Gönderen Konu: Sonra Theodoros Angelopoulos filmi yine bitmedi  (Okunma sayısı 760 defa)

Çevrimdışı Mehmet Sürücü

  • *
  • İleti: 142
  • Keşke insanyürüyüşünü dünya ile bütünleştirebilsek
    • Kapina
Sonra Theodoros Angelopoulos filmi yine bitmedi
« : 19 Ocak 2019, 20:52:01 »


Sonra Theodoros Angelopoulos filmi yine bitmedi

Onun hakkında çok yazıldı, konuşuldu. Bütün dünyada tutkulu, azımsanamayacak çoklukta sevenleri olduğunu biliyoruz. Onunla tanışmam, muhacir kökenim, Balkanlarla ilgili her türlü sanatsal yapıta daha duyarlı oluşum nedeniyleydi. Yönetmenler vardır, bir filmini izlersiniz. O yönetmeni, sinemasal anlatımı, fikirleri, daha pek çok farklılığıyla kendinize daha yakın bulursunuz. Okuduğunuz ilk kitabında, o yazarın sizin yazarınız olduğunu anladığınızdaki duygulara benzer şeyleri yönetmene karşı hissedersiniz. Tüm kitaplarını okuma tutkusu gibi, tüm filmlerini izleme isteği duyarsınız. O, böyle bir yönetmen oldu benim için.

1935’te Atina’da doğdu. İkinci dünya savaşı, ülkedeki siyasal karışıklıklar, savaş sırasında başlayıp sonrasında da süre giden iç savalarla sürekli kaynayan bir ülkede büyüdü. Atina Hukuk fakültesinde dört yıla yakın okuduktan sonra, bitirmeden okulu bırakıp, sinema öğrenimi için Paris’e gitti. Fransız sinema okulu L’IDREC’te kurslara katıldı. Okuldan kovuldu. Cinematheque Française’de yer gösterici olarak çalıştı. 1960’ların Fransasındaki sosyalist ve özgürlükçü fikirlerinden etkilendi. Fransız Yeni Dalga’sı film anlatımında geniş bir arayış yelpazesini de başlatmıştı. Klasik sinema dilinden uzaklaşmış, günümüz modern sinemasının yolunu açan, soyut, izlenimci ve sürrealist çalışmalar ortaya çıkmaya başladı. Bütün Avrupa’yı etkisi altına alan bu yenilik arayışları onu da etkiledi doğal olarak. Angeolopoulus ülkesine döndüğünde, daha önce hiç yapılmamış, farklı tarzda filmler yapacaktı. İdeali buydu.

Tiyatroda uzun bir zamandır uygulanmış, öncüllüğünü Brecht’in yaptığı Epik anlatımı, mitolojik öğelerle zenginleştirerek, ilk birkaç filminde kullandı. O Thiasos(Kumpanya) bu türdeki başyapıtı sayılabilir. Film, uluslararası ilgi gördü. Cannes’ın Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünden FIPRESCI ödülü kazandı.

Filmlerinde hava hep kapalı, bulutlu veya yağmurludur. Geniş sekans çekimleri sever. Kameranın ani hareketlerini pek tercih etmez. Kahramanı sokaklarda dolaşırken ya kimse olmaz, ya da küçük küçük gruplar halinde, sessiz sedasız, bazen de solgan atan öfkeli kalabalıklar olur.

“Angelopoulos’un en etkileyici özelliği görsel üslubuysa, tema seçimleri, ya da kendi deyşişyle “saplantıları da kolayca göze çarpan özellikleridir: bir baba figürünün aranması, onun varlığının ya da yokluğunun önemi, metaforik bir kavram olarak ve bir referans noktası olarak baba; yakın Yunan ve Balkan tarihinin büyük önemi ve bu tarihin dünyanın o bölgesinde yaşayanlar üzerindeki etkisi, önemli tarihsel olayları yansıtan küçük parçacıklardan kişisel ve tarihsel gerçeği yeniden yaratma çabası; karakterlerinin tümünün çıktığı yolculuklar, sınırlar, sürgün kavramı, yurt diyebilecekleri bir yer arayan yerinden sürülmüş insanlar ve ebedi dönüşün travması. s.15”

Sığınmacılık, Göç, muhacirlik, sınır, öteki olmak işlemekten bıkmadığı olgular. Filmlerindeki kişiler sürekli bir şeyleri, kendini sorgular. Kumpanya, Puslu Manzaralar, Ulysses Bakışı, Arıcı, Leyleğin Gecikmiş Adımı filmleri tümüyle yollarda geçer.

Marcello Mastroianni, “Hatırlıyorum” adlı anılarını derlediği kitapta, Arıcı filminin çekimi sırasında, küçük bir ekiple, Yunanistan’da “yalnızca bir kare çekebileceğimiz azıcık anlamlı bir güzellik için” yüzlerce kilometre gittiklerini, film çekimi için kullandıkları aracın, film çekimi boyunca 17.000 km yol yaptığını belirtiyor.

“Yunanistan! Hatırlıyorum da topu topu on üç kişilik bir ekiptik, genel sinemayı düşündüğümüzde bu çok gülünç bir sayı, en azından otuz, kırk kişi olmalı, ama bu beni bu küçük grup düşüncesi heyecanlandırıyordu, uygun bir yer, bir görüntü bulabilmek için oradan oraya dolaşan ailelere benziyorduk. Ve diyebilirim ki epey gezdik!
……….

