Gönderen Konu: Ölümden sonra deniz var mı?  (Okunma sayısı 962 defa)

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 174
Ölümden sonra deniz var mı?
« : 21 Ocak 2019, 17:35:21 »

Batı ve doğu memleketleri arasındaki bence en büyük farklardan biri, mezarlıklara verilen değerdir. Samos adasında da şehir ve köy mezarlıkları sade, bakımlı, temiz ve her yeri kaplayan beyaz rengiyle çok çok etkileyici yerler.


2009 kışı. Daha bir yılı doldurmamış, henüz çiçeği burnunda evli bir çift olarak İstanbul’a gittik. Eyüp sırtlarında dolaşıyoruz, Pier Loti’de mezarlıklara ve Haliç’e karşı çayımızı içiyoruz. Oradan da teleferikle deniz kenarına inme planım var. Bir yandan çayımı içiyor bir yandan da hatunun kafasını şişiriyorum. Hasköy’de, Kasımpaşa’da iyice küçülen, budanan, dümdüz edilip imara açılan musevi mezarlıklarından, biraz ötemizde işlenen Garih cinayetinden giriyorum, Kamondo’nun anıt mezarından çıkıyorum. Soluksuz, anlatıyorum da anlatıyorum, hep mezarlar üstüne. Kamondo yazısı yazıyorum Naviga’ya o zamanlar. Canavar gibi araştırmışım, lityum iyon pil misali doluyum yani. Dün gece kaldığımız otel var ya diyorum, Kamondo ailesinin evi olan apartmanmış zamanında. Şimdi otel olarak işletiliyor, gece kaldığımız otel o bina işte diyorum. İki gece daha kalacağız aynı yerde. “Kimbilir Kamondo ailesinin hüzünlü hikayesi, gece zemindeki tahta gıcırtılarında, bir koridor köşesinde aniden görünüp kaybolan bir gölgenin geride bıraktığı sessiz çığlıklarda devam ediyor mudur” filan dememle bir çığlık attı garibim. Gözlerinde şu ifadeyi gördüm. “Ben nasıl bir manyakla evlendim!”


Mezarlık gezmeleri, düzeltiyorum, “deniz manzaralı mezarlık gezmeleri” o günle sınırla kalmadı elbet. Daha sonraları Athar Beşpınar’ın hayatını yazarken, teyzesi Makbule ve annesi Seniye’nin yattığı Yahya Efendi Dergahına gitmiştim. Boğaz manzarası eşliğinde ebedi uykularını uyuyanların arasında dolaşırken bir çok tanınmış kişinin mezarını görmüş, sağa sola atılmış, bakımsız, sahipsiz, üst üste yığılmış eski mezar taşlarını üzüntüyle seyretmiştim. Aynı yazı dizisi kapsamında Heybeliada mezarlığına da gittim, Athar’ın babası ve kızkardeşlerinin mezarlarını ziyaret ettim.

Ay içimiz karardı diyen bir kaç okuyucuyu duydum sanki; kararmasın yahu, dünyaya kazık çakan mı olmuş, eninde sonunda herkes gidecek, siz, ben, herkes, kim kalacak ki geriye, kim, belki Ajda, o da belki. (Haydi gene andık, biz andıkça ömrü uzasın inşallah)

Bu bilgiler ışığında, Samos’ta gezerken, algıda seçicilik midir nedir, iki mezarlık dikkatimi çekti. Biri Pitagorion’da, diğeri ise Pirgos köyünde.

Pirgos balıyla meşhur, temiz pak bir köycağız, ya da köyceğiz. Aha! Bizdeki Köyceğiz ismi köycük anlamına mı geliyor yoksa?  Haydi kendimizi tuttuk, konuyla ilgisi yok diye Köyceğiz tarihine sapmadık, Samos’u ve  Pirgos köyünü sıkı sıkıya tutup yazımıza devam edelim dedik. Bu sefer ne oldu dersiniz? Pirgos adı tanıdık geldi! Size de aşina gelmedi mi bu isim? Yani Pirgos? Kale, kule, şato vs anlamına geliyormuş Yunancada. Pirgos’a bakarken bir yerde küçük kale kelimesine rastladım, yani Pyrgion! Hala mı tanıdık gelmedi? Ege’de kaç yerleşim var biliyor musunuz adı Birgi ya da Pirgi olan! Ödemiş’teki en meşhur olanı. İzmir’de eski Çeşme yolundan giderseniz bir de orda var Birgi köyü, iyi mi? Ve ve elbette ki Sakız adasında yer alan, evlerinin özel mimarisiyle ünlü Pirgi köyü!


