Gönderen Konu: AKDENİZ'DE PUPA YELKEN  (Okunma sayısı 2866 defa)

Çevrimdışı Tan Kaan Özkan

  • *
  • İleti: 2174
AKDENİZ'DE PUPA YELKEN
« : 21 Aralık 2016, 18:31:02 »
Ne zaman canım sıkılsa, açıp tekrar tekrar okurum. Okuyanlarınız vardır elbet, yazarının bir "nick"ten ibaret olan "Akdeniz'de Pupa Yelken" yazısını. Sevenler ve daha önce denk gelip okuyamamış dostlar için.


AKDENİZ’DE PUPA YELKEN

Günlerdir ruhum sıkılıyor. Rüzgârın sesi, yosunların kokusu, dalgaların şarkısı burnumda tütmeye başladı. Karada sıkışıp kalmış hayatlar; yakamozların, sırtları gümüşlü balıkların, göz süzerek bakan mehtabın davetine icabet edemezler. Hep bir manileri, statü merakları, onları karada tutan nedenleri vardır. Deniz onları çağırdığında bir bahane uydurmayı tercih ederler. Bu günlerde özgürlük rüzgârları kulağıma uzak denizlerin türküsünü fısıldamaya başladı. Yelken basmayı, grandi direğine tırmanmayı becerebiliyorum henüz. Yıldızlara bakıp yönümü bulmayı, teknenin burnunu dalgalara verip, orsa alabanda tiremola atmayı unutmadım. Kemiklerim biraz yaşlandıysa da ruhum tüm yolculuklara hazır.

Hadi bakalım kimler geliyor benimle. Bana miço lazım, bir de aşçı. Yükleyin hayallerinizi, arzularınızı tekneye. Yolculuk var…Akdenize yelken açıyoruz. En hevesliniz baş kasarada ırgatı çalıştırsın, zincir kendine mahsus şarkısını söylerken, tekne kendini iskeleden kurtarsın. Ne o…içiniz sevinç mi doldu, kabına sığamayanlarınız mı var? Tırmansın pruva direğine, bir ıskalaryadan ötekine sıçrasın. Aşçımız bize biber soslu rigatoni pişirmeye başlasın ya da Suriye’li bir koca karıdan gizli tarifini aldığı Kibre Mabrume’ yi ocağa oturtsun.

Yalnız bilin ki teknede ulu orta konuşulmaz, kesinlikle kavga edilmez, herkes vazifesini yapsın gerisi hikayedir. Benim işim de tam budur… tayfalara hikayeler anlatmak…denizden çıkan dev canavarlarla nasıl savaşılacağını göstermek, fırtına patladığında bir yudum grappa eşliğinde korkmamayı onun yerine teknenin dalgalarla sevişmesini dinlemeyi öğretmektir. Katılın bana ülkeden ülkeye, kentten kente gidelim. Şimdi canım kavga etmek değil, sıcak kanlı, kıvırcık saçlı bir napoli’li gençten napoliten bir şarkı dinlemek istiyor. Şarkısında denizden sevgilisinin dönmesini bekleyen bir kızı anlatsın; erkeğine fısıldayacağı güzel sözleri, birlikte içtikleri şarabın etkisiyle yapacaklarını anlatsın. Kız sarhoş, genç gemici sarhoş, teknemizdeki her kes ..hatta tüm Akdeniz sarhoş olsun.

İçimden bir his yeniden demir almanın zamanı geldi diyor.Yeni limanların, farklı serüvenlerın, duyulmadık tatların beni beklediğini fısıldıyor.. Eski bir Yunan atasözü şöyle der; ‘’Malia burnunu geçen yurdunu terk etmiş sayılır’’ Malia burnu Peloponessos’un güneyinde,batıya açılan sınırsız yollardan önceki son kerteriz noktasıdır. Anadolu’da, İtalya’da, İspanya’da tüm gemicilerin, Berberilerin,Arapların ve diğer milletlerin deniz seyyahlarının hepsinin kendi kerteriz noktaları vardır. Bu noktadan itibaren kendi yurtlarını terk ederler, Akdeniz’in maceralı sularına yelken açarlar.

