Gönderen Konu: Terk-i Belen  (Okunma sayısı 542 defa)

Çevrimdışı Mehmet Sürücü

  • *
  • İleti: 130
  • Keşke insanyürüyüşünü dünya ile bütünleştirebilsek
    • Kapina
Terk-i Belen
« : 11 Ocak 2019, 08:25:36 »
Günaydın.

Çanakkale bisiklet turu notlarından bir parça alttaki bölüm. N ekadar istesem de çok fazla yazamadım o yaşadıklarımızı. Yaşam öncelikli.

Terk-i Belen
Yol dikleşince iniyoruz bisikletten. Yanlara geçip gidonlardan tutarak itiyoruz yokuşları.İlk gün, bisikletlerin en ağır olduğu gün. Heybelerde 35 kg’a yakın yiyecek, giyecek ve malzeme var. Nefesimiz daraldıkça duruyor soluklanıyoruz. Çam ağaçları arasına serpilmiş meşeliklerde türlü kuş sesleri arasında yürürken en sevdiğim, çoban kuşlarının hüzünlü ötüşleri.

Bel; tepe, yüksek yer demekmiş. Belen Köyü de öyle, yüksekte, tepe bir yerde. Girişindeki derenin koca yatağında bir tutam su kalmış. Daha baharda, nisan ortasında neredeyse kupkuru. Köyün girişinde gübre ve hayvan kokuları karşılıyor bizi. Sokaklar bomboş. Birkaç yatan köpek havladı damların önlerinde sıralanmış büyük yem balyaları, saman yığınları arasından.

Küçük bir meydanda tek köy kahvesi. Kahvenin yanında, arkası süt güğümleri dolu kamyonetteki adam, orta yaşlı, birkaç günlük kır sakalı yüzünü kaplamış bir köylünün sütünü alıyor. Bisikletleri yanaştırdık bir kenara. Kamyonetin başına gittim. Selam verdim. Bakraçtan dökülen, yeni sağılmış sütün dumanı tütüyor. Döktükleri galvanizli güğümün ortasındaki ölçekten kilosunu okuyor alıcı, kır sakallı adam küçük bir not defterine yazıyor miktarı. Hoş geldin, beş gittin derken işi bitiyor, kahveye yöneliyoruz. Kahve daracık bir oda. İçerisi bomboş. Bütün sandalyeleri dışarı çıkarmış kahveci. Hem darlıktan hem de güzel havaların çağırışından olmalı. Üzeri oluklu saç kaplı çardağın altına oturuyoruz. Sütünü veren birkaç kişi daha geliyor sohbet yavaş yavaş koyulaşırken. Birazdan kahveci, tepsiye koyduğu demlikle geliyor. Şeker, çay tabakları, bardaklar da yanda. Dolduruyor birer. Garipsiyorum. Evdeki gibi, üstte demlik, altta sıcak su. İçeri bakıyorum, kahvedeki ocak bölümünde su kazanı yok. Demek çay hep böyle pişiyor. Neden acaba?

Onlar bizi merak ediyor, biz onları. Bu, yeşili baharda bir-iki ay gören, diğer zamanlarda susuz, kışın soğuk olduğunu düşündüğüm köyde yaşayan bu insanları merak ediyorum. Baba oğul bisikletle dolaştığımızı, bir yerler görme, insanları tanımadan zevk aldığımızı söylüyorum. Köylüler açık sözlü ve dobra. Lafı dolandırmadan söylüyor demek istediğini. Akıllı adamın işi değil sizinki, işiniz mi yok, yan gelip yatsanıza evinizde, diyor biri. Bunu öyle içten söylüyor ki, ne kınama ne de alay var sesinde. Ne iş yaptıklarını, hayatlarının nasıl geçtiğini soruyorum.

Tüm geçim kaynakları hayvancılık. Köy 80’lerde başlayan, bugün altı hanelik bir nüfusa kadar inen büyük bir göç yaşıyor. Kalanlar da 40 yaş üzeri. Bir tek çocuk var köyde. Hiçbir akranının olmadığı, büyüklerden oyun arkadaşlığı dilenmek zorunda kalan o çocuğu düşünmeye çalışıyorum. İçim buruluyor. Babası sadece çocuğu için, okusun da hayatını kurtarsın, bu boz belende ne gelecek ne de hayat var kaygılarıyla, taşınma hayalleri kuruyor.

Atikhisar Barajı çevrenin tüm doğal yapısını etkilemiş. Derenin kuruluğu bundan. Su her şey demek, geçim, yaşam, hayat, hem insan hem çevredeki her varlık için. Olmayınca bitiyor yaşam. Ne ot kalıyor ne yeşil. Hayvanlar başka bir yere, insan karın doyuracağı kasabalara gidiyor.