Şimdi hangi Pirgi ya da Birgi orijinal. Haydiii bir de bu takılacak aklımıza, buyurun! Bir de oradan dalacağız tarih, marih, sözlük, ansiklopedi deryasına. Her ay alt tarafı dört beş A4 sayfası yazmak için günler geçiyor bu yüzden. Sonra derginin editörü arıyor, bazen de tetikçilerine arattırıyor, bitmedi mi daha yazı, bitmedi mi daha yazı! Hadi gel bitir hadi! Ben zaten kaybolmuşum! Pirgos köyünden yola çıkıp nasıl geldiysem Ödemiş’teki Birgi kasabasına! Zor işler zor!

Zor deyince aklıma geldi. (Kartopu gibi yazı, aklımıza geldikçe yuvarlanıyor, yuvarlandıkça büyüyor, durduramıyoruz efendim) Dedim ya ayda dört beş A4 sayfası diye. Daha deli işi bir meslek de icra ettim. Mesela Yahşi Cazibe diye bir dizimiz vardı. O dizinin diyaloglarını Emre kardeşimle birlikte yazıyorduk. Her hafta teslim etmemiz gereken senaryo yaklaşık 100 sayfaydı. Haftada 100, doğru okudunuz, yazıyla yüz. Haydi senaryo formatı gereği bol boşluklu yazılıyor desek bile dolu dolu 60 sayfa olsun. Bunu da 2 kişi yazıyoruz diye adam başına 30 sayfa düşsün. Böyle beyin patlatan bir meslek olamaz. Haftada adam başı 30 sayfa diyalog. Baka baka bir yerden yazsan bitiremezsin, biz kafamızdan yaratıyorduk. Uydur kaydır da olamaz, planlı, mantıklı ve en zoru mizahi olmak zorunda. Pazartesi yazmaya girişiyorsunuz, cumartesiye kadar bitmeli ki bir sonraki cumartesiye kadar da çekilsin ve yayınlansın! Çekimler ayrı delilik, 4-5 gün içinde oyuncular okuyacak, azıcık ezber yapacak, çekilecek, kurgulanacak, müziklenecek ve cumartesi gecesi ekranda yayınlanacak. Hobarey! Böyle bir delilik yok. O zamanki patronum Gani Müjde’ydi, şimdiki patron da Tuba Noyan, ezilen halkların en acınılası yazıcısı da gariban kulunuz. Rüyalarıma hala giriyor, yazı bitmedi mi, bitmedi mi, bitmedi mi! Bir Gani abi, bir Tuba, bir Gani abi, bir Tuba...Kan ter içinde uyanıyorum. Telefon çalıyor, dergiden arıyorlar, yazı bitmedi mi! Uyanıkken de kabus devam eder mi, canına yandığım! Hayat hayat değil Inception filmi!

Hadi gene iyisiniz, dayanamadım baktım, Ödemiş’teki Birgi kasabası Bizans zamanlarına kadar gidiyormuş. Sanırım en orijinali bizim Birgi kasabası.

Benzer yer isimleri filan deyince aklıma geldi. (Gene mi aklına geldi!) Samos’ta Vourliotes diye bir köy var, iyi mi? Hadi Birgi ismi kale male anlamında bol kullanıldığı için rastlantısal benzerlik diyelim, Vourliotes’e ne diyeceksiniz? Düpedüz Vourla’dan gelmişler, koymuşlar adını. Vourla neresi mi? Şu anda İzmir’de yaşadığım yer, yani Urla!!!!

Bitmedi Samos’ta bir köy daha var. Mitilini! Evet Midilli’den gelenlerin kurduğu bir yerleşim.

