Gönderen Konu: DENİZE İNANMAK  (Okunma sayısı 509 defa)

Çevrimdışı Mehmet Sürücü

  • *
  • İleti: 130
  • Keşke insanyürüyüşünü dünya ile bütünleştirebilsek
    • Kapina
DENİZE İNANMAK
« : 07 Şubat 2019, 05:44:22 »
DENİZE İNANMAK

Daha önceki bir yazısında Cem Gür, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olduğumuz halde kültürümüze “deniz” olgusunun “dokunamadığını”, insanların denizle incelikli, estetik, sanatsal bir ilişki içinde olmadığını vurgulamıştı.

Bu düşündürücü bir konu. İlk bunu vurgulayarak daha ötesinde bir konuyu açmak istiyorum. İnsanların toplu hareket etme güdüleri, nesiller boyunca, kuşaktan kuşağa taşınan bir miras. Bir ömürlüktür bizim gözlem süremiz. Bunun ilk onbeş yılı, bunu ne yapacak bilgiye ne de bilince sahip olmadığımız bir zaman. Sonrasında bakmaya başlanır etrafımızda olup bitene.

İnsanın denizi yaşam alanının içine “dahil” etmesi, yaşam tarzını değiştirmeye açık olma anlamında bir devrimdir. Risk olgusunu bilmek, kabullenmek, ona göre davranmaktır.

Bütün ataları dağda keçi gütmüş, bir tek mantar yememiş, devletin zoruyla(ormancının en büyük düşman sayıldığı zamanları anımsıyorum ), keçi sürülerini satıp ovaya inmiş, nefret ettiği tarla saban işlerine zorla da olsa bulaşmış bir soydan geliyorum. Bu konular üzerinde çokça düşünmeye zamanım oldu. Galiba insanlar zamanla kabulleniyorlar kendilerine ters gelse de, her şeyi.

Bir dönem köyde bir sandal patlaması yaşandı. On sene sürmedi bitmesi. “Hüryaaa!”larla girdikleri denizden “Haydaaaa!”larla çıktı insanlar. Şuna bağladım ben; aralarında doğduğum bu insanlar, ayakları yere bastığında bir parça daha güvende hissediyorlar. Deniz onlar için çok belirsiz ve tehlikeli. Birliktelikleri olanaksız. Bunda denizdeki balığın tükenmesi de etken. Ama bu yanı da var.

Koca bir kumsal var köyün kıyısında. Sadece çocuklar ve gençler zevk için giriyor denize. O dönemde denizden çıkmayan yaşıtlarım, köy aralarında şortla gezen çocuklarına çıkışıp bunun ayıp olduğundan söz ediyor. Nedense yıllar, yaşamak, görmek bizleri olgunlaştırıp daha anlayışlı, daha hoşgörülü olmayı öğreteceğine -bu da bir öğrenme belki-, tutucu olmaya götürüyor. Kahvede saatlerce maça kızı oynayan insan, beş metre aşağıdaki denize ayağını sokmuyor. Bu yaklaşım, piknik yapma, kendine zaman ayırma konularında da geçerli çoğunlukla.

Sınıfsal bilincimiz bize bir zevk alma eşiği/çizgisi dayatıyor gibi geliyor bana. Denize girip, iki saat yüzmek, üç-dört saat tarlada, güneşin altında çalışan adamın direncini düşürüyor. Onu çalışmamaya, aylaklığa doğru yönlendiriyor belki de. Bu nedenle korkuyor belki tat alacağı bir şeye yaklaşmaya.

Bu da denize inanmakla değil, onun insan ruhuna etkilerinden korkmakla ilgili olduğunu sanıyorum.

Çevrimiçi Mustafa Ertör

  • *
  • İleti: 1111
Ynt: DENİZE İNANMAK
« Yanıtla #1 : 07 Şubat 2019, 09:26:56 »
 Kökenlerinin denizi tanıyan bilen insanlardan olması da denizle ilişkiyi etkiliyor.Bizim köyde karadeniz ve girit göçmeni kökenlilerin balık için sandalı hep olur.Ağ atmaya ,çapariye hanımıyla gidenleri görür bilirdik.Şimdi balığın çok azalması ilgiyi azaltsa da yine sabah akşam çapariye çıkılıyor.
Köyün çocuk ve gençlerine gelince ;deniz kenarına inmek ,yüzmek,güneşlenmek sosyalleşmek için fırsat.Hiç kimse kimsenin oğluna kızına şortla mayoyla gezdin diye bakmaz,kızmaz.Bazen köy dışından,mangal yakıp donla denize girerek ağızlarından hiioooarrrk diye ses çıkartan yabancılar köy kızlarına laf atar,rahatsız ederse köyün nerdeyse tamamından tepki görüp sopayı yerler.
Köyümüzün bu anlayışta olması denizseverleri de çekiyor.Küçük olsa da bir marinamız var.Heryerden denizciler tekneleriyle köyümüze gelir.Bizim yaşantımıza katılır.Çay bahçemizde dinlenir,köyü gezer,akşama da balık restaurantında rakı balık demlenir,keyifle limanına döner. Bizim köyün adı Tirilye..
Denize inanmak başlığında yazdıklarım köy tanıtımı gibi oldu.Söylemek istediğimi toparlayayım.Denizle öteden beri içiçe olmuş yörelerde denize olan ılgi kendiliğinden oluyor.İnsanlar fayda sağlamak amacıyla denizi yaşamlarına sokuyorlar.Tabi ki nesillerin birikimi aktarılıyor gelecek nesillere.çocuklar görerek yaşayarak öğreniveriyorlar.Karada deniz görmeden yaşamış İstanbul'da geçim kavgası yapan doğulu bir çok insan midye toplayıp dolma yapıp satıyorlar.Onlardan ikisiyle konuştum geçen gün.Kayık alacağından balık ,midye ,salyangoz tutacağından bahsetti.Denizle bağlantılı ama denizcilikle hiç alakasız bu gencin hayallerini yıkmak istedim.Denize ekmeğini kazanmak için inanmıştı.
BABA TUNCA /YEŞİLKÖY

