mı? Korkar elbet. Ama bulunmaktan. Günümüzde kaybolmanın zor olduğunu da bilir. İnsanın istese de kaybolamayacağını, eninde sonunda bir delikte, bir kovukta, bir ıssızlıkta bulunup götürüleceğini, kalabalığın ortasına atılacağını bilir.

Çevrimdışı Mehmet Sürücü

  • *
  • İleti: 130
  • Keşke insanyürüyüşünü dünya ile bütünleştirebilsek
    • Kapina
Ynt: YÜRÜME
« Yanıtla #1 : 16 Şubat 2019, 08:26:28 »
"Toplum asla ilerlemez. Bir yandan ilerlerken öte yandan aynı hızla geriler. Sürekli değişim içindedir, barbardır, uygardır, Hıristiyanlaşmıştır, zengindir, bilimseldir, ancak bu değişim gelişip iyileşme değildir. Verilen her şeyin karşılığında bir şey alınır. Toplum yeni beceriler edinir, eski içgüdüleri yitirir. Cebinde saati, kalemi, poliçesiyle iyi giyimli, okuryazar, düşünür Amerikalıyla; bütün varlığı sopası, mızrağı, hasırı ve yirmi kişiyle paylaştığı, içinde uyuyacağı bir barınak olan çıplak Yeni Zelandalı arasında ne çelişki vardır! Ancak iki insanın sağlıklarını karşılaştırın, beyaz adamın asıl gücünü kaybettiğini görürsünüz. Seyyah bize doğrusunu söylüyorsa, yabani adama enli bir baltayla vurun, bir ya da iki gün içinde eti yapışacaktır ve sanki yumuşak bir darbe indirmişsiniz gibi iyileşecektir, aynı darbe beyaz adamı ise mezara gönderecektir.

Uygar insan at arabası yaptı ancak ayaklarını kullanmaz oldu. Koltuk değneklerinden destek alıyor, ancak kaslarının pek bir desteği yok. Cenevre yapımı iyi bir saati var, ancak güneşe bakarak saati söyleme becerisini kaybetti. Greenwich seyir kitabı var, istediğinde o bilgiden öylesine emin ki, sokaktaki adam ise gökyüzündeki tek bir yıldızı dahi bilmiyor. Gündönümüne dikkat etmiyor, gün-tün eşitliğini çok az biliyor, yılın o parlak takviminin ise neye benzediğini bilmiyor. Defterleri hafızasını zayıflatıyor, kütüphaneleri aklına fazladan yük bindiriyor, sigortacı kazaların sayısını arttırıyor, makinelerin ayak bağı olup olmadığı, gelişerek, yabani bir erdem coşkusuyla kurumlarla ve biçimlerle kuşatılmış bir Hıristiyanlıkla biraz enerji kaybedip kaybetmediğimiz bir soru. Zira her Stoacı Stoacıydı, ancak Hıristiyanlıkta Hıristiyan nerededir?"
S.61-62 Ralph Waldo Emerson - İnsanın Görkemi

nuri_kongur

  • Ziyaretçi
YÜRÜME
« Yanıtla #2 : 16 Şubat 2019, 10:33:55 »
Waldo Emerson’u ilkin “arkadaş yanında yüksek sesle düşünebildiğin kişidir” veciz sözüyle daha sonra İsmet Özel’in “Waldo sen neden burada değilsin?” kitabıyla tanıdım. Daha sonra Makaleler adlı kitabının orjinalini şöyle bir inceledim.  Yukarıdaki metinde “barbar” sıfatı ile hangi şey ve hareketleri kast ediyor acaba? Keza “uygar” da sorgulanabilir. Sormamın sebebi şu: daha yaygın olarak uygar şimdilerde ise barbar kavramı Türkçede de kullanılmakta. İnsanlar aynı şeyi mi kast ediyor acaba? Nitekim “mavi” sıfatını kullanınca kastımız belli ve aynı , “uygar” ya da “barbar” sıfatlarını kullanınca kastımız belli ve aynı mı?


Tapatalk kullanarak iPhone aracılığıyla gönderildi

Çevrimiçi Bülent Büyükdağ

  • *
  • İleti: 3951
Ynt: YÜRÜME
« Yanıtla #3 : 16 Şubat 2019, 14:30:13 »
Vikipedia, Romalıların şöyle tanımladığını yazıyor; Elinde hiçbir tahrik edici sebep bulunmamasına karşın, sırf zarar verecek güce sahip olduğu için zarar veren topluluk ya da uygarlıklara barbar denir.

