Gönderen Konu: ONLAR  (Okunma sayısı 591 defa)

Çevrimdışı Mehmet Sürücü

  • *
  • İleti: 130
  • Keşke insanyürüyüşünü dünya ile bütünleştirebilsek
    • Kapina
ONLAR
« : 04 Ocak 2019, 07:05:15 »
ONLAR

 
Ama yeri titreten güçlü tanrı
gözleri kapalı durmuyordu nöbette.
oturmuş gözlüyordu savaşı, dövüşü,
ta yukarılarda, ormanlık Semendireğin en sivri doruğunda.[1]

Uyandım. Hafif bir motor sesi geliyor bir yerlerden. Giyindim. Kamaradan çıktım.

Orta kamara, demir borulardan bir korkulukla çevrelenmiş. Kıç tarafındaki geniş bölmeye doğru yürüdüm. Kenarda, istiflenmiş tahta balık kasaları iplerle korkuluklara bağlanmış. Korkuluk boyunca dolanıyorum.

Ege’deyiz. Korkuluğa dayanıp bakıyorum. Masmavi sularda süzülüyoruz. Uzaklarda belli belirsiz, mavimsi karaltılar, güneş bulutların ardında. Hafif kıyılar esiyor.
Tekne ağır yolla ilerliyor. Saatime baktım, 6.30.

Üst güverte kamarasında reis, ufka dalgın dalgın bakıyor. Kamarasının her yanı camla çevrili. “Her penceresi denize nazır.” diye bir yer varsa, o da orası. Beni görüyor. Elini selamlar gibi kaldırıyor. Sürgülü camı açıp sesleniyor;

“Günaydın aga. Yatsana be. Ne işin var bu saatta ayakta?”

Düşünüyorum bir an. İyi soru. Ne iş olur bu saatte? Bir şey gelmiyor aklıma. Daha nerede olduğumu bilmezken... Ne diyebilirim ki?

“Ne zaman ayrıldık limandan, neredeyiz?”

Şaşkınlığım, sorularım, gülümsemesini eğlenen birinin gülüşüne çevirdi.

“Sabaha karşı çıktık. Saros'tayız. Şu karşıda gördüğün karaltılar Yunan. Solumuzdaki ada Semenderek.” diyor.

Şaşkınlığım, içimdeki tuhaf kıpırtılar daha daha artıyor. Heybetli, tepeleri karla kaplı adaya bakıyorum. Odysseia destanında anlatılan, Aydağı’nın doruklarından Truva savaşını izleyen, dört adımla Aigai’yi (Ege) geçen, adımlarıyla koca dağları, ormanları tir tir titreten denizler tanrısı Poseidon geliyor aklıma. Efsanelerde denizler tanrısının karla kaplı, yüce dağın tepesinden, Gökçeada’ya doğru uzanan mavilikte, ilk adımını nereye atmış olabileceğini kestirmeye çalışıyorum. Adadan, denizden seken gözlerim, iki dev ayak gibi çatılmış bom direğine takılıyor. Ardından tarama cihazlarına, Reis’in dağınık yatağına, uykusunu alamamış, yorgun yüzüne.  Yaptığımda bir anlamsızlık, bir eksiklik duyuyorum. Vazgeçiyorum.

Alt güverteye inip, genel kamaraya giriyorum. Sağda, solda, masaların üzerinde, okunduğu sayfada kalakalmış gazetelere, dolu kül tablalarına bakıyorum. İçeriye yeni denlenmiş çayın mis gibi kokusu dolmuş. Mutfağa sürgülü, küçük pencereden bakıyorum; aşçı kaynayan çaydanlığa su ekliyor. Selam veriyorum. Selamıma başıyla karşılık veriyor. Genel kamaradan çıkıp, daracık mutfak bölmesine geçiyorum. Aşçı alışkın hareketlerle, tabaklara peynir, zeytin, reçel koymakla meşgul. Arada, boşlukta plastik bir kupaya buharı tüten demlikten çay doldurup, üzerine sıcak su çekiyor. Şeker kâsesiyle beraber önüme sürüyor. Gözlerime bir teşekkür kondurmaya çalışıp, bardağı alıyorum. Ona bu dar yerde engel olduğumu düşünüyor, teknenin baş tarafına geçip kalın halatların üzerine oturuyorum. Sular iki yandan, ardımıza doğru akıp gidiyorlar. Teknenin en ucunun, denizle birleştiği yerde, neşeli bir köpük, iki yandan ayrılıp, gerilerde uzun, geniş bir saban izine karışıyor. Yeşile boyalı küpeşte tahtalarının üzerinde (sisten mi, teknenin baş tarafına çarpıp dağılan dalgacıklardan mı olduğu belirsiz) ışıl ışıl su damlaları parıldıyor. Bir yudum çay alıp, dorukları karla kaplı Semendirek Adası’na bakıyorum. Ufka doğru uzanan mavilik, altımızdan kaçıp gidiyor. Baş güvertenin sakin yeşilinde, dalgacıklardan yansıyan ışıltılar, gölgecikler oynaşıyor. Paslı, koca demirin, lif lif olmuş, halatının boşluğu ayaklarımın altında kavisler yaparak paslı, dev ırgata dolanıyor.