Ege öyle bir coğrafya ki, ilmek ilmek, düğüm düğüm bağlıyız her birimiz, diğerine. Ne ilgimiz var Samos’la diyemeyiz. Urla’nın yerlisi bir komşumun DNA’sından bir kaç tel, Samos’un Vourliotes köylülerinin hücrelerinde değil mi sizce de? Hani sınırlar, hani ırklar, milletler, düşmanlıklar, kavgalar? Hepsi saçma değil mi? Kimin kime hayt huyt etmeye hakkı var? Yüz yılda dört kuşak geçiyor desek, 30 kuşak önce, yani 1200 lerde yahu, daha 30 kuşak önce diyorum, şimdi yaşadığımız Bizans şehirlerine ve halklarına akın akın saldıran Türkmenler hiç mi kız alıp vermedi, esirlerden, saldırıya uğrayanlardan hiç mi yasak çocuklar doğmadı, kan kana karışmadı, hı? Herkes, her şey, her kan kaç kere birbiriyle karışmış, çok belli değil mi oğlum? Nedir bu afra tafranız? Türkler şöyledir, Yunanlılar böyledir, breh breh. Zamanımızda maalesef tüm halklar bu ırk ve kan konusunu çok pis kaşımakta, birbirini kışkırtmakta. O zaman da ne oluyor, ara sıra Hitler gibi biri gelip ortalığı ateşe veriyor. Ari ırk, üstün ırk, peeeee... Hala da onun yolundan giden Hit oğlu Hitler var yazık ki....



İletinin sonuna bu adamın fotoğrafı hiç olmadı ya, neyse :)
Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Çetin Kent

  • *
  • İleti: 174
Ynt: Ölümden sonra deniz var mı?
« Yanıtla #1 : 21 Ocak 2019, 17:51:21 »
Pirgos köyü görülmesi gereken bir yer. Tüm ora köyleri gibi sokaklarında arabayla dolaşılacak bir genişlik yok. Arabayı yolda bırakıp yürüyerek rahat rahat gezilebilir. Mezarlığı ise köyün dışına, asfalt kenarına yapmışlar. Mezar tarihleri genellikle 2000 li yıllardan sonrası. Yeni yapılmış belli. İlginç olan taşların üzerindeki boşluklar. O boşluklarda bazen bir özel kandil veya mum yanıyor, bazılarında da birkaç fotoğraf var. Çok sık bakım yapıldığı belli, aydınlık, beyaz, ölümle çelişkili bir ferahlık. Bazı taşlar özel tasarımlı. Koca taş mesela ortası oyuk; o oyuk haç şeklinde bir boşluk aslında. Fotoğraflar insan ömrünün ne kadar kısa ve yalan olduğunu dibine kadar hissettiriyor. Sağlığında gülen, ailesiyle mutlu insanların fotoğrafları ve fakat şimdi orada yatıyorlar işte. Hızla geçen zaman en büyük katil.

“Gidenleri, ardından anmak, bir ihtiyaç mı Samos’um?” diye sordum koca adaya.
“Pişmanlıktır belki” dedi. “Hani hayattayken yeterince kıymetini bilemedik gibi”
“Yok be” dedim, “Doyamamaktır o. Erken gitti gibilerden hani, doyamadık, özlüyoruz, ya da, keşke daha çok vakit geçirseydim pişmanlığı.”
“Bak işte kendin dedin! Pişmanlık dedin!”
Kadim adayla tartışmaya girilir mi, bendeki de kafa işte, anında kazandı tartışmayı bak. Sustum.

Çanakkale şehitlikleri, yazımın ilk cümlesini destekleyen en keskin göstergedir. Basında çıkana kadar ve tepkiler başlayana dek yabancıların şehitlikleri çok bakımlı iken bizimkiler sanki ilgiden uzak ve kendi haline bırakılmış gibiydi. Belki bunun sebebi inanç farklılığındandır. Yani mezar taşı bile fazladır ya, özellikle vahabi inancında. Hatta mezar dümdüz olmalıdır, ziyaret edilmesi hatta kadınların mezarlık ziyareti bile pek istenmez ya. İlgisiz ilgililer ona mı öykünüyor diyeceğim ama biz Vahabi değiliz be kardeşim. İslamlaştıktan sonra bir çok alana olduğu gibi mezarlara da “sanatı” Anadolu sokmuştur. Güzelim işlemeli türbeler, mezar taşları, kitabeler hepsi bizler için gurur meselesi olmalı iken, nedense hep bir boşvermişlik, düzensizlik, saygısızlık, bakımsızlık.