Sağlık Ocağı yok, pazar kurulmuyor, bakkal yok, su şebekesi, kanalizasyon sistemi yok,    
internet yok, cep telefonu çekmiyor, İlköğretim Okulu var, faal değil, taşımalı eğitim yapılıyor. Gelir yetersizliği ve işsizlikten muzdarip köylüler. Hallerinden, memleket halinden, gidişattan rahatsızlıklarına getiriyorlar sözü her fırsatta. Sonu gelmeyecek yakınma dolu sohbetlere girmek istemiyorum. Sık sık değişiyor gündem. Hep lafın bir ucu mutsuzluğa, geçim şartlarının zorluğuna, geleceklerinin belirsizliğine varıyor.

Nereli olduğumuzu söyleyince, oraları görmüş bir ihtiyar, bizim oraların çok iyi yerler olduğunu, zeytinciliğin insanlara daha sıkıntısız, geçimi kolay bir yaşam sağladığından söz ediyor. Çok eskiden, birkaç aile, Edremit’e zeytin ameleliğine giderlermiş. Yaşlı bir adammış zeytinliğin sahibi. Çocukları gitmiş bir taraflara, bırakmışlar bunu yalınız, ama nasıl da çalışırmış o ihtiyar haliyle nasıl? Üç- beş kişinin yaptığı işi yaparmış bir başına. Malum zeytin kış mahsulü, bundan dert yanarmış ihtiyarcık; “Büyük Allah’ım hikmetinden sual olunmaz amma, şu koskoca yaz mevsimine, küçücük bir zeytin ağacını sığdıramadın mı?” diye yakınırmış arada bir.

Çaylar içildi, bir daha doldu bardaklar. Kahveye selamlar salıp oturmak kolay, kalkması güç. Sohbet tatlı, bitimsiz. Vedalaşıp kalkıyoruz.

Ufak bir sırtı çıkınca rastlıyoruz Beşkardeş’e. Umut taktı bu adı. Tam sırtta, Atikhisar baraj gölüne bakan havadar bir yerde. Bir kökten çıkmış beş kardeş meşe bunlar. Her şeye rağmen tutunuyorlar yaşama.

Çevrimdışı Mehmet Sürücü

  • *
  • İleti: 130
  • Keşke insanyürüyüşünü dünya ile bütünleştirebilsek
    • Kapina
Ynt: Terk-i Belen
« Yanıtla #1 : 12 Ocak 2019, 04:50:48 »
ÇEKİP GİTME

"Oysa belki de kısa bir yürüyüşe bile ölümsüz bir serüven ruhuyla, geri dönmeyecekmiş gibi, terk ettiğimiz krallıklara birer anmalık olarak yalnızca mumyalanmış kalplerimizi yollamayı göze alarak çıkmalıyız.Eğer ananızı babanızı, kardeşlerinizi, karınızı, çocuklarınızı ve arkadaşlarınızı bir daha görmemek üzere geride bırakmaya hazırsanız, borçlarınızı kapatmışsanız, vasiyetinizi tamamlayıp tüm işlerinizi halletmişseniz ve özgür bir insansanız, o zaman yürümeye hazırsınız demektir."
Henry David Thoreau


                                                                                                                                   
çekip gitme
Gündelik, sıradan aynı saatlerde kalkmalar, neredeyse birbirinin tıpkısı sabah kahvaltıları, yemek sofraları, sorumluluklar, işler, her gün yürünen sokaklar, hep aynı yüzler, bıkılan bu tekdüzelik, bir süre sonra bende, uzaklarda olanın özlemine, her şeyi bırakma, çekip gitme hayallerine dönüşüyor. Evin rahatlığı, arkadaşlar, belirli günlerdeki buluşmalar, ritüeller, duvarlar, çitler, tel örgüler, kitaplar, gazeteler, televizyon, rahata, konfora dönük, koruyan, esirgeyen, ne varsa terk etme, ataletsizliği, aynı zamanda mahrum da eden duvarların ardına bırakma dürtüleri filizleniyor içimde. ‘Rahat batıyor,’ diye niteliyor yakınımdaki insanlar. Sonra sonra onları haklı bulduğum zamanlar dahi oluyor. Ama öyle oluyor.

çağrı
Sırttaki Beşkardeş Meşe’ye bisikletimi dayıyor, fotoğraf makinemi çıkarıyorum. Sırt, Atikhisar baraj gölüne hakim, yemyeşil bir alan. Yeni yeni uçveren bodur meşelerin neredeyse saydam yaprakları aralarından süzülüyor güneş. Açık gökyüzü masmavi. Gölün sularına karşı yakanın maviye çalan soluk grileri yansıyor. Çobankuşu ötüşü, durgun, dingin çevreye daha bir koyu sessizlik ekliyor. Göl, meşelikler, ufuktaki yansılar, kuş sesleri, meşeliğin arasında gezinen rüzgar; “Boşver yolu, rotayı, uzan şuraya, çimenlerin arasına, kapat gözlerini, görmezden gel zamanı, planı-programı,” diyor. Her çağrıya icabet edilemiyor doğal olarak.

