Gönderen Konu: Meşhur Bir Felsefe Problemi  (Okunma sayısı 838 defa)

Çevrimdışı Doğan Erbahar

  • *
  • İleti: 569
Meşhur Bir Felsefe Problemi
« : 19 Ocak 2019, 22:47:45 »
“5 duyusu olmayan, ve hiç olmamış bir insan yine de var olduğunu bilebilir miydi?”

Bu problemi ilk defa lisedeyken okuduğum dini içerikli bir kitapta görmüştüm, etkileyici gelmişti. Kitapta bir bedahet (tabiilik, apaçıklık) duygusuna sığınarak (ispatsız olarak) varolduğunu bilebileceği söyleniyor, buradan yola çıkarak da bilincin ve “ben”in 5 duyudan bağımsız olmasına geçiliyor ve buradan da bir “ruh” veya en azından bir “öte”ye geçilerek bir metafizik temellendiriliyordu.

Sonradan yıllar içinde gördüm ki asırlar boyunca felsefeciler ve ilahiyatçılar başta olmak üzere yeryüzünde gezmiş, yeme-içme ötesinde kafasını çalıştırmış, fikriyat ile meşgul olmuş kim varsa bunun üzerinde bir şekilde düşünmüş. Binbir farklı şekilde ifade edilmiş, her cephesi ile çok tartışılmış bir soru imiş...

Geçenlerde Magee’den bir röportajda duydum zannedersem, insanoğlu kainatın işleyişini anlama konusunda kuantum mekaniğinden tutun izafiyet teorisine kadar bambaşka sınırlara kadar geliştirdi anlayışını. Ancak insan bilincinin tabiatını anlama konusunda kelimenin tam anlamıyla bir milim yol kat edebilmiş değiliz. 20.000 yıl önce neredeysek şimdi de aynı yerdeyiz gibi duruyor… Çok doğru bir gözlem bence. Magee, bunun sebebi olarak belki de beyinlerimizin bu problemi düşünmeye uygun bir mimarisi yok diyor. Bu da iddialı bir cümle olmak ile beraber doğru olabilir.

Bilinç araştırmaları günümüzde, felsefeciler, ilahiyatçılar ve nöro bilimcilerin kesişim noktasında, hala sınırları çok kesin çizgiyle çizilememiş bir yerlerde bulunuyor. Bir taraftan bakıldığında bir tür tabu esasında. Herkesi rahatsız eden bir tarafı var çünkü doğrudan “öznesinin” o kadar kurcalanmasının. Somut bir sonuç bulunsa bile kimsenin kolayına kabul edebileceği türden olmayacağını düşünmek zor olmasa gerek bu sonucun “objektifliğinin”.

Bu konuda akla gelen en ünlü isim Daniel Dennett, %100 materyalist çerçevede bir resim çizmeye çalışan bir felsefeci ve bilincin bir tür ilüzyon oduğunu iddia edecek kadar “ileri gidiyor”. İşin kültürel tarafına dair başka yazarlar tarafından da sorulan ilk Homo Sapiens’in “bilinci” gerçekten var mıydı kültürü ile beraber mi şekillendi sorusunu ise antropolojik olarak acaip heyecan verici bulduğumu söylemem lazım…

Baştaki soruya geri dönersek… Takip ettiğim bir blog var, geçenlerde orada karşıma çıktı yine. Blogun yazarı uzun zamandır takip ettiğim iyi bir bilgisayarcı olduğu için soruyu nispeten farklı formüle etmiş. Böyle bir beyin “bilgi” üretebilir mi üzerinden gitmiş. Bu formülasyon hoşuma gitti ve birkaç düşünce tetikledi, bunları paylaşmak için yazıyorum biraz da bu yazıyı. Blogda soru bu şekilde formüle edilmiş ancak olay ontoloji-epistemoloji cephesinde tartışılmış. Oysa işin biyolojik ve fiziksel tarafı benim çok daha ilgimi çekti. Şöyle ki:

Bir insandan bahsediyoruz herşeyden önce, bu bir ön kabûlümüz olsun, (aksi takdirde kafamızda tasarladığımız soyut bir varlık olur ki çok ilgimi çekmiyor bu problem). İnsan olsun illa ki. Ama 5 duyusu yok ve hiç olmamış. Ancak biyolojik olarak bu insanın beyni canlı varsaymak durumundayız. “İşlevsel” bir şeyden söz ediyoruz sonuçta.