KARŞILAŞTIRMALI TÜRK LEHÇELERİ SÖZLÜĞÜ
barbar
Türkiye Türkçesi: barbar | Azeri Türkçesi: barbar | Başkurt Türkçesi: varvar tupas (kırağay) kişi | Kazak Türkçesi: jabayı tağı | Kırgız Türkçesi: capayı varvar | Özbek Türkçesi: vähşiy | Tatar Türkçesi: varvar tupas (kırğıy) väⱨşi | Türkmen Türkçesi: vağşı | Uygur Türkçesi: varva yavayi | Rusça: varvar

TÜRKÇEDE BATI KÖKENLİ KELİMELER SÖZLÜĞÜ
Fransızca barbare
1. Uygarlaşmamış: § "Arap ve Türk gençlerine de bu düşünceyi telkine çalışıyorlar, hatta Türklerin cibilliyetsiz ve barbar olduğuna Türkleri bile inandırmaya gayret ediyorlardı." -Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, 46; § "Bu ne barbarlık." -Peyami Safa, 20 Asır Avrupa ve Biz, 145; § "Bunun neticesi ne olur? Dalalet, barbarlık ve inkıraz." -Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Bir Sürgün, 29; § "Türk doğmuş bulunduktan sonra velev ki zadegândan velev ki ağniyadan ol yine Türksün, barbarsın vesselam! -Ahmet Midhat Efendi, Bahtiyarlık, 18; § "barbar: Vahşi, gayrimütemeddin, merhametsiz, insafsız." -Ali Seydi, Lugât-i Ecnebiye; § "Nasıl ki onlar intibah devrine kadar eski barbar medeniyetlerini güttüler, bizim cedlerimizde asırlarca Asya medeniyetini güttü." -Yahya Kemal, Edebiyata Dair, 173; § "Zalim, barbar ve insaniyetin ortadan kaldırması lâzım gelen insanlar bizdik." -Halide Edip Adıvar, Ateşten Gömlek, 15; 2. Uygarlaşmamış kavim, topluluk: § "Vizigot barbarları Avrupa'nın birçok yerlerini pâmâl eyledikleri sırada Alaric nam reislerinin sevkiyle Yunanistan'a dahi münteşir olarak an 395 ila 398 her tarafı yıkmışlar, yakmışlardı." -Ahmet Midhat Efendi, Gönüllü, 80; § "Yıkılan imparatorluğun gediklerinden akın akın gelen barbar dalgalarına karşı ayakta durabilecek canlı bir toplum yaratmıştı rahipler." -Cemil Meriç, Mağaradakiler, 30; § "O zamana kadar, hisarlarından bütün barbar akınlarının dalgaları kırılan bu beldeye girdiği gün, bu toprakta yaşayanlar hep anladılar ki âlemde bir karn daha bitti." -Yahya Kemal, Aziz İstanbul, 81. 3. mec. Kaba ve kırıcı: § "Sizi bekliyorum, behemehâl geliniz. Bu barbar dostunuzu da beraberinizde getiriniz." -Ahmet Hamdi Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler, 199; § "Şüphesiz; kadına karşı "pasif" bir erkek fakat evvelce kadını tahrik etmiş olduktan sonra barbardır." -Peyami Safa, Bir Akşamdı, 186; § "Bu yazıları bana yaktıran kuvvet, Sevim’e o barbar sözleri söyleten gizli kuvvettir." -Fethi Naci, Reşat Nuri’nin Romancılığı, 171. 4. Kaba saba, ilkel: § "Serseri bir barbar hayatı geçirirlerdi." -Yahya Kemal, Mektuplar, Makaleler, 229.



diye ayrı ayrı yazmış TTDK.

Yerleşiklerin, yerleşik olmayan kavimler için kullandığı günlük dilde kötüleyici, kimi zaman da aşağılayıcı, sosyolojide kötüleyici veya aşağılayıcı olmayan kavram.

Tokat civarında, "yabancı" anlamında kullanılırmış. En felsefi anlamı onlar yüklemiş oluyor böylece; bizden olmayan, öteki.

Saatin fazla tiz tıkırtısında,ışık yıllarının ömür süremizle alay eden sesini de işitiriz.

Çevrimiçi Cem Gür

  • *
  • İleti: 1409
    • Classicboats Turkiye
Ynt: YÜRÜME
« Yanıtla #4 : 16 Şubat 2019, 15:17:46 »
MS 325'te Bizans İmparatoru Konstantin Nicea(İznik) Konsilini topladı. Bu konseyi bizzat İmparator
 hazırladı ve yönetti. Bu Konsil "Doktriner Tanım" diye bilinen bir yöntemle Hıristiyanlığın amentüsü belirlendi. Buna göre Tek-Tanrı inancı yerleştirildi.

Bizans için... 4-9. yy'lar arasında Anadolu "Natolia" diye biliniyordu. Bu sözcük Taşra anlamına geliyordu. Çünkü henüz tam anlamıyla Ekümenlik sayılmıyordu, hâlâ yer yer Paganist inançlar vardı. 9. yy'dan sonra bunların tamamı ortadan kaldırılınca Natolia'nın başına (A) takısını getirdiler.
Grekçede bu ek "olumsuzluk" ifade eden takıydı. Böylece Natolia artık taşra olmaktan çıktı, Bizans oldu.