Bizim de yolculuğumuz bugün böyle bir kerteriz noktasından, Efes antik kentinin açıklarından, Kadim Notion limanından ana yelkeni fora etmemizle başlıyor. Yelken basmamızla birlikte teknemiz apaz seyrine girecek ve bir kırlangıç gibi süzülmeye başlayacak. Açık denizde balıklarla birlikte yıldızlara karşı şarkı söylemek isteyenler gelsin. İş yapmayıp, sürekli konuşan nanemolla gemiciler istemem. Size fazla yük gerekmez…dalga cinlerine karşı muskanızı, tarihin derinliklerinden gelen kara koncoloslara karşı sihirli sözlerinizi ve elbette neşenizi yanınıza almayı unutmayın yeter. Akdeniz beni çağırıyor. Ben gidiyorum. Eyyam ola.

Biline ki ahşap teknemiz tarihin derinliklerinden kopup gelen bir gelenek zinciri içinde yapılmıştır. Güvertesindeki tik ağaçları, kamaraların işleniş biçimi yüzyıllardır aynı formu muhafaza etmektedir. Bugün Messina’da bir sokakta, küçük bir Yunan kentinin kenar mahallesinde, Sakız adasında, Marmaris Bozburun kıyılarında yahut Cerbe adasında yapılmakta olan teknelerin; zamanın, hayatı yudum yudum içtiği devirlerden kalan teknelerle ne kadar benzer olduğunu görseniz şaşırırsınız. Borda kaplamaları, postalar, baş, kıç,omurga ile ıskoçaya oturtulmuş direkler için bile zaman sanki onları değiştirmeyi unutmuş gibidir.Biraz keten tohumu yağının içine katılmış gazyağı emdirilmiş çıplak meşe ve çamlarda yüzlerce yıl öncesinde yapılmış havası vardır. Teknenin üstünde geçen yaşam da kendisini tarihten gelen üsluba uydurmaya çalışır. Yapılması gereken işler, tahtaların gıcırtısı, yelkenin pır pırlanması, kaptanın bağırması, tayfaların mavrası hiç bitmez. Tüm sesler dalgaların gürültüsüyle iç içe geçer…canlanır… bir Akdeniz şarkısına dönüşür.

Tekneyi hayallerle yüklediysek bırakın yelkenlerimizi yaşamın canlı soluğu şişirsin. Demir aldığımızda önümüzdeki masada yayılmış duran deniz haritaları bize değişik bir yolu, farklı bir macerayı gizlice işaret edecektir. Pusulamız hep aynı… kuzeye çakılı kalmış… değişmez oklarıyla çizeceğimiz yerlerin rotasını belirleyecek. Fakat sanılmasın ki yolumuz tehlikelerden uzak, güllük gülistanlık olacaktır. Akdeniz’in yüzyıllardan beri bilinen, alışılmış deniz yolları bile ürkütücü sürprizlerle, ani tehlikelerle doludur. Akdeniz’in bir çok limanında gemici yolu gözleyen analar, babalar, çocuklar, sevgililer fırtına ve kasırgaların yüreğini yumuşatıcı sihirli sözcükleri söyler, sağ salim sevdiklerine ulaşmaları için bin bir çeşit adak adarlar. Gemiciler yüklerini, en çok da beden ve ruhlarını günümüze dek gelmiş dinsel törenlerde Allah’a, Meryem Anaya ya da zamanı belirsiz tarihlerden kalmış ayinlerde Deniz Yıldızı’na , Maris STELLA’ya emanet ederler.Akdeniz’e güvenilmeyeceğini,onun kalleş bir yüzünün de olduğunu hiç unutmazlar. Edilen her dua ile, adanan her adakla kutsallıkla günlük yaşam iç içe geçer. Biri olmadan diğeri eksik kalır.