Şimdi beyin dediğimiz organın yapısı ve işleyişi konusunda iki önemli teori var: 1. Modüler beyin 2. Plastik beyin. Plastik beyinden kastedilen şu ki beyin tamamıyla dışarıdan alınan sinyaller ile şekilleniyor, beyin hücreleri her görevi üstlenmeye hazır vaziyette bir “plastisiteye” sahip… Modüler teoride öngörülen şey ise farklı. Hayır diyor modüler teori, beyin özelleşmiş bir yapıdır, konuşma, görme, işitme, vs. gibi farklı bölgelere ayrılmıştır. Milyonlarca yıllık doğal seleksiyon ona yüzlere karşı ekstra hassasiyet, içsel bir fizik motoru, 3 boyutlu dünyayı 2 boyuttan çözebilme vs. vs… gibi yetenekler kazandırmıştır. İşte doğuştan kör olanların yapabildiği resimler, olağan üstü işler ortada… Bunlar önceden genetik olarak kodlanmış gelmezse beyin sadece sinyallerle bunu çözemez. (Chomsky’nin dilin içselliği argümanı da burada…)

Dolayısıyla modüler teori çok daha akla yatkın ve kanıtlarla destekleniyor. Zaten plastikçiler de %100 pelte gibi bir yapı öngörmüyorlar benim anladığım kadarıyla. Dolayısı ile elimizde özelleşmiş, en ufak bir sinyalden bir örüntü tanımaya meyilli, hatta “aç ve saplantılı” bir yapı var.

Ee? Ama sinyal yok? O kadar hızlı gitmeyelim. İlla dışarıdan bir sinyal olmaması demek kendi üretemeyeceği anlamına gelmiyor. Şöyle ki madem işlevsel bir yapıdan sözediyoruz, bu, beslenen canlı bir beyinse bir tür elektrik sinyali üretiyor olması gerekir. Bu sinyal başlangıçta salt “gürültü” mahiyetinde olsa bile modüler bir yapıda daima öyle kalacağını düşünmek aksini düşünmekten çok daha zor geliyor bana.

Biraz daha açarsam burada gürültüden kast ettiğim şey tam anlamıyla bir rastgelelik. Televizyondaki karlı beyaz ekran veya radyoda yayın yokken duyduğunuz salt hışırtı sesi mesela elektriksel gürültünün görsel ve işitsel karşılığı. Eee? Karlı ekrana bakarken durup dururken birşeyler görmeye başlamıyoruz değil mi?  Güzel! Başlamıyoruz ama bazen ufak tefek bir şeyler seçer gibi olmuyor muyuz? Unutmayalım ki bizim beynimiz yoğun bir şekilde duyulardan besleniyor ve bunları hemencecik “eleyebiliyor”. Duyulardan mahrum bir beyin elektriksel sinyallerin rastgeleliğinde bulabildiği minnacık “dalgalanmaları” kapabilir (mi?). Eğer hal böyle ise rastgelelikten yola çıkarak bu dalgalanmaları hafızasına kaydedip aralarında ilişki kurmaya çalışamaz mı?

Termodinamikte rastgeleliğin meşhur ölçüsü olan entropinin alternatif bir tanımı daha var ve bu tanım “bilgi” üzerinden yapılan bir tanım. Buna Shannon entropisi deniyor. Bu bağlamda genetik olarak örüntü tanımaya programlı bir organ enerjisini rastgelelikten düzen üretmeye çalışarak geçirebilir yani “bilgi” üretebilir belki de diye hissediyorum…
 
Güvercinlere tamamıyla rastgele anlarda yemek veren bir makine ile yapılan deneylerde bir süre sonra hepsinin kendi “kültünü” geliştirdiği gözlemlenmiş. Kimisi sürekli kafasını sallamaya başlamış, kimisi sürekli sek sek oynuyor, kimi kendi etrafında dönüyor. Çünkü ilk yemeğin geldiği an o harekete denk gelmiş ve tekrarlamaya başlamış, sonra çoğu zaman denk gelmemiş ama bir sonraki sefer de denk gelince buyrun size bir amplifikasyon mekanizması. Güvercinlerde bunu bir rastgelelik üretiyor da beyinde niye olmasın diye düşünüyor insan.

