Gönderen Konu: DAĞI BİLMEK  (Okunma sayısı 479 defa)

Çevrimdışı Mehmet Sürücü

  • *
  • İleti: 130
  • Keşke insanyürüyüşünü dünya ile bütünleştirebilsek
    • Kapina
DAĞI BİLMEK
« : 23 Ocak 2019, 09:04:47 »


Dağı Bilmek
 
Köyden ayrılmıştım seneler önce. Okuyacaktım. Okuyup “Adam” olacaktım. Adam ne diye sorsalar bilemezdim. Şimdi bilir miyim? Sanmıyorum.

Neyse.

Köye bayramda, dönem aralarında, yaz tatillerinde gelmeye başladım. Bildiğin bir çevreden ayrılmak kolay değil. Ama katlanıyor insan. Bir anda her şey değişiyor. Sağın solun yabancı yüzler, akşam önüne geldiğin ev, açtığın kapı, yattığın yatak yabancı. Ama dedik ya, katlanıyorsun istesen de isteemsen de.

Telefon var köyde. Tek telefon. O da bakkal Nuri’nin dükkanında. Fırsat budukça arıyorum. Anamı ya da babamı, hangisi denk gelirse. Çağırıyorlar, konuşuyoruz oradan, buradan. İneği, Halis’i(Köpeğimiz), aklıma ne gelirse onu, bir de mutlaka dedemi soruyorum. Ne yapıyor, nasıl, iyi mi, sıhhati sağlığı yerinde mi? Anlatıyorlar; “İyi! İyi! Çok iyi. Sadece biraz bunadı artık. Kimseyi bilmiyor, kimseyi tanımıyor. Ne babanı, ne nineni, ne torunları, ne kızlarını, ne gelinleri. Sadece Hüseyin amcanı bilip, onu tanıyor. Kahveye gidiyor, evin yolunu bulamıyor. Dolanıyor saatlerce sokak aralarında. Birisi sevabına getiriyor eve kadar.”

Dedm Rumeli’de doğmuş. Kavala’nın dağ köylerinin birinde. Gözünü açtığında dağı görmüş, kendini bildi bileli keçi sürüsünün peşinde. Dağlarla, keçilerle, yağmurla, soğukla, karla buzla ilgili her şeyi biliyor. Kafasında hep abadan, kayığa benzer bir kalpak, upuzun bir kırmızı kuşak, aba pantolon, ayakta kara lastik.

Yaz tatillerinde köye gittiğimde sık sık evlerine gidiyorum. En küçük amcamla beraber kalıyorlar. Bana boş, tanımaz gözlerle bakıyor. Sırtında keçilere taşıdığı günleri hatırlıyorum. Yokuşu düz görür veya ayaklarının altında dümdüz yol kesilirdi dik yokuşlar. “Götüreyim mi tarlaya, kahveye, deniz kıyısında diyorum,” cevap vermiyor. Sürekli gözetim altında. Bir an yalnız bırakmıyorlar. Ninem, amcalarım, yengelerim hep peşinde. Zorunlu kaldıklarında, odaya kapatıp, üzerine kapıyı kilitliyorlar.

Çocuk değilim artık. Ergenim. Cebimde, kemer arasında kitap taşıyorum. Kafa yoruyorum dünyanın hallerine. Dedemin bu haline de...

En yakınlarını nasıl tanımaz insan? Tanımayınca yakınlık olur mu?

Üzerine hep bir kapının kapalı olduğu, tek başına kalınan odalarda yaşanır mı?

Yine bir gün telefonda anlatıyor babam; “Daha bir tuhaflaştı deden. Kapıyı açık bulduğu ilk zamanlarda köyün sokaklarında amaçsız, nedensiz dolaşıp dururdu. Şimdi hiçbir tarafa bakmadan, adeta koşarcasına dağa çıkan patikaya sarıyor. Amcan, ninen, yengelerin, hepimiz ardına düşüp zar zor yetişiyoruz. Yarım saat dil döküyoruz artık dağda sürünün olmadığına, keçilerin satıldığına inandırabilmek için. Başa çıkamadık. Kapıyı her aralık bulduğunda dağa kaçtı,” dedi.

Sonra günlerce düşündüm; Nasıl olur da bir insan, en yakınlarını tanımazken dağları, dağlara çıkan patikayı bilir? Hala düşünürüm.