Şimdi bağcılar Cinque Terre yamaçlarından Cenova Riviyera’sına inmektedirler, Yaşlı köylüler Province’de, Ayvalık’da zeytin ağaçlarına bakıp kış başında depolarına girecek yağın hesabındadırlar. Venedik’in durgun sularında ya da Cebre kanallarında yoksul balıkçılar ağlarını çekmektedirler. Albenisi olan genç bir Fransız kadını Roma’da bir meydan kahvesinde capucino’sunu içmekte, saçları biryantinli bir İtalyan delikanlısı uzay çağı gözlüklerinin ardından kadını kesmektedir. Yani tam da yola koyulmanın, hayata katılmanın vaktidir. Tayfalar hazır ola…Tüm Akdeniz’de bilinir ki tan ağarması her zaman yol vaktidir.

Liman kalabalık. Uğurlamaya gelenler arasında yüzler uzaktan tam seçilemese de tanıdık simalar var. Rüzgâr batı yönünden belli belirsiz … yelkenleri bile doldurmaktan aciz görünüyor. Ama hayal gücünüze güvenin Civadradaki rüzgârbiçer işimizi görür. Hadi bakalım deniz kurtları flok iskotası ters kontrada…teknemiz yavaşça şamandırası üzerinde dönüyor. Rüzgârbiçer tekneye yol veriyor. İşte tam sırası. Tek bir hareketle mizana direği yelkenleri boşalıyor. Uğurlamaya gelenlerde bir hareketlilik…yelkenlerin açılmasıyla ağır ağır ilerliyerek alarga da duran teknelerin arasından sıyrılıyoruz. İşte biraz ötemizdeki bir teknede Arşipel’deki her dalgayı incelemiş, kıyılarındaki her taşı kaldırıp altına bakmış ve bulduklarını bir sözlüğün içine hapsetmeye kalkışan M.Gül ÖZGEÇ yorgun bir gülümseme ile bize içten bir ‘’uğurlar ola’’ çekiyor. Liman müdürü pencereden bize bakıyor. Belli etmese de içten içe uzak denizlerin, sonsuz maceranın özlemini çektiği gözlerindeki ifadeden anlaşılıyor. Ama… işte hayat gailesi… ne yapsın?

Haydi vre be denizciler…işte denizdeyiz…işte Arşipel’deyiz…Akdeniz bizi bekliyor…üzerleri binlerce çizgiyle kaplı deniz haritalarını yayın önünüze. Tayfanın en genci gözlerini kapatsın ve parmağını bir noktaya dokundursun. Kıyıdakiler de, teknedekiler de yolculuğun nereye olacağını merak etsin. Kimilerinin düşlerini İspanya’nın sıcak şaraplı geceleri süslesin, kimininkine kumsalda sirtaki yapan bir Rum dilberi girsin. Yolculuğumuz başladı..düş görmek serbest.

Sol yanımda Kadı kalesi, sağ yanımda Sisam adası. Durduğum yer tam denizin ortası .Sisam’ı ana karadan ayıran büyük deprem milyonlarca yıl önce değil de sanki dün olmuş gibi. Dün gece eski korsan yatağı Scalanova’nın az ilerisi Bizans tahkimatı Kadı kalesinde balıkçı Mustafa ile içtiğimiz rakı,yediğimiz kavun ve otlu peynir,biber dolması… Kokory limanında Kokoroz lokantasında Apostol ile içeceğimiz uzo, kekiğe bulanmış keçi peyniri, kalamar dolması …yıldızlar aynı,mehtap aynı,baktığımız yer aynı: karşı tarafın ışıkları. Mustafa’dan Apostol’a Oktay Rıfat selamı;

burası dalyan kahvesi
ortalık süt mavisi
Apostol bu ne biçim meyhane
Tabağımda bir bulut
Kadehimde gökyüzü.