Bu bilginin mahiyeti elbette ki bildiğimiz ve aşina olduğumuz herşeyden farklı olacaktır ama ortada bir aktivite olacaktır ve bu aktivite dışarıdan bile gözlemlenebilir belki bir cihaz ile. Bakın bu şekilde formüle edilince problem bir anda felsefi düzlemden bilimsel düzleme iniyor. Mesela böyle bir deney tek yumurta ikizleri üzerinde yapılırsa sinyaller arasındaki farkları gözlemlemek ne gibi bir sonuç verir acaba diye “yararlı” soruların sorulmasına da sebebiyet verebilir. Beyinde ne kadar rastgelelik vardır? Kuantum teorisinden gelen rastgelelik beyine yansır mı (ki ciddiye alınan bir fikir bu da) vs. gibi sorulara verecek bir cevabı olabilir böyle bir deneyin.
 
--------------------------------------------------------------

Ee? Ruh nerede? “Bilinç” nerede? Görüldüğü gibi bu soruları tamamıyla tartışma dışı bırakyor yukarıdaki gibi bir akıl yürütme mesela… Bu mevuyla ilgili son olarak aşağıdaki görseli paylaşmak istiyorum. Bu, Descartes tarafından çizilmiş birşey:



Adamın beyninin içinde bir odacık kurgulamış. Görüntü oraya düşüyor, “gören” orada, “ben” orada, “bilinç” orada veya isterseniz “ruh” orada diyebilirsiniz. Ancak bu tasvirdeki büyük sıkıntıyı 5 yaşındaki çocuklar bile anlayabilir:

Geçen denemek için benim 4,5 yaşındaki geveze kızıma sordum. Sevimli hayalet Casper duvarların, kapının içinden filan geçebiliyor değil mi? Evet dedi. Peki ama bazen bardakları oyuncakları da kaldırabiliyor, nasıl oluyor bu? Soruyu anladı (ki önemli olan da buydu), ama hazır cevap kerata cevabı da yapıştırdı: “Hayır, baba! Onun “gücü” var çünkü…”

 ;)
"...parce que je suis heureux en mer et peut-être pour sauver mon ame..." - Bernard Moitessier

Çevrimdışı Mehmet Sürücü

  • *
  • İleti: 130
  • Keşke insanyürüyüşünü dünya ile bütünleştirebilsek
    • Kapina
Ynt: Meşhur Bir Felsefe Problemi
« Yanıtla #1 : 19 Ocak 2019, 23:19:10 »
“5 duyusu olmayan, ve hiç olmamış bir insan yine de var olduğunu bilebilir miydi?”
Soruyu ilk okuduğumda Borges'in düşleyen kaplanlarını, rüyalarda rüya görenleri gören kelebekleri düşündüm. Konuyla ilgisi yokken.

Düşünme keyfine erdiğim zamanlardaki sorularımdan biriydi; "İnsan ne kadar azalabilir?
Kolu, bacağı, omzu, bazı organları olmadan yaşayabiliyorduk. Bazı organların yapay olanları da aynı işlevi görebiliyordu. Bir sigara paketine sığdırılan, "iç organların işlevini gören, cepte taşına bir düzeneğe kadar gelmiştim. Metal-plastik -her ne yeni teknılojide varsa- kol, bacak ile bir yerden bir yere ulaşım sorununu çözmek zor değil. Gerisi düşünme oyununu sürdürme.

Bir kavonozun içinde yaşatılan beyine kadar gelmiştim. Konuyu yapay zeka düzlemine taşımadan sürdürmeye çalışayım.

Parçacık ve kuantum boyutu da beni aşıyor.

Bu konuda kafamı en iyi yapan -iki koca bardak viski üzerine+2 gibi- bir kitaptan söz edeyim;
Aklın G'özü- Douglas R. Hofstadter

Kitapta, Benlik duygusu, Ruhu araştırmak, Donanımdan yazılıma, program olarak zihin, yaratılmış benlikler ve özgür irede, iç göz gibi bölüm başlıkları var.