Biniyoruz bisikletlere, tatlı bir eğimle inen  toprak yolda, pedal çevirmeden, yola göz ucuyla bakarak, manzaranın görkemini duyumsayarak iniyoruz göl kıyısına.

eşik



“Yolculuğun başında bir düş , bir tasarı , bir niyet vardır. İmgelemi kırbaçlayan adlar, yolun, ormanın, çölün çağrısı, sıradan olandan ve basitlikten kaçarak, birkaç saatlik ya da birkaç yıllık bir kurtuluş. Ya da bir bölgeyi katetmek, onu daha iyi tanımak, mekanın iki uzak noktasını birleştirmek hırsı veya sadece aylaklığı yeğleme.” David le Breton


Kapı eşiğinden dışarı atılan ilk adımla başlıyor farklı olan. Bütün gidişler, rahatı, konforu, hep aynı olanı, çitleri, tel örgüleri, esirgeyen her şeyi terk, bir uzaklaşma, kopma, onlardan vaz geçme denemesi, bir karşı duruş. Yolda olmak, bir mekânsal durumdan çok, zamanda bir yerde oluş galiba. Mekân; bir mola anı, ıssız dağ başında, etraftaki canlılar için akan bir çeşmenin yanında oluş, arada yoruldukça, bir çay içimi soluklanılan, yol üzeri bir kahve, ilk kez görülen birinin karşısında oturup söylediklerini dinlemeden başka bir şey değil öyleyse. Belki akşama doğru, hava kararmadan konaklanan, çadır kurulacak, sıcak bir yemek yenilebilecek, uyunulabilecek, yorgunluk atılabilecek geçici bir sığınak mekân.

yol
Gölün kıyısında park etmiş araçlar, kurulu çadırlar var. Elleri uzun oltalı koyu gölgelere, uzaktan el kaldırıp selam verip geçiyoruz. Koyun sürüsünün, pamuk öbekleri gibi, rastgele serpiştiği tepeciklerden, budanıp sürülmüş, terk edilip kurumuş kütüklerle kaplı üzüm bağlarından, hakim bir sırta, dünyanın parası dökülerek yapılmış, zevksizlik örneği ‘köşk’lerin yanlarından geçiyoruz. Gidiyoruz.

Öğle sıcağı, hızla birlikte kırılıyor. Yine de terliyoruz. Sık sık su içmek, soluklanmak için duruyoruz. Uygun bir yer bulup öğlen molası vermenin zamanı geldi. Acıktık, yorulduk da bir parça.


kaybolma kılavuzu
Rastlantıların belirlediği bir gidiş yolda olmak. Beni en çok ayartan yanı da bu belki. Her ne kadar Umut’un GPS’i, akıllı telefonu, kaybolma olasılığını, önümüzdeki yolun sürprizlerini bir şekilde etkilese de, bu -ne mutlu ki- şimdilik sınırlı bir etkiye sahip. Yol, yeri geliyor bildiğini okuyor. Haritada görünüp de rotada olmayan, rotada -gidilen doğrultu üzerinde- olup da haritada olmayan yollar, sapaklar, patikalar çıkıyor karşımıza. Birini seçiyoruz. Birkaç yüz metre önümüzdeki dereyi, yokuşu, yol ayrımını öngörebilse de, yoldaki çamur, kenardaki çiğ damlaları, korkup kaçışan kertenkeleler daha GPS veya haritanın bilgisi eriminde değil. Yolda olmak demek, belirsiz -kısmen de olsa- olanı yaşamanın tadına varmak demek. Yoldaki öngörülemeyen zorluklar, aksilikler, engeller, tümüyle rastlantısal durumlar, yolda olmanın hazzını yükseltiyor. Kendini bırakıp koyveriyorsun ama edilgen olarak değil, olan biten her şeyin bilincinde ve içinde.

…….

yola

Aslolan yolda olmak. Yolun nereye vardığı değil. Zaten gerçek değil mi; hiçbir yol bir yere gitmediği.

Bisikletin tekerleği üç duruma dönüyor;

_Artan bir uzaklıkla geride kalan, ışıltılarla akan bir derenin, kuş sesleriyle kahkahalara boğulan bir koruluğun, tepelere doğru dikleşen bir yokuşun ötelerinde, hep geçmişte kalan olunan geçmişteki bir yere,

_ Tekerleğin döndüğü toprak, taşlık yolun uzayan çizgisi boyunca, duyuların algıladıklarıyla, hızla giderken yüze vuran serin rüzgarla, ağrıyan, yorgun kasların sızıları, uyuşan ellerle, ayak tabaları, etraftaki sesleri, kokuları ile yaşanan şu ana,

_İleride, rastlantıların serdiği örgülerle oluşan keşifler, yeni yerler, ilk kez görülen insanlar, karmaşık duygular, gelecekteki belirsizliklere.