Apostal’da cevap hazır

Karşı kıyıya bağırır
Bela mısın vre Mustafaki.
Olmaz ki senden saki

Tekne rüzgârı pupadan alıyor. Sol yanımda Kalamaki, sağ yanımda Psili Amos sahili. bir yanda Zeyno el sallar, gözüm öte kıyıdaki Eleni’ye kayar. Elinde mandolini baş kasarada oturan tayfa ne durursun be… kasavet bastı..söyle bir şiir, mısralarını dalgalara yükle…rüzgâr alsın götürsün bilinmedik limanlarda, adı duyulmamış kıyılarda namımızı yürütsün. Kocakarılar yün eğirirken ‘’yola çıkmışlar…geliyorla rmış desin.‘’Köy kahvesinde kadidi çıkmış ihtiyarlar dedikodu kumpasını kursun. Korsanlar saldırmış. Telafat çokçaymış ,ama kaptanı da bilirsiniz… peh peh peh deyip araya tanışıklık koysun.. Şayialar kuşun kanadında Arşipel’i , Adriyatik’i, Bizim Deniz’i doğusundan batısına dolansın.Yola çıktık geliyoruz. Duyan duymayana aktarsın.

Ama durun hele. Yapmamız gereken bir iş var.Her yolculuğa çıkışta sağ olup selam edeceklerime, ölmüşlerin ruhlarının selametine gitsin diye bir kağıda hepsinin adını yazar bir şişeye koyarım. Sonra bırakırım şişeyi, denize…oyunbaz, işvebaz dalgaların keyfine. Benden selam olur gönül kardeşlerime. En başta tarihiyle, Herodot baba, destanlarıyla Homeros…daha yakınlardan Fernand Braudel, Cevat Şakir,e…

Teknenin yelkenleri rüzgarla dolmaya başlarken telsizden şansınız bol, yolunuz açık ola mesajı geliyor. Kim yolladı bilinmez ama şans lafı benim aklıma o an Sisam tiranı Polikrates’i düşürüyor.2500 yıl öncesinden kafasını uzatmış bana bir hayat dersi verir gibi. Çok ama çook şanslı bir adammış bu Polikrates.Her savaşı kazanmış,istediği her kadını almış,her hazineye benimdir demiş. Zamanın bilinen dünyasını Mısır kıralı Amasis’le pay etmiş. Dost olmuşlar. Başarılarını birbirine anlatan mektuplar uçurmuşlar. Bir mektubunda Mısır kıralı Amasis şöyle bir uyarıda bulunmuş. ‘’Bir dostun başarılarını öğrenmek tatlı bir şeydir. Ama senin bu büyük mutluluğun benim hoşuma gitmiyor. Zira tanrıları tanırım ve onların ne kadar kıskanç olduklarını bilirim. Sözlerime inanırsan hemen şunu yap. Senin için en yüksek değerde ve kaybetmekten en çok üzüleceğin şeyini seç. Ve onu çok uzaklara tanrılar için at. Bu sözleri okuyan Polikrates Amasis'e hak vermiş. O sırada gözü parmağındaki çok sevdiği mühür yüzüğe takılmış. Elli kürekli, kırmızı renkli gemilerinden birine binip adadan iyice uzaklaştığında altın çerçeveli zümrüt mühür yüzüğünü denize atmış.

Bu olayın üzerinden 4-5 gün geçmiş ki bir balıkçı çok güzel bir balık yakalamış. Onu satmaya kıyamayıp balığı Polikrates'e armağan etmiş.. balığın karnından zümrüt mühür yüzük çıktığında Polikrates bu kadar talihten dolayı ilk kez gerçekten ürkmüş.. Ve düşünmüş ki bu işte tanrıların parmağı vardır. Bir Papirüs Tomarına olanı biteni yazmış ve bir ulakla acele Mısıra yollamış. Amasis mektubu okuduğunda anlamış ki Polikrates'in sonu kötü olacaktır. Çünkü tanrılar bile kendilerine sunulan hediyeyi sahibine iade etmişlerdir.

Deniz üzerinde şanslı olmak iyidir amma velakin şans bir adama bu denli yakın olmamalı derim ben:. Olsa da uzun zamanlar boyu yakınlığını sürdürmemeli. İnsanoğlu bunu bilmeli şanslı olduğunda kazandığını pay etmeli, şanssız olduğunda ise şükretmeli. Hiç etmemeli şikayet,budur işte ol hikayet.