Homeros’un “Gül parmaklı şafak” dediği gün ağarıyor usulca.

Çayımı bitirip, birkaç demir basamaktan inerek güverteye, mutfak bölmesine yürüyorum.

Aşçı işini bitirmiş. Derin nefeslerle çektiği sigarasına küçük yudumlarla şekersiz çayı ekliyor. Ocakta koca bir kazanda su kaynıyor. Elimdeki boş çay bardağını tezgâhın üzerindeki birkaç baş soğanla sapı çatlak bıçağın yanına koyuyorum.

Dışarı çıkıyorum. Tayfalar yeni kalkmış. Birisi dar tuvalet kapısından içeri girmeye çalışırken, bir başkası, birkaç adım ileride, küpeşteye ayağını dayayıp, teknenin altından kayarak ayrılan denizin maviliğine baka baka günün ilk sigarasını içiyor.

Yüzünde, geç gelen, yarım kalmış bir uykunun kalıntılarıyla bir tayfa, tuz zerrecikleri, sinek pislikleriyle bulanmış aynada tıraş oluyor. Genel kamaranın sol yanına, dış duvarına bir lavaboyla bir çeşme konmuş. Keskin bıçak, tıraş köpüklerini yol yol sıyırıp, yüzün kararsız, uykulu girintilerini parça parça ortaya çıkarırken, birkaç metre yanından, iki martı, bıçak gibi kanatlarıyla denizin üzerinde köpükten bir yara açarak, çığlık çığlığa gökyüzüne yükseliyor.

Adını anımsayamadığım bir tayfa, apış arası sökük, üzerinde sabah güneşinin parıldadığı balık pulları yapışmış eşofmanın altındaki terliklerini sürüye sürüye yanımdan geçerken Günaydın, diyor.

“Günaydın. Hayırdır?”

“Bir tuvalete gideyim bakalım. Sonrası kısmet.”

Genel kamara dolmuş. Yüzlerde kırık, kesik, dinlenmeden kalkılan uykuların kalıntıları dolaşıyor. Kahvaltı zamanı. Arıkovanı gibi her yan. Çatal, kaşık sesleri, gülüşmeler, çay kaşığı tıkırtıları kaplamış her yanı. Reçel, zeytin, peynir tabaklarına eğilmiş başların üzerinde, kimsenin ilgilenmediği televizyonda sunucu, sabah haberlerini veriyor.

Rastgele bir yere oturuyorum. Bir yandan bir şeyler atıştırırken, bir yandan insanlara bakıyorum. Yüzlerinden, adlarını hatırlamaya çalışıyorum. Adlar uçuşuyor hafızamın çıkmazlarında. Her bir adı, yüzlere takılabilecek, uyup uymadığını çağrışımlarla kontrol edebileceğim bir kalıp gibi kullanmaya çalışıyorum. Nihat? Yüzle sözcük bir karışım, bir dönüşüm, bir kalıp, şekil oluşturuyor. Oluşturuyor mu? Hayır! Olmadı. Değil! Hüseyin; hayır, Selçuk, değil, Ferhat; yok, o da değil. Uzayınca diğer adları da anımsamakta güçlük çekiyorum. Oldum olası isimleri hatırlamakta zorlandığımı düşünüyorum. Vazgeçiyorum.

Sonraları, onlarla çeşitli yerlerde, güvertede, denizden yeni çıkmış ıslak ağlar üzerinde, genel kamarada, bir yandan kasalara balık doldururken beraber olduk. Gün boyu çektikleri sıkıntılara tanıklık ettim. İsimler daha da silikleşirken, Mapacı Hüseyin’in, ağdaki çelik halkaları istifleyen morarmış elleri, Cavit’in gece gündüz ağzının kenarından eksilmeyen sigarası, Nihat’ın iki kasa hamsiyi paklarken, neşeyle tutturduğu türkü daha belirginleşti.

Kahvaltısını bitiren, koca demlikten, keyif çayını doldurup, köşesine çekiliyor. İnce, tel tel tüten sigaralar yakılıyor. Ortalık dumana kesiyor az sonra. Kimse umursamıyor yasağı. Kapalı yermiş, açık yermiş takmıyor. Burası umman, burası derya-deniz. Burada kara kanunları geçmiyor. Buranın kendine göre kanunları, adetleri var.

Semendirek Adası’nın civarında olduğumuzu söylüyorum. Bir-ikisi ifadesiz bakışlarla bana bakıyor. Hangi koyun, hangi adanın açığından geçtiklerini, nerede olduklarını merak etmiyorlar sanki. Alışkın bedenleri, açık denizde mi, yoksa sakin limanda mı olduklarını içgüdüsel olarak algılıyor. Denizde olduğunu bilmesi için kamaranın penceresinden bakıp, uçsuz bucaksız maviliği görmesi gerekmiyor.