Böylece adalar dışında tüm Yunanistan’ı gezdim. 17.000 kilometre. Hiç ara vermeden. Örneğin biri acıktığı zaman kamyonun arkasındaki kepengi kaldırıyordu; orada ekmek, seytin, feta(yunan peyniri) şarap ve su bulunuyordu. Ben şanslıydım, çünkü ekmekle zeytini seviyordum. yani hiç sıkıntı çekmedim. Hatta her şeyden bir serüven tadı aldım, bu beni hayli heyecanlandırdı. Bu sinemanın da ötesinde bir şeydi. ” s.92

Angelopoulos, ilk uzun metrajlı filmi Anaparastassi’nin (Tatbikat), “sakinlerince terk edilmiş, çürüyen bir ülkeye yakılan bir ağıt” olduğunu söylüyor. 1962 yıllarında Almanya dış ülkelerden işçi alımına başladı. Yunanistan’daki muhalif, karşıt düşüncedeki kişiler, siyasal bakımdan tehlike sayılıp, izlenen, defalarca hapislere atılan bir kısım insan bunu fırsat bilerek ülkeden ayrıldı. Askeri dikta, muhaliflerinden kurtulma sevinciyle, işçi göçüne olumlu bakıyordu. Bunun yanında, bazı köylerden, fakir halkın bir bölümü de Almanya’ya işçi olarak gitti. Bu nedenle boşalmış, sadece yaşlılar, kadın ve çocukların kaldığı, Epir bölgesinde, aşığıyla birlikte kocasını öldüren bir kadının gerçek öyküsünden yola çıkarak yapılmış Anaparastassi ilk filmi. Ve ülkede, yurt dışında ilgiyla karşılandı.

Dana sonra, ardı ardına yaptığı filmlerle bir çok uluslararası festivalde ödüller kazandı. uzun metraj 15 film, 2 belgesel, bir de kısa film yaptı.
Filmlerini gerçek mekanda çekti. Görsel plan, kuzay Yunanistan’ın çıplak manzaraları, karanlık gökler, yağmur ve soğuk, tercih ettiği çalışma ortamıdı. Hava düzeldiğinde çekimi durdurdu. Birkaç kez, bahara kadar bitiremeyeceği filmi, ertesi yılın soğuk ve yağışlı aylara ertelediği bilinir.

“Doğal bir manzarayı hayalimdeki iç manzaraya dönüştürme ihtiyacı duyarım. Evleri yeniden boyatır, kimi zaman yerlerini değiştirtirim; daha önce orada olmayan köprüler inşa ederim.”s.14

Onun sineması üç bölümde düşünülebilir. Siyasal, epik ve mitolojik dönem, bu dönemin en tipik yapıtı O Thiasos-Kumpanya’dır. Sovyetler’in çöküşüyle yaşanan değişim sonrası, kişiler üzerinden, arka planda anlatılan politik, siyasal söylem ve son dönem. Son döneminde, dünyanın gidişinden, siyasal yozlaşmanın vardığı boyuttan duyduğu rahatsızlıkla, tamamen içe dönük, kişisel arayış ve bunalımları olan karakterler üzerinden dünyayı anlatmayı seçti. Kitara’ya Yolculuk ve Sonsuzluk ve Bir Gün bunun en iyi örnekleri.

“Ağır bir siyasal düş kırıklığı dönemi yaşadım. Hepimizin bu süreçten geçtiğimizi biliyorum ama ben ciddi olarak etkilendim. bu belki de uğradığım en büyük şoktu.” s.43

Güncel siyasi olaylar onun sinemasında git gide azalan bir yer tuttu. “O Melissokomos / Arıcı”da ifade ettiği çöküş ve arayış Angelopoulos’un bizzat dile getirdiği varoluş bunalımını, yaşadığı düş kırıklıklarını simgeliyordu.

Bir filmi, uzun olacağını düşündüğünden üçleme yapmaya karar vermişti. İlk ikisi; I To Livadi pou dakryzei-Ağlayan Çayır-2004, I skoni tou hronou-Zamanın Tozu-2008 çekildi.

Angeolopoulos, filmleriyle bir bütünü oluşturmaya çalıştığını, bu nedenle hiçbirini klasikleşmiş “son” sözcüğüyle bitirmediğini, filminin sonundaki bitiş cümlesinin, bir sonraki filmine başlangıç teması oluşturduğunu söyledi her fırsatta.

Üçlemenin son filmini çekiyordu. L’altro mare, Öteki Deniz’i.

Sonra film yine bitmedi.

Alıntılar:
Hatırlıyorum.Marcello Mastroianni.Çev.Ayça Gülsoy.Can Yayınları.İstanbul.1998.s.92-93
Theo Angelopoulos.Dan Farinaru.Ceviri.mehmet Harmancı.Agora Yayınları.İstanbul.2006

Çevrimdışı Cem Gür

  • *
  • İleti: 1518
    • Classicboats Turkiye
Ynt: Sonra Theodoros Angelopoulos filmi yine bitmedi
« Yanıtla #1 : 19 Ocak 2019, 22:10:40 »



“İçinde ütopya olmayan bir dünya haritasına bakmaya bile değmez… İlerleme dediğin, ütopyaların gerçekleşmesidir” diyordu Oscar Wilde.

Çevrimdışı Cem Gür

  • *
  • İleti: 1518
    • Classicboats Turkiye
Ynt: Sonra Theodoros Angelopoulos filmi yine bitmedi
« Yanıtla #2 : 19 Ocak 2019, 22:16:01 »
 
Angelopoulos seyrederken ben hep çekmecelerimden bezen sarkan, bazen taşan, bazen de sadece gözlerini gördüğüm Panait İstrati'yi görürüm.
“İçinde ütopya olmayan bir dünya haritasına bakmaya bile değmez… İlerleme dediğin, ütopyaların gerçekleşmesidir” diyordu Oscar Wilde.