Çevrimdışı Tan Kaan Özkan

  • *
  • İleti: 2174
Ynt: AKDENİZ'DE PUPA YELKEN
« Yanıtla #1 : 21 Aralık 2016, 18:31:46 »
Vira bismillâh

Vira bismillâh deyip çıktık yola, selam gönderdik sağa sola. İki bin beşyüz yıl öncesinden selamımızı alan Pisagor uzaktan bize çizdiği üçgenleri, küreleri gösteriyor. Adadaki heykeli 3 adam boyu var. Parmağının işaret ettiği hem sabah hem de akşam yıldızı olarak bilinen bildiğimiz Venüs gezegeni.Ayrı yıldızlar yok..bunlar aynı yıldızdır ... adı da Afrodit’tir deyip kesip atmış rahmetli. Sert adammış, karizmatik, gizemli, hem bilgi hem de kehanet sahibiymiş. Az önce sözünü ettiğimiz şanslı ama zalim tiran Polikrates zamanında Adadan kaçıp Mısır’a gitmiş.20 yıl boyunca mabedlerde kalarak inisiye olmuş. Ezoterik bilgilere sahip olarak geriye dönmek üzereyken savaşta pers kıralı II.Kambiz’e esir düşmüş. M.Ö520 yıllarında Samos’a gri dönerek yarım çember adlı bir okul kurmuş. Hermetik bilgiler, felsefe, astronomi,geometri karışımı bi müfredat programı çerçevesinde yıllarca öğrenci yetiştirmiş mütebahhir bir zatmış.... din ile matematik onun öğretisinde bir araya gelerek kendinden sonra gelen tüm öğretilere sızmıştır. Ona göre evren bir sayı uyumuydu. Evrende mevcut her şeyin sayılarla açıklanabileceğine inanırdı. Osmanlıda da Hurufilik Pisagorun öğretisinden derinden etkilenmiştir.

Samos adası küçük ama adamı sağlam. Ben bunu bilir bunu söylerim. Sakın ola ki Apostol’un yedirdiği musakka’nın ,içirdiği uzoların hayrına böyle konuşuyorum sanmayın. Nah işte Aristarchus denen adam.O da M.Ö 310 yıllarında Samos da doğmuş.Eski adamların anlattıklarına bakmış,kadim bilgileri hatmetmiş ama bir türlü olay içine sinmemiş. Günün birinde ortaya çıkıp ‘’siz demiş kendinizi çok önemsiyorsunuz. Evrenin merkezinde yaşıyoruz diye ham hayallerle avunuyorsunuz…amma velakin evrenin merkezinde dünya değil güneş var…’’demesiyle höst…lafını bil de edebinle konuş filozof bozuntusu…Atan Pisagor’un sonunu unutayım deme. Alim Allah seni kebab eder külünü bu evren dediğin ne haltsa oraya savururuz demişler. Lakin Aristarchus ‘da yürek mangal gibi…Arkadaş demiş işte şuraya yazıyorum; ‘’dünya yuvarlaktır, dönmektedir ve sizin sandığınız gibi değil aslında kıytırık bir gezegendir, güneş etrafındaki yörüngesinde kendi halinde dolanmaktadır ve yıldızlar çook uzaklardadır, demiş şöyle bir gerinip bu evren dediğimin de ucu bucağı,sonu başı yoktur ha bilesiniz diyerek lafını bağlamış. Tabi cemaatte tıss yok. Ama içlerinden geçen besbelli. Tüh tüh bu herifin az biraz aklı vardı… onu da felsefe,geometri,evren,yıldızlar diye diye yedi bitirdi. Zeus müstehakını versin a adam ya savuş şuradan tatlı canı kurtar..ya da hazırlan…bak , ateş köz olmak üzere. Bakmış iş ciddi. Kimsenin kurduğu evren modelini ciddiye aldığı falan yok. O da zıplayıp bir kayığa tüymüş başka bir adaya. Asılar boyu esamisi okunmaz olmuş. Aradan tam 1500 yıl geçip de Kopernik namlı zat işte böyle böyledir de şöyle şöyledir diyerek Aristarchus’un dediklerini milimi milimine tekrarlayıp Avropa’nın şanlı bilim tarihine kendi adını yazdırmıştır.