Burada mikro dünyalar, bilinç, beyin, ruh kavramları, Borges, Turing testi, Stanislaw Lem gibi yazar ve kavramlardan alıntılarla anlatılıyor. Bolca soru var kitapta. İyi de kafa karıştırıyor. Ama bulanmayan şey durulmaz, düşüncesine inanalar için iyi bir okuma denemesi olabilir.

Doğan reisin yazısı hakkında bir eşy yazmak için birden çok okumak gerekir bence. Ama bu gecenin en zihinsel antrenman metniydi bence.


Çevrimdışı Mücahit Karabaş

  • *
  • İleti: 838
Ynt: Meşhur Bir Felsefe Problemi
« Yanıtla #2 : 20 Ocak 2019, 11:11:27 »
Doğan Hocam harikasınız ufkumu genişletmeye devam ediyorsunuz. Mehmet Sürücü Abimiz de öyle.

Evrimsel sürece ve çok hücrelilerin doğasına bakıldığında varoluşun ilk aşaması beynin ve sonrasında duyuların çalışmasını sağlayan sinir sisteminin oluşması ile başlar. Duyularımız duyu organlarımızdan çok onları işleyen beynimiz sayesinde oluşur. Kalp atışımızı da beyin belirler. Kısacası beynin oluşumunda bir problem oluşursa organlar arası bağlantıyı sağlayan sinir sistemi ve hatta diğer tüm organlar da oluşamaz. Dolayısıyla insan görünümlü bir primat ya da benzeri bir çok hücreli oluşamaz. Şu an için beynimiz insan ya da başka bir canlı için beş duyudan farklı bir altıncı duyuyu idrak edemiyor.
Genetik bilimi bir aşama kaydedecekse belki üçüncü bir göz veye kulak icat edebilir. Ya da varolan gözün ya da kulağın spektrumunu geliştirebilir.


Duyuların çalışması için önce duyu organlarına ihtiyaç var. Sonra buradan gelen verilerin beyinde doğru işlenmesi gerekiyor. Beynin yapısı ve çalışması keşfedildikçe duyuların geliştirilmesi ile ilgili de çalışmalar ilerliyor. Koklama yeteneğini kaybeden birisi,  beyni eğitilerek kısmen de olsa koku olmaya başlıyabiliyor.

Sonuç olarak, soru felsefi olarak kabul edilebilir ise de varsayım niteliği taşımakta diye düşünüyorum.

Benim de okul çağlarımdan beri arkadaşlarıma sorduğum bir soru vardır?  Duyularından birisini feda etme cezası alıyorsun ve seçim senin. Hangisinden vazgeçersin, neden?
Çok ilginç nedenler farklı farklı cevaplar almışımdır. Hala da sorarım. 
 

Çevrimiçi Bülent Büyükdağ

  • *
  • İleti: 3930
Ynt: Meşhur Bir Felsefe Problemi
« Yanıtla #3 : 20 Ocak 2019, 12:42:43 »
Işte bunlar hep postmodernizm.
Saatin fazla tiz tıkırtısında,ışık yıllarının ömür süremizle alay eden sesini de işitiriz.

Çevrimdışı Erol Şar

  • *
  • İleti: 124
Ynt: Meşhur Bir Felsefe Problemi
« Yanıtla #4 : 20 Ocak 2019, 19:53:21 »
"“5 duyusu olmayan, ve hiç olmamış bir insan yine de var olduğunu bilebilir miydi?”

Bu problemi ilk defa lisedeyken okuduğum dini içerikli bir kitapta görmüştüm, etkileyici gelmişti. Kitapta bir bedahet (tabiilik, apaçıklık) duygusuna sığınarak (ispatsız olarak) varolduğunu bilebileceği söyleniyor, buradan yola çıkarak da bilincin ve “ben”in 5 duyudan bağımsız olmasına geçiliyor ve buradan da bir “ruh” veya en azından bir “öte”ye geçilerek bir metafizik temellendiriliyordu."

Eh bu durumda sorunun nasıl ortaya çıktığı belli.

Benzer bir düşünsel deneyi en eski materyalistlerden De La Mettrie de yapmıştı ona da bakmak gerek.
xxx