Yıllar önce Verona’nın şehir mezarlığına gitmiştim. Ne yani turistik yerlerine gidiliyor da oraya neden gidilmesin! Hanım duysa gene şarlayacak, “nasıl bir manyaksın sen!” makamında. Vurmadan önce bir dinleyin ama. Orası sıradan bir yer değil taaaam mııaa! (Nişantaşı tikisi ağzıyla okunacak son kısım) Giderseniz mutlaka görün bana çok dua edersiniz. Yok ben orada olmayacağım, yani oraya gidince bana değil tabi, oradakilere dua edersiniz. Pofff iyice karıştı iş. Neyse, Verona mezarlığına müze demek daha doğru, onu anlatmak istiyorum kısıtlı Türkçemle.  Heykeller, kabartmalar, renkler, kitabeler, düzen, bakım, temizlik, sanat her yerden fışkırmakta.

Gitmediğim ama çok görmek istediğim bir yer de Nazım’ın yattığı mezarlık. Moskova’daki Novodeviçi Mezarlığı. Fotoğraflar ve anlatılanlar müthiş, bir başka müze gibi mekan. Belki bir gün görürüz.

Samos’a dönelim. Önce de dediğim gibi Pirgos köyünden sonra yeri itibarıyle etkilendiğim bir diğer mezarlık Pitagorion’da yer alıyor. Logothetis Lykourgos kalesinin hemen dibinde. Metamorfosis kilisesinin bahçesi de diyebiliriz, zira iki yapı neredeyse birbiri içine geçmiş. Antik çağlardan kalan kalıntıların üzerine inşa edilmiş bu iki yapı da mutlaka görülmeli.



Metamorfosis Kilisesi

Yukarıdaki bahsi geçen kilise hakkında da birkaç kelam edelim. Metamorfosis ismi bildiğiniz üzere değişim, başkalaşım yani bizim de kullandığımız metamorfoz anlamında. Kiliseye bu ismin verilmesi de Hristiyan inancındaki “İsa’nın görünümünün değişmesi” olayına atfen. Metamorfosis, 6 ağustosta dini bayram olarak kutlanıyor. İsa’nın suretinin nurla aydınlanarak değişmesi ve  tanrılaşması, tanrıya dönüşmesi anlamında sanırım. Benim inançlarla pek aram olmadığından çok da bildiğim bir konu değil. Fakat 1820’lerde inşa edilen bina pek güzel ve etkileyici. Dibindeyken aniden çalan çanın sesi sizi sıçratabilir dikkatli olun. Bahçesinde güzel bir çan-saat kulesi ve Lykourgos Logothetis’in heykeli var.



Yeri gelmişken Metamorfoz Kilisesi bir yerde daha var. Daha doğrusu varmış, şimdi yerinde yeller esiyor. Patlatılarak yok edilen diğer Metamorfoz Kilisesi, Giresun’da imiş, bildiğimiz Giresun şehrimizde. Bina kim tarafından havaya uçuruldu derseniz, cevap Topal Osman! Evet milli mücadele tarihinin ilginç ve tartışmalı isimlerinden, bildiğimiz Topal Osman Ağa!



Lykourgos Logothetis

Yukarıda ismi geçen Logothetis Lykourgos’dan bahsetmek isterim. Çünkü önemli bir şahsiyet. Kalesi var demiştim ya, öyle antik çağlarda filan yaşayan bir adam değil. Hem de bayağı yeni zamanlarda yaşamış, 1800 lerde filan. Öncelikle, kale eski antik çağ taşlarından aşırma usulü yapılmış. Özel taş imalatı falan yok. Kale demişler gerçi de, isyan sırasında isyancılar tarafından komutanlık merkezi olarak kullanılmış güçlü bir taş binadan, ya da kuleden fazlası değil. Yani surlarla çevrili çok korunaklı bir yapı beklemeyin. İsyan dememden anlamışsınızdır. Kime mi isyan? Tabii ki bize, Osmanlıya. Hanımlar beyler işte Samos’u elimizden alan Logothetis Lykourgos efendi huzurlarınızda!




İsyanlar sırasında kaleyle birlikte kiliseyi de inşa etmiş. Samos’lu zengin bir ailenin oğlu aslında. İyi bir eğitim görüyor. Nerede mi? İstanbul’da. Tuna boylarında yöneticilik filan da yapıyor, hayat işte, nereden nereye. Sonra da geliyor Samos’ta isyanın başına geçiyor, halk kahramanı oluyor. Heykelindeki tasviri ve tablolarından göreceğiniz üzere giyimi kuşamıyla, fesli mesli haliyle pek de yabancı gibi durmayan kaytan bıyıklı bir Osmanlı. Bir Ege Macerası kitabında bahsettiğim Averoff da Osmanlı tebaasından biriydi malum. İmparatorluk zayıflayınca içeriden vuranlar da artıyor, ne acı ki.

Neyse yazının sonu geldi bizim lafımız bitmedi.

Mezarlardan girdik yazıya isyanlardan çıktık, pek bir dağıldık sonra yine topladık. Başlıktaki soruya gelirsek:

Ölümden sonra deniz var mı, “albayım?”
Yaşayıp gidiyoruz.

Çevrimdışı Ahmet Kabaalioğlu

  • *
  • İleti: 4656
Ynt: Ölümden sonra deniz var mı?
« Yanıtla #2 : 21 Ocak 2019, 22:36:40 »
Hiç düşünmemiştim, bu yazıyı okuyana kadar. İki aile mezarlığımız var. Birinin adı "Gemi Yeri" diğerinin adıda "Avara" . İkisi de denize nazır. Doğup büyüdüğüm mahallemizin adı da Avara Mahallesi. Birde babaannem sülalesinin mezarlığı var. Onun adıda "Kıble Yeri" oda deniz görür.Ne desem bilemedim. Hepsinin isimlendirilmesiyle ilgili bir  hikayesi de varmış aslında.

Çok sağol Çetin Hocam.

S/Y Bidarka / Fatih / İstanbul


"Son Denk Kayıkçısının Hatırasına"


https://sondenkkayikcisi.blogspot.com/

Çevrimdışı Kemal Gündüz

  • *
  • İleti: 758
  • Selamlar
Ynt: Ölümden sonra deniz var mı?
« Yanıtla #3 : 22 Ocak 2019, 07:34:08 »
Sabah erken saatte çok güzel oldu. Teşekkürler Çetin Hoca


Tapatalk kullanarak iPhone aracılığıyla gönderildi

Ynt: Ölümden sonra deniz var mı?
« Yanıtla #4 : 22 Ocak 2019, 09:24:01 »
   Çok teşekkür ederim,çok güzel paylaşım.

Çevrimdışı Zafer Dedeoğlu

  • *
  • İleti: 426
Ynt: Ölümden sonra deniz var mı?
« Yanıtla #5 : 22 Ocak 2019, 09:29:58 »
Hiç düşünmemiştim, bu yazıyı okuyana kadar. İki aile mezarlığımız var. Birinin adı "Gemi Yeri" diğerinin adıda "Avara" . İkisi de denize nazır. Doğup büyüdüğüm mahallemizin adı da Avara Mahallesi. Birde babaannem sülalesinin mezarlığı var. Onun adıda "Kıble Yeri" oda deniz görür.Ne desem bilemedim. Hepsinin isimlendirilmesiyle ilgili bir  hikayesi de varmış aslında.

Çok sağol Çetin Hocam.

Ahmetçiğim sende Çetin kaptanım gibi hikayelerini öğren de yaz bize.

Teşekkürler Çetin kaptanım  :)xx :)xx :)xx

Çevrimdışı Mustafa Ertör

  • *
  • İleti: 1106
Ynt: Ölümden sonra deniz var mı?
« Yanıtla #6 : 22 Ocak 2019, 09:41:43 »
  Ne güzel yazı,teşekkür ederim.
Bazen etrafıma "cennette deniz kenarında bir evim ve iskelesinde bağlı yelkenlisi olacak." diyorum.
Yani buradaki cennet orada da devam etsin.Ölümden sonra da deniz olsun.Amin.
BABA TUNCA /YEŞİLKÖY

Çevrimdışı Murat Ayduk

  • *
  • İleti: 401
Ynt: Ölümden sonra deniz var mı?
« Yanıtla #7 : 22 Ocak 2019, 12:57:40 »
  Ne güzel yazı,teşekkür ederim.
Bazen etrafıma "cennette deniz kenarında bir evim ve iskelesinde bağlı yelkenlisi olacak." diyorum.
Yani buradaki cennet orada da devam etsin.Ölümden sonra da deniz olsun.Amin.

Allah hepimize gecinden versin... Aminnn..  :)