‘’Ubi sunt qui ante nos fuerent’’ Bizden öncekiler neredeler.

Samos adası ile Dilek yarım adası milli parkı arasındaki boğaz öylesine dar ki 3oo kulaç ya var ya yok. Şöyle bir hız alıp zıplasan karşı kıyıya atlarım sanırsın. İşte boğaza girdik. Teknenin karinasını pışpışlayan minik dalgaların boğaz çıkışında azgın canavarlara dönmesi ihtimaline karşılık babafingo yelkenini körletip bir kat camadan vuruyoruz.Bir kahve içecek zaman anca var..

‘’Yüreğim acıyo be kaptan demiştin’’ gözlerini kaçırmış başka taraflara bakmaya çalışarak. Bir başka denizde, kör bir limanın karanlık bir barında tutulduğun Rum yosması sana terso yapınca. Benimde yüreğim bir başka türlü cız etmişti be Nikolayamu. Dolu dolu olmuş gözlerine bakınca… Amman bee demiştim sana kız mı yok? Mavra matia sou..sende bu kara gözler varken. Patlat vre Glykeria’dan bir rembetiko. Giftopoula sto xamam. Anlat şu hamamdaki küçük çingene kızını. Yok bu gece illâ ağlayacağız diyorsan sen söyleyesin Bournovalia, ben söyleyeyim İzmir’in kavaklarını. Öpüşsünler denizin dalgalarında,rüzgarın fısıltısında nağmeler. Gözlerini gözlerime dikip melul mahsun baktığında sana kızmıştım üstelik be niko… canımın içi. Rembetiko kesmez bizi dersen skilodika’ya geçeriz be koçum..mehtaba karşı uluya uluya ağlarız birlikte. Sonra boynuma sarılmıştın da.. ‘’100 yıl önce dedenle dedem öpüşerek, ağlayarak ayrılmışlar be kaptan. Dedem ölüm döşeğinde bile Türkçe konuşup,İzmir’den söz ettiydi, dedenin adını defalarca andıydı. Biz seninle kardeş sayılırız be kaptanimu. Her derdimizde seninle birlikte ağladık, sonra enayiliğimize yine birlikte güldük. Koca dalgaların, kalleş denizin bizi alt etmesine hiç izin vermedik.Nice limanları dolaştık, kuytu barlardaki yosmaları birlikte keşfettik…Ama bu Marika var ya kaptan…ciğerimi köz etti körolası kahpe…her daim inleyen bir sandouri’ye döndürdü gönlümü.

Tam da o sırada Marika kahrolası buğulu sesiyle ,ela gözlerini yuma,aça bir rebetika’ya başlamaz mı. İzmir’in Karşıyaka’sında İstasyon mahallesinin gülüydü. Aşık oldu …bir kuş gibi takıldı bir alaniaris’e… berduşa. Liman liman gezdi,söylediği rebetikalar dudaklarından bir çığlık oldu döküldü. Yıllar evvelinin göçünü anlattı…dedesini ,halalarını…şarkılara konu olan teyzesi Adriana’yı. Acı,ölüm,göç,tükenmeyen özlem,tutkular hiç düşmedi dilinden. Hangisi daha fazla acıttı yüreğini bilinmez…peşine takıldığı levendis kurnazi mi yoksa şarkılarında hep sözünü ettiği ailesini yerinden yurdundan eden göç mü? Araya karşılıksız kalmış bir aşkı sıkıştırıp manâlı manâlı Niko’ya bakarak ama yedi denizden arta kalmış mangas’lara fingirdeşerek söylediydi şarkılarını Marika.

O gece 2 litrelik Tsantali’yi kafana dikip bir yudumda şişenin dibini bulmuştun . Sonra Marika’nın gözlerinin taa içine bakarak..’’psefti dunya …yalan dünya diye bağırıp…sonra da bir zeybekiko oynarcasına ağır hareketlerle tavernayı da ,Marika’yı da tekneyi de terk edip karanlıklara karışmıştın.

Güneş son ışıklarını kıskanç bir erkek gibi gizlediği saatlerde, tam da Yunan adalarının arasında bir yerlerde bir kadeh uzo ve buzuki eşliğinde karşı kıyıdan yükselen ‘’bir varmış bir yokmuş. Dünyanın en güzel kenti İzmir’de yaşayan Adriana adlı bir kız varmış şarkısı mı seni aklıma düşürdü be Niko uzun yılların ötesinden.

Karalar birbirinden uzak…insanlar birbirlerine nedenini bilmeksizin düşman...hiç bitmeyen göçler. Endülüs’ten Selanik’e….İzmir’den Atina’nın Votanika mahallesine,İskenderiye’den İstanbul’un tatavlasına .Ama rebetika’daki aynı hüzün Fado’da, flamenko’da yaleli de var. Akdeniz’de ortak olan; göçlerle, savaşlarla parçalanmış,parçalandığı ölçüde bütünleşmiş dünyasıdır. Parçalandıkça Akdeniz’in çilekeş halkları yeniden bir araya gelebilmek gayretiyle İspanya’dan…Tunus’tan…İtal ya’dan..Anadolu’dan işe koyulmuş , çalışmaktadırlar. Akdeniz coğrafyasını Akdeniz dünyasına dönüştüren de bu dinamiktir işte. Akdenizli geride bıraktıklarını hiç unutmaz. Ama her zaman yüzünü geleceğe dönmüştür. Onun için geleceğe dair düşlerinizi, hayallerinizi, beklentilerinizi yükleyin tekneye. Kabaran dalgalar,kopan fırtınalar tekneyi oradan oraya sürüklediğinde, yanaşacağımız iskeleleri …oranın güzel insanlarını düşünün. Hayde bre mori..spaso dalgadaki ha.. dalga geçmekle olmaz. Tırmanın direklere, sancağı hisa edin…iskele alabanda…alesta tremola…Sanki…ötelerden bir yerlerden Niko’nun ‘’alesta kaptan ‘’diye bağırdığını mı duydum ne?

PRUVADA KORSAN GEMİSİ VAR…

Bir gök gürültüsünü andıran bu ses geminin içinde sanki bir fırtına kopardı. Yelkenleri dolduran rüzgâr bile şaşkınlık içinde bir an duraklayıp, birazdan olacakları bilmenin keyfiyle daha bir sert esmeye başladı. Korsan gemisi ufukta göründüğünde Kaptan tek çarelerinin güney, güney batı doğrultusunda esen rüzgârı yelkenlerine doldurarak en yakın limana sığınmak olduğunu biliyordu. Korsanlarla anlaşmak mı? Tayfanın sorduğu soruyu duymazlığa geldi ama koca denizde volta atan korsanların ne denli acımasız olduğunu kaç defa anlatmıştı. Yalvarsan da kolay bir ölüm vermezdi korsan dediğin. Ya seni forsaya çakar, bitmek bilmez günler boyunca kürek çekerdin..ya da kurtulmalık adı altında özgürlüğünü satın alabilmek için dilenciliğe başlardın. Tabi son çare korsanların eline geçmemesi için gemiyi havaya uçurmaktı. Ama bu son çareden hiç hoşlanmayan kaptan limanın uzaklığını ve arkalarına aldıkları rüzgârın gücünü anlamaya çalışarak ‘’Allah büyük’’ diye mırıldandı.

Korsan gemisinin güvertesinde, kasaraların üzerinde, mizana ve trenkete direklerinde sayısız korsan kum deryası misali kaynaştı. Palabıyıklılar, kesik kollular, tahta bacaklılar, kelleyi kazıtıp cavlaklığa soyunmuşlar, suratları güneşten kırış kırış olmuşlar, tek gözlüler, kulağı küpeliler, yok burunlular…hepsi karışıklığa meydan vermeden yerlerini aldılar