Çevrimdışı Cem Gür

  • *
  • İleti: 1413
    • Classicboats Turkiye
Ynt: DENİZE İNANMAK
« Yanıtla #2 : 07 Şubat 2019, 16:48:02 »
Türkiye, kıyıları adalar dışında 8.333 km uzunluğunda olan ve her biri farklı ekolojik özelliklere sahip Karadeniz, Akdeniz, Marmara ve Ege denizleri ile çevrili. Marmara Denizi bir iç denizdir; Karadeniz’deki kıyı uzunluğu 1.700 km, Ege Denizi’ndeki, adalar dışında, 2.805 km, Akdeniz kıyıları ise 1.577 km’dir.

Marmara, Ege, Akdeniz sahil şeridinden kabaca 5 Km içeriden bir hattı takip edelim ancak bu bant içinde halk denizciliğinin etkin uygulandığını görebiliriz. Karadeniz sahil şeridinde ise bu bant çok daha dar. Coğrafya müsaade etmiyor.  Tabii yukarıdaki mesafelerin tamamı da etkin olarak halk denizcileri tarafından kullanılmayıp aralarda uzun boşluklar da var. Kimi Mehmet’in kimi de Mustafa’nın çizdiği çerçevede. Mesahası kabaca 41.665km2 eder.
 
Tüm ülkenin alanı 783,562 km². Yine kabaca deniz ile ilintili alan oranı %5,31 olarak görünüyor. Bakiye 741,897m2 veya %94,69 verimli ve uygun alanları sanayi ve tarım, kentler ve hinterlandları  için kullanılıyor. Genel rakamlar doğru oranları ise kabaca hesapladım. Biraz daha uğraşırsak 8.333Km deki nüfusu ve demografik yapısını da ortaya çıkartabiliriz.
 
Denizden ekonomik, kültürel, sanatsal, sosyolojik, turistik hatta askeri bir kazanım elde edebilmek için devletin uzun vadeli – örneğin 200 yıllık - , üretken, çağdaş bir denizcilik ve denizcilik eğitimi politikasına ihtiyacı var. Yoksa her gelen hükumetin kendine özgü politikası ile yazboz tahtasına çevirip de sonuç elde etmek neredeyse olanaksız.

Oysa bu ülke geneli olarak güneş, kum, sıcak deniz, mavi tur, amatör balıkçılık mevsimsel turizm fasit dairesine sıkışıp kaldık. Her nedense yüzümüzü çevirip de kim neleri nasıl yapıyormuş diye merak bile etmiyor, günden güne ufkumuzun üzerine çöreklenen kara bulutların farkına varmıyoruz.  Geçmiş kültür birikimimize bigâne kalıp araştırmıyor, öğrenmiyor dolayısı ile aktarmıyoruz.

İşte tam da bu nedenlerle top yekûn kültürümüzde “deniz” olgusunun “dokunamadığını”, insanların denizle incelikli, estetik, sanatsal bir ilişki içinde olmadığını söyleyebiliriz.

Ama arada küçümen adacıklar da var: Urla’nın bir köyüdür Özbek. Tarihi 1000’li yıllara dayanır. Özbek Çaka Bey döneminden günümüze kadar gelmiş. Çaka Bey ilk köye geldiğinde Eğri Liman denilen bölgeye gelmiş. Denizci olduğu için, gemilerle de uğraştığı için o bölgede çok uzun süre kalmış. Gemi yatağı denen bir bölgede konuşlanmış ve hala orası gemi yatağı olarak biliniyor. Sahilinde balıkçılık ve az miktarda tekne yapımcılığı var. Balık lokantaları da son yıllarda artan turizm ile iyice gelişti. Kaçgöç yok.
 
Köyün kadın muhtarı Işık Hanım anlatıyor; “ Mevsimine göre kefal , barbun , kalamar olur. Biz denizden ne çıkarsa yiyen bir köyüz. Karadiken mevsimi karadiken yeriz… Şu anki mevsim narçiçeği zamanı, Pina yeriz. Sonra saçalan toplarız, badalan toplarız. Deniz münüğünü yeriz. Deniz salyangozu denir ona. Onlardan toplarız. Yani mevsiminde her şeyi yiyen tüketen bir köyüz. Kara salyangozunu da ilk yağmurlarda yeriz… İkinci yağmurlarda kimse gidip toplamaz."

Bana anlatılan denizkestanelerinin olgunlaştığı mevsimde akşamüzeri köyün kadınları kızları kollarında örme sepetler içlerinde bir kaç limon çakıllı deniz kenarına gelir, şalvarlarını toplayıp baldırlarına kadar suya girip eğilip kalkarak denizkestanesi toplarlarmış. Sepetler dolunca sahilde halka şeklinde oturur, önlerine irice bir taş alıp şarkılar, türkülerle, güle oynaya sepetlerinden kestaneleri çıkarıp taş üzerinde kırıp yumurtalarını limonlayıp yerlermiş. Toplaşıp köye döndüklerinde de artan kestane yumurtalarını tuzlayıp konserve yaparlarmış.

Sizce de karadikeni, deniz münüğünü, salyangozu yemeği nasıl akıl ettiler veya kimlerden devraldılar araştırmaya değmez mi?
“İçinde ütopya olmayan bir dünya haritasına bakmaya bile değmez… İlerleme dediğin, ütopyaların gerçekleşmesidir” diyordu Oscar Wilde.