Ekümene (Gr. Oikoumene, oikoumenos) eski Grekçe'de 'sürekli yerleşim alanı' anlamına gelir. Ara sıra yaşanılan ya da hiç yerleşim görmemiş coğrafi alanları değil, kalıcı yerleşim görmüş toprak bütünlüğünü anlatır. Bu nedenle de uygarlık kavramıyla bağlantılıdır. Kelime bu anlamıyla İslamiyet'teki 'Medine Uygar Şehir' kavramıyla yakınlık göstermektedir. Aynı zamanda üstün bir kültürün ifadelendirilişi Ekümene kavramıyla anlatılır. Şöyle ki; Ekümene sayılan bir bölgede kültürel gelişmişlik, Ekümene bölgesinin çevresinde kalan diğer kültürleri kendisine silah zoruyla
olmasa da, hayranlık aracılığıyla bağlamıştır. Dolayısıyla çevre kültürlerin yarı bağımlı oldukları üstün kültürel alan, şehir ya da bölge anlamında kullanılır. Aytunç Altındal-YOKSUL TANRI Tyanalı Apollonius

Özetle Ekümene dışında kalanları "barbaroi" barbarlar diye tanımlıyorlardı. Tokat tanımına eşdğer; yabancı, bizden olmayan, öteki. Bazen cebren bazen ekonomik ve toplumsal çıkarlar gereği bu barbaroi  Orthodoks hıristiyanlığı (325 Konsili "Amentüsünü" kabul edince barbar tanımlamasından da çıktılar.
“İçinde ütopya olmayan bir dünya haritasına bakmaya bile değmez… İlerleme dediğin, ütopyaların gerçekleşmesidir” diyordu Oscar Wilde.

nuri_kongur

  • Ziyaretçi
Ynt: YÜRÜME
« Yanıtla #5 : 16 Şubat 2019, 16:08:46 »
Aşağıda wikipedian alıntı tanımı var, o tariflerin için  İngilizce kullanımı şu bağlamda daha çok:
“...Barbar kelimesi asırlar sonra Orta Çağ Avrupasında Hristiyan olmayanlara verilen genel bir ad olmuştur. Zamanla, "vahşi", "yabani", "ilkel" ve "uygarlaşmamış" kelimeleriyle anlamdaşlık göstermiştir.”


Barbar
Barbar antik toplumlar kendileri gibi düşünüp yaşamayanlar için bu tanımı kullanmış olsa da, Romalılar barbar tanımını şöyle yapmaktadır: Elinde hiçbir tahrik edici sebep bulunmamasına karşın, sırf zarar verecek güce sahip olduğu için zarar veren topluluk ya da uygarlıklara barbar denir.

MÖ 64, MS 24 yılları arasında yaşamış ünlü tarihçi, coğrafyacı ve filozof Strabon, "Geographika" adlı eserinde, başta bu barbar kelimesinin " Bizim dilimizde herhangi bir kimde Hellenceyi doğru olarak söylemez de, Hellenceyi yeni konuşan barbarlar gibi söylerse, dilimizde barbarların söylediklerine benzer hatalı bir söyleyiş meydana gelir. Bizim için de onların dilini konuşurken durum aynıdır. Bu özellikle Karia'lılar için geçerlidir; çünkü diğer halklar, Henüz Hellenlerle ne pek fazla ilişki kurmuş, hatta ne de Hellen tarzında yaşama ve dilimizi öğrenme girişiminde bulunmuştur; belki ender kişiler rastlantı sonucu tek başlarına Hellenlerin bazılarıyla karışmış olabilir oysa şimdiye kadar Karia'lılar bütün Helas'ı, seferlerde ücret karşılığı görev yaparak dolaşmıştır. Bu yüzden Hellenler arasında onlar için barbar deyimi çok kullanılmıştır. Daha sonraları Hellenlerle birlikte adalarda ve Asia kıyılarında beraber oluşları, yani Oın ve Dor kolonizasyonunu kasdediyorum, bu hususu daha da artırmıştır. 'Barbarizeis' ('karizein' sözünden türetilmiş bir deyim.) sözcüğü de keza aynı köktendir.: bu nedenle bunu Karia dili konuşanlar için değil de Hellenceyi kötü konuşanlar için kullanınız. Demek ki, bu durumda 'barbarca konuşma' ve 'barbarca dil' sözcükleri Hellenceyi kötü konuşanlara uygulamalıyız. 'Barbarizein' sözcüğü 'karizein' sözcüğünden çıkartılarak, Hellen dilini konuşma sanatının yapıtlarından başka bir anlamda kullanışmıştır; keza, Soli'den (Kilikia'da bir kentin adı) 'Soloikizein' sözcüğü de böyledir. (Strabon gramercilerin bir sözcüğün ya da orijinal anlamda ya da onu bağımsız olarak kullandıklarını söylemek istiyor)" diyerek, konuya tarih öncesinden oldukça net açıklık getirmiştir.[1]

Barbar kelimesi asırlar sonra Orta Çağ Avrupasında Hristiyan olmayanlara verilen genel bir ad olmuştur. Zamanla, "vahşi", "yabani", "ilkel" ve "uygarlaşmamış" kelimeleriyle anlamdaşlık göstermiştir.


Tapatalk kullanarak iPhone aracılığıyla gönderildi

nuri_kongur

  • Ziyaretçi
YÜRÜME
« Yanıtla #6 : 16 Şubat 2019, 16:20:22 »
Waldo Emerson’un bağlamında barbar uygarın zıddı gibi. Bizde barbar için bu bağlamda hoyrat denebilir belki.



Öte yandan mühendis olan bir kişi kaba saba davrandığında “barbar” olmayıp hala “uygar” kalabilir mi?

Şuraya İsmet Özel’den aşağıdaki şiiri de ekleyelim


https://youtu.be/TlCZXBfhmOg


1. Capriccio Alum

Gülünç bir ölümle öldü deniyor Max Stirner için
çünkü mahvına sebep nihayet bir sinektir
ama Fanya Kaplan
nasıl öldü diye sorarsak sanırım
işimiz fazlasıyla ciddileşir.Bize ne başkasının ölümünden demeyiz
çünkü başka insanların ölümü
en gizli mesleğidir hepimizin
başka ölümler çeker bizi
ve bazen başkaları
ölümü çeker bizim için.Ölümle şaka olmaz diyenler
kıyasıya yanıldılar bu çağda
Taksitle ölüm diye bir roman yazıldı artık
Önce Öl/Sonra Öde denilmek suretiyle
aşılıp geçildi bu roman da.Doların dalgalanmasına bırakıldı bu çağda alum
geceleri şehrin varoşlarında ikamete mecbur edildi
gündüzün kimlik soruldu ona
sağcı mı solcu mu olduğu sorusuna cevap verdi
seken bir kurşun kadar
kurşuni bir kış denizi kadar bile
taraf tutmayan ölüm
2. Alum Cantabile
Ben ne büyük bir dalgınlıkla bakmış olmalıyım ki hayata
görmedim orda çinko damlar ve plastik sürahilerin tanrısını
yerime yadırgadım
yerim olmadı zaten kendi mezarımdan başka
çılgının biri sanılmaktan sakınmaya vaktim olmadı
durmadan beyaz bir aygırla taşardım derin göllerden
bir gebe kısrakla kaçardım derin ormanlara
güneşin zekasıyla doymak isterdim
kaba solgun kağıtlar sunardı
şehrin insanı banaşehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerinOgün bugün, şehri dünyanın üstüne kapatıp bıraktım
kapattım gümüş maşrapayla yaralanmış ağzımı
ham elmalar yemekten göveren dudaklarım
mırıldanmasın şehrin mutantan ve kibirli ağrısını.
Azıcık gece alayım yanıma yalnız
serçelerin uykusuna yetecek kadar gece
böcekler için rutubet
örümcekler için kuytu
biraz da sabah sisi
yabani güvercin kanatları renginde
biz artık bunlar olarak gidiyoruz
eylesin neyleyecekse şehrin insanışehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
bozuk paraların insanı, sivicelerinişte öldüm, işte son kadife çiçekleri
son defneler, badıranlarla kefenlediler beni
bütün kaçaklar için inci bir melhem oldu benim ölümüm
bütün hoşnutsuzlar yanlarında saklayacak
benim ölümümden yayınlan kırpıntıları
boğaz tokluğuna çalışanlar
özenle kilitleyecek göğüslerine
benim ölmüş olmamı
hiç bir yaprak damarından
hiçbir su özünden atamayacak beni
ortaya benim ölümüm sürülecek
pey akçesi olarak
tanrıların ölümünü bir üstlenen çıkınca
ama neler olup bittiğini hiç bir ayetten
hiçbir vakit anlamayacak şehrin insanışehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin3. RequiemBozkırda yaz akşamları seni seyrederdi
seni seyrederdi ormanda gürbüz sabah
ağırkanlı bir güneşle yaşanan kış
ağır, kanlı bir güneşle yaşanan hasat zamanı
bekarların kaburgalarına gümleyen karanlık
isterik kokusu beyaz dantelaların
seni seyrederdi
sen diriyken sana bakmak
başlı ve sonlu bir uğraştı sanki.Gövdene imrenirdi ok atmayı bilenler
gövden aklın gibi engebeli ve dakikti
sokaklarda kavga çıkardı senin yüzünden
sen topuğunu gösterirdin ve dövüş başlardı
ejderlerle çarpışırdı bey çocukları
müminler müşriklerle savaşırdı.
Toprak ve yağmur savaşırlardı
anahtar ve kilit
birbirlerine girerdi ekmekle bulutlar
kan ve su
nadirle zenit.Isıtırdın salkımları bağlar bozulunca
tohumların bilgisine hısımdın
beyninde yelkenlerini açarak
serinlerdi kısır kadınlar
sen diriyken
sepetlerine çiçek doldurup insanlar
peşinden gelirlerdi
serüvenler peşinden yürürdü endazelerin
mekikler otlakların yörüngesindeydi
ayıklardı insanların rüyalarını
yaktıkları tütsü, okudukları yasin.Sonra öldün, sonra ıslıkladılar seni
gösterişsiz tabutunu yuhaladılar
lahana yaprakları attılar sana
sonradan görme tombul ortayaşlılar
semiz, genç burjuvalar seni
tepeden tırnağa fermuarladı.akşam gezmesine çıkan emekliler bile
duygusuzca silkeledi üzerlerinden
senin gözyaşlarını
Bir soğuk uzay
parıltısıyla anılıyorsun artık
kuru bir bilgisayar tıkırtısıyla
açıyorlar taç yapraklarını ancak
bir alkol koması sırasında
senin yorgunluklarını
hastanelere makbuz yaptılar
çekingen duruşunu intihara karşı
kullanıyorlar koğuşlarda
çünkü çoktan alum götürdü seni
alum alum
gündelik sözlerimiz arasında
Tapatalk kullanarak iPhone aracılığıyla gönderildi

nuri_kongur

  • Ziyaretçi
Ynt: YÜRÜME
« Yanıtla #7 : 16 Şubat 2019, 16:51:42 »
Demem o ki bu barbar ya da uygar sıfatları bana tatmin edici gelmiyor yan yana olmayı tercih edeceğim insanları tarif ederken. Mesela kibar kavramı da birinci öncelikte değil. Tamam bu kavramlar önemsiz değil ama bir öncelik sırası olsa hiç birisi birinci sırada olmaz. 2. 3 elbette ama birinci sırada değil kesinlikle.


Tapatalk kullanarak iPhone aracılığıyla gönderildi

Çevrimiçi Cem Gür

  • *
  • İleti: 1409
    • Classicboats Turkiye
Ynt: YÜRÜME
« Yanıtla #8 : 16 Şubat 2019, 18:11:34 »
Demem o ki bu barbar ya da uygar sıfatları bana tatmin edici gelmiyor yan yana olmayı tercih edeceğim insanları tarif ederken. Mesela kibar kavramı da birinci öncelikte değil. Tamam bu kavramlar önemsiz değil ama bir öncelik sırası olsa hiç birisi birinci sırada olmaz. 2. 3 elbette ama birinci sırada değil kesinlikle.


 Barbar ve uygarda hemfikiriz. Kibar da açıklanmaya gerek duyan bir tanımlama zaten.  Peki yan yana olmayı tercih edeceğin insanları nasıl tarif edersin ?
“İçinde ütopya olmayan bir dünya haritasına bakmaya bile değmez… İlerleme dediğin, ütopyaların gerçekleşmesidir” diyordu Oscar Wilde.

Çevrimiçi Cem Gür

  • *
  • İleti: 1409
    • Classicboats Turkiye
Ynt: YÜRÜME
« Yanıtla #9 : 16 Şubat 2019, 18:25:10 »

Hoyratın kökenini sen yazınca fark ettim. Yun. horiates de "χωριο" köyden geliyor.
Biz hoyrat derken onlar tam olarak "hödük" diyor.

“İçinde ütopya olmayan bir dünya haritasına bakmaya bile değmez… İlerleme dediğin, ütopyaların gerçekleşmesidir” diyordu Oscar Wilde.

nuri_kongur

  • Ziyaretçi
Ynt: YÜRÜME
« Yanıtla #10 : 16 Şubat 2019, 19:25:26 »

Hoyratın kökenini sen yazınca fark ettim. Yun. horiates de "χωριο" köyden geliyor.
Biz hoyrat derken onlar tam olarak "hödük" diyor.
Ben de sözlükten fark ettim. 1. Sırada ne olur cevaplamak samimiyetle söylüyorum zor. Ne olmaz ise OLMAZ yokluğunu hissetmeden net bir şey söylemek bekara karı boşamak gibi. Yine de, aklıma şu gelmiyor değil: Birgün bir dost ile  komşuların ortak yaşamda ne kadar duyarsız olduklarından bahs ediyoruz. Yani, ortak bahçe var kimse ilgilenmiyor, bir şey bozulmak üzere adamlar umursamıyor falan. Ben sevmiyorum öyle her şeyin ücreti mukabil yapıldığı plastik ilişki ağlarını. Komşunun bir şeye ihtiyacı varsa benim de elimden gelirse yaparım. Ya da ne bileyim 12 daireyiz mesela bizim blokta geçenlerde kapının hidroliği bozuldu kimse ilgilenmiyor. Yolumun üstündeydi geçerken kapı hidroliğini aldım. Yöneticiye verdim. Baktım olmuyor , boş bir anımda yerine montajını yaptım. Benim teknenin direği indirilecek yine komşulara haber salsam hayatında tekneye binmemiş kişi gelir halata asılır bizim burada böyle. Ama durumdan vazife çıkaran kişi sayısı istenen sayıda değil. Bunlardan bahs ediyoruz işte. Sonra şunu fark ettim: Evet durum böyle ama bir şey yapsan kimse engel olmaya da çalışmıyor. Misal bahçenin bir köşesine bir şey dik kimse bunu niye dikiyorsun demez. Bazen duyuyorum yapılan iyi şeylere engel olanları. Bizim burada Allahtan o tipler yok. Aksi takdirde burada yaşayamazdım. O zaman diyebilirim ki, adam kaba ya da kibar olsun, eğitimli ya da eğitimsiz olsun bir tarafa , iyi şeylerin yapılmasına engel olmasın. Kendisi de iştirak ederse eyvallah güzel olur. Dahil olmasa bile iş yapana engel olmasın bu yeter.

Bu hoyrat gibi başka şeyler de var ki, fark edince insan şaşırıyor. Geçenlerde Tiryaki “her işe yarayan erdem” diye bir konu açtı. Ben de o günlerde Eflatun’un Protagoras adlı kitabını okuyordum. Elim erince orada bahsetmek istiyorum “erdem” neymiş falan. Erdemin tarifini okuyunca Eflatun’dan “edebiyat” kavramının içeriği daha belirginleşiyor. Belki o zaman bu barbar ya da uygar gibi kavramlar niçin bizim burada yavan tad vermekte daha belirgin olur.
Okumak isteyenler şuradan indirip okuyabilir

https://yadi.sk/i/K7sgaK7bfjxNIw


Tapatalk kullanarak iPhone aracılığıyla gönderildi

Çevrimdışı Mehmet Sürücü

  • *
  • İleti: 130
  • Keşke insanyürüyüşünü dünya ile bütünleştirebilsek
    • Kapina
Ynt: YÜRÜME
« Yanıtla #11 : 16 Şubat 2019, 19:53:29 »
"Hoyratın kökenini sen yazınca fark ettim. Yun. horiates de "χωριο" köyden geliyor.
Biz hoyrat derken onlar tam olarak "hödük" diyor."

BARBAR sözcüğünden Hoyrat'a uzun ve okununurken ilham veren dolanbaçlardan geldik.

BARBAR tanımı, "uygar" kavramlarına iliştirildiği sürece belirsizliğini koruyacaktır diye düşünüyorum. Öteki, diğerleri her zaman uygar olmayan ve barbar olarak nitelendi. İşin önemli yanı, zamanla, uygarlıkla, gelişmiş toplumla ilgili değil bu durum. Uygarlık ve demokrasi götürmek kaygılarıyla kızılderililer, aborjinler, benzeri pek çok insan barbarca uygulamalara tabii tutuldu.

Zorba, karakterini düşündürttü bana bir an "hoyrat" sözcüğü. Ardından da Kazancakis'in o tuhaf romanı.

Bir YÜRÜME başlığından ne kadar güzel yerlere dağıldık.

Çevrimdışı Mehmet Sürücü

  • *
  • İleti: 130
  • Keşke insanyürüyüşünü dünya ile bütünleştirebilsek
    • Kapina
Ynt: YÜRÜME
« Yanıtla #12 : 16 Şubat 2019, 20:35:04 »
"Barbar" ve "Zorba" sözcüklerini karşılaştırırken düşündüğüm ilk şeylerden biri, "zorba"nın daha belirgin olduğu, tanımakta ve tanımlamakta zorlanmadığımız. Diktatörlüğe uzanan bir yol bu aslında. Güç kavramının çeşitli ölçeklerde uygulamaları. Sabahtan akşama kadar karşılaştığımız, günlük hayatın içerisinde erimiş, dağılmış dayatmalardan, sevgi örtülü şiddetten, "beğenmeyen çeksin gitesin"lere uzanan bir dereceler söz konusu.

Galiba hep işin varıp dayandığı "insan neden böyle?" durağına kadar uzanan bir zincir.

Nuri Kongur'un "aynı apartmanda, sitede yaşayan insanlar olarak bizler" örneği ne yazık ki yaygın değil. Garip bir çelişki söz konusu, iletişim çağının akıl almaz uygulamaları insanı çok daha bir başına, asosyal olmaya götürdü.

Tüm bunlar bizi durağan, sınırları kendimizce çizilmiş olduğuna inandıran bir dünyaya bağlıyor. Kalın kalın kablolarla. Kendi kurallarımız olduğunu düşündüğümüz için de karşı çıkma gereği duymuyoruz. Kilolarca ağırlıkta, neresini açtığını bilemediğimiz anahtarlardan oluşan, ağır bir anahtarlık gibiler üstümüzde taşıdıklarımız. Bizi tanımlayan şeyler. Sadece bunu bilmiyor, bunları kişiliğimizin olmazsa olmazı olarak görüp kabulleniyoruz.

nuri_kongur

  • Ziyaretçi
Ynt: YÜRÜME
« Yanıtla #13 : 16 Şubat 2019, 21:18:30 »
Mehmet bey sohbet böyle bir şey işte, laf lafı açıyor. Benimkisi anlama gayretinden. Kendi başına anlamı olan sözler isim ve fiilin aralarındaki ortak nokta müstakil anlamları olması. Farklarından birisi ise isimin şekli fiilin hareketi olması. Maalesef bu hasletlere yeterince dikkat etmiyoruz artık. Yani, sözlerin anlamını bilince haberimiz olması gereken her şeyi tamam zannediyoruz. Benim gayretim, şekil ve hareketleri de belirginleştirmek.

Karşılaştığımız bu problem yabancı dilin ana dille kıyasla öğretilmek yerine doğrudan ve ya anadili bastırarak öğretilmesinden kaynaklanıyor. Yazın dünyası aslında Türkçe kaynaktan çok çeviri eserlerden oluşunca, çeviri Türkçesi asıl Türkçeyi bastırabiliyor. Barbar kavramı kendi kaynağında çeşitli anlamlara sahip. Tercüme edenlerin Türkçesi yeterli olsa bu kavramı kimi yerde , yukarıdaki bağlamda olduğu gibi, hoyrat/zorba , kimi yerde vahşi/vahşet, kimi yerde mundar/münkir/ kafir diye tercüme eder.

Bu çeviri Türkçesi ile asıl Türkçe arasındaki farkı görebileceğimiz en yaygın örnekler arasında  wild/yabani/vahşi kavramlarını sayabiliriz. Yaban Türkçe bir kavram. Yabana ait demek. Yabandaki canlılar arasında kan dökenler var, kan dökmeyenler var. Kan dökenleri Arapçada yabani anlama gelen vahş kavramını alıp vahşa ait anlamında vahşi demişiz. Kelime Arapçada hala yabani anlamında. Türkçede ise yabandakilerden kan dökücü olanı anlamını kazanmış. Bizim için anadil Türkçesinde böyle. Mesala katilin döktüğü kan vahşettir. Burada başka bir anlam kazanmakta vahş kelimesi. Meşru yolla dökülen kan vahşet değil. Mesela kişi kendisini korurken karşısındakini öldürse bu vahşet değil. Ama aynı kişi bir başkasından kendi hakkı olmayan şeyi almaya çalışırken kan dökse bunun adı vahşet olur. Buradaki kan dökme eylemi gayri meşru yani kurallara aykırıdır. Artık burada Kızılderili ile Solukbenizli arasındaki kan dökümü kendisince gayrı meşru ise barbarca yani vahşet olacaktır. O kanı dökenler de barbar yani vahşi olacaktır. 

Buraya kadar tercüme hatası içinde değerlendirilebilir. Bir de wild kavramının İngilizcedeki anlamları var : wild İngilizcede yabani, akıl dışı , kuralsız anlamlarına sahiptir. Mesela wildest night club en çılgın gece kulubü, wild card her hangi bir kuralla sınırlanmayan kart demektir. Go wild dendiğinde kuralsızlık akla gelir. Biz Türkçede böyle bir kuralsızlıktan bahsetmiyoruz. Kuralları çiğnemekten bahsediyoruz. Kural yok ise çiğnenen kural da olamaz. Şimdilerde bakıyoruz İngilizcedeki bu kuralsızlık ya da akıl dışılık anlamları da vahşi kavramına eklenmiş. Geçenlerde NTV’de Sapanca gölüne akan derelerin birine vahşi çöp dökümü sonucunda kimyasal atık bulaştığı söyleniyordu. Kan dökmekten nereye geldik yani. Bu dilin canlılığı ile değil ancak anadilin yabancı dilin istilası vasıtasıyla yok edilmesi olarak açıklanabilir. Biz doğada kuralsız bir şey görmeyiz. O yüzden biz kendi kafamıza göre kural koymaz, onun yerine o nesnenin kurallarını/sınırlarını öğrenip o kuralları uygulamaya, o sınırlara tecavüz etmemeye çalışırız. Böyle yapmaz isek biz biz olmaktan çıkıp başka bir şey olmaya başlarız. İşin tuhafı İngiliz hegomanyasındaki düşünce ikliminde, eşyanın kendine ait kuralları olduğu ve onları ihlal etmemek gerektiği ile ilgili kanaat yeşerip gelişmekte. Hani şu naturel yaşamcılar böyle bir düşüncenin sonucunda ortaya çıkmışlar. Biz ise onların geride bıraktığı yere dört nala gider gibiyiz.
 Çeviri Türkçesi tehlikeli



Tapatalk kullanarak iPhone aracılığıyla gönderildi

Çevrimdışı Mehmet Sürücü

  • *
  • İleti: 130
  • Keşke insanyürüyüşünü dünya ile bütünleştirebilsek
    • Kapina
Ynt: YÜRÜME
« Yanıtla #14 : 17 Şubat 2019, 08:44:12 »
Nuri Kongur'un değindiği, sözcükler, tarflı ve bu nedenle de ideolojik olan dil, bu amaca hizmet eder. En sıradan sözcüğün bile bir gereği, amacı olur. "Vahşi", "barbar", "kötü"; tek cümleler içerisine konulur ve bu hep öteki, başkalarıdır. Bu nedenle de sözcükler daha ötesi dil hiçbir zaman masum değil.

Henry David Thoreau'dan bir alıntı, bu kavramlara bir parça değiniyor;
"Yabancı bir dildeki kişi adlarına, örneğin subaylardan veya belirli bir konuda eser vermiş yazarlardan oluşan bir listeye göz attığımda, aslında bir ismin kendisinde hiçbir şey bulunmadığını bir kere daha hatırlıyorum. Örneğin Menschikoff adı bana bıyıktan başka insansı hiçbir şey çağrıştırmıyor; bu anlamda bu ad bir fareye de verilebilir. Polonyalılar ve Rusların adları bize nasıl geliyorsa, bizimkiler de onlara öyle gelir. Bize göre sanki bu adlar çocuk tekerlemesine göre konmuş gibidir: iery fiery ichery van, tittle-tol-tan. Yeryüzüne yayılmış bir vahşi yaratık sürüsü geliyor gözümün önüne, çoban her birine kendi lehçesinden kaba bir ünlem yakıştırmış ... İnsanların adları da Bose ve Tray kadar, yani köpek adları kadar basit ve anlamsızdır aslında.

Bence insanlar tanındıkları tarzda, kitleler halinde adlandırılıyor olsaydı, felsefe için bir kolaylık sağlanmış olurdu. Bireyi bilmek için sınıfı, soyu veya cinsi bilmek yeterdi. Örneğin, Roma ordusundaki her erin bir adı olduğunu unuturuz - çünkü onların her birinin kendi karakteri olduğunu varsaymayız. O halde şimdi de yalnızca lakaplarımız bizim gerçek adlarımız sayılabilir. Kasabamızda sıradışı enerjisinden dolayı arkadaşları tarafından "Herif' (Buster) olarak çağrılan bir çocuk hatırlıyorum; bu ad haklı olarak onun Hıristiyan adını yerinden etmişti. Çeşitli gezginler bize bir Kızılderili'nin doğuştan verilmiş bir ada sahip olmadığını, adın hak edildiğini ve bunun o kişinin ünü olduğunu, hatta bazı kabilelerde elde edilen her başarının yeni bir ad getirdiğini söylüyorlar. Hiçbir adı ve ünü hak etmemiş birinin sırf kullanışlılık adına bir adı olması ise acınacak şeydir!

Adların tek başına benim için bir ayrım yaratmasına müsaade etmiyorum; adlar ne olursa olsun insanları yığınlar halinde görüyorum. Tanıdık bir ad, kişiyi benim için daha az yabancı kılınıyor. Belki de bu ad, ormanda kazandığı unvanı içten içe taşıyan bir vahşiye verilmiştir. İçimizde bir vahşi vardır ve belki de vahşi bir ad bir yerlerde bizim adımız olarak kaydedilmiştir. William veya Edwin gibi tanıdık bir ad taşıyan komşumun, o adı ceketiyle birlikte üzerinden çıkardığını görüyorum. Uykudayken, öfkeliyken, ya da tutkulu ve esin doluyken o ad onun üzerinde kalmıyor. Bazen öyle anlarda ona bir akrabasının, telaffuzu zor veya tam aksine, ezgili olan bir dilde, özgün vahşi adıyla seslendiğini duyar gibi oluyorum." s. 64-65 Henry David Thoreau - Doğa ve Yürüyüş Üzerine Seçme Denemeler

Vahşi'den vahşi doğa, doğal yaşam, katışıksız hayat kavramlarına varmamız arasında fazla bir uzaklık yok. Daha önce konuştuğumuz ADA kavramı altında, hem en son yeniliklerin rahatlığı, teknolojiden, yeniliklerden yararlanma hem de içimizdeki "vahşi"yi besleme gibi tuhaf huylar icad etmişiz.

Alıntı aynı kitaptan.

"Günümüzde İngilizler ve Amerikalılar arasında hayli yaygın olan anlayışa hitap etmese de, vahşi adamın en vahşi düşleri aslında gerçeklikten hiç de uzak değildir. Her hakikat ortak akla hitap etmez. Doğa'da lahanaya olduğu kadar yaban asmasına da yer vardır. Hakikatin bazı ifadeleri hatırlatıcıdır; bazıları, deyim yerindeyse, sadece duyumsatır; bazıları ise önseziseldir. Çeşitli hastalık biçimleri bile bazen ilerinin sağlık biçimlerini haber verir. Yerbilimciler şahmaran, grifon, uçan ejderha figürleri ve kâhinliğin diğer hayali tasvirlerinin, insan yaratılmadan önce yok olmuş bazı türlerin fosillerinde ilkörneklerini barındırdığını, böylece bize "canlı varoluşunun önceki bir aşamasının muğlak ve silik bilgisini aktardığını" keşfetmişlerdir. Hindular dünyanın bir filin sırtında, filin bir kaplumbağanın sırtında, kaplumbağanın da bir yılanın sırtında durduğunu hayal etmişlerdir; ve bu noktada, her ne kadar önemsiz bir rastlantı gibi görünse de, yakın zamanda Asya' da bir fili taşıyabilecek büyüklükte bir kaplumbağanın fosilinin keşfedildiğini söylememiz yersiz olmaz. İtiraf etmeliyim, zaman ve gelişim düzeninin ötesine geçen bu çılgın imgelere sıcak bakıyorum. Bence onlar zihnin en karmaşık yeniden-yaratımıdır. Keklik bezelye sever, ama elbette kendiyle beraber tencereye giden bezelyeyi değil.

Kısacası, tüm iyi şeyler yabanıl ve kendiliğindendir. İster bir enstrüman yoluyla, ister insan sesiyle çıkarılıyor olsun, müzikli bir ezgi -örneğin, yaz gecesindeki bir borazan- bana kendi yabanıllığıyla, doğal ormanlarındaki vahşi yaratıkların çıkardığı sesleri çağrıştırır. Bunu kinayesiz söylüyorum. Bana onların yabanıllığı hitap eder. Ahbap ve komşu olarak, uygar kimselerdense, vahşi insanları isterim. Vahşinin kabalığı, aslında, iyi insanların ve aşıkların buluşmasındaki o müthiş tutkunun renklerini taşır." s.62-63