Onlara bakarken, en eski denizci, Odysseus’tan zamanın silen, süpüren rüzgarıyla, kuşaklarla, genlerle yüzlerine, duygularına, yaşamlarına ne kadarının aktarılmış olabileceğini düşünüyorum. Ulaşmak için yıllarca denizlerde fırtınalarla, canavarlarla, türlü türlü kötülüklerle savaşılan o düş ülkesi; İthake, o düş ülkesindeki hep denizdekini bekleyen, beklemekle özdeşleşmiş sevgili; Penelope geliyor aklıma. Tüm bunların; özgürlüğün, maceranın sembolü Odysseus’un, sevginin, özlemin, beklemenin sembolü Penelope’nin bugün hangi anlamda, hangi bedende, yüzde, yaşamlarının neresinde sürdüğünü soruyorum kendime.

yelken birdenbire tam ortasından şişiverdi.
Güm güm vurdu karinaya alacalı dalgalar.
işte artık gemi yola çıkmıştı.
Dalgaların üstünde koşuyordu habire,
uçuyordu enginin bağrında, kıra kıra dalgaları
….....
Gemi bütün gece, gün ağarana dek, gitti.
[2]


[1] İlyada, Homeros, çev.: Azra Erhat, A.Kadir, Can Yayınları, İstanbul, 1984, s. 302
[2] Odysseia, Homeros, çev.: Azra Erhat, A.Kadir, Can Yayınları, İstanbul, 1988, s. 60

Çevrimiçi Bülent Büyükdağ

  • *
  • İleti: 3930
Ynt: ONLAR
« Yanıtla #1 : 07 Ocak 2019, 18:46:37 »
ONLAR

 

Semendirek Adası’nın civarında olduğumuzu söylüyorum. Bir-ikisi ifadesiz bakışlarla bana bakıyor. Hangi koyun, hangi adanın açığından geçtiklerini, nerede olduklarını merak etmiyorlar sanki. Alışkın bedenleri, açık denizde mi, yoksa sakin limanda mı olduklarını içgüdüsel olarak algılıyor. Denizde olduğunu bilmesi için kamaranın penceresinden bakıp, uçsuz bucaksız maviliği görmesi gerekmiyor.

Onlara bakarken, en eski denizci, Odysseus’tan zamanın silen, süpüren rüzgarıyla, kuşaklarla, genlerle yüzlerine, duygularına, yaşamlarına ne kadarının aktarılmış olabileceğini düşünüyorum. Ulaşmak için yıllarca denizlerde fırtınalarla, canavarlarla, türlü türlü kötülüklerle savaşılan o düş ülkesi; İthake, o düş ülkesindeki hep denizdekini bekleyen, beklemekle özdeşleşmiş sevgili; Penelope geliyor aklıma. Tüm bunların; özgürlüğün, maceranın sembolü Odysseus’un, sevginin, özlemin, beklemenin sembolü Penelope’nin bugün hangi anlamda, hangi bedende, yüzde, yaşamlarının neresinde sürdüğünü soruyorum kendime.

yelken birdenbire tam ortasından şişiverdi.
Güm güm vurdu karinaya alacalı dalgalar.
işte artık gemi yola çıkmıştı.
Dalgaların üstünde koşuyordu habire,
uçuyordu enginin bağrında, kıra kıra dalgaları
….....
Gemi bütün gece, gün ağarana dek, gitti.
[2]


[1] İlyada, Homeros, çev.: Azra Erhat, A.Kadir, Can Yayınları, İstanbul, 1984, s. 302
[2] Odysseia, Homeros, çev.: Azra Erhat, A.Kadir, Can Yayınları, İstanbul, 1988, s. 60

Yanlışlıkla, cep telefonundan baktığım için olmalı, Mücahit'in başlığına yazmıştım, teşekkürü. Kitap ve imzanız için teşekkür ederim. Titizlikle okuyacağım ve seveceğimden de kuşkum yok.

Bu güzel anlatınız ve sorunuza ilişkin yorumumu, bağlantısı nedeniyle Ersin'in sayfasında vereceğim  izninizle.




Saatin fazla tiz tıkırtısında,ışık yıllarının ömür süremizle alay eden sesini de işitiriz.

Çevrimdışı Mehmet Sürücü

  • *
  • İleti: 130
  • Keşke insanyürüyüşünü dünya ile bütünleştirebilsek
    • Kapina
Ynt: ONLAR
« Yanıtla #2 : 07 Ocak 2019, 19:11:59 »
Çok teşekkürler Bülent bey. Umarım severisiniz öyküleri. Düşünce ve eleştirilerinizi de paylaşırsanız memnun olurum.
Bu alıntılar -sanırım 4-5 tane oldu- Kardeşim Deniz adlı çalışmadan bölümler. Yazıları 5-6 seneyi geçmiştir. Yeniden düzeltmelere de cesaret edemiyorum.
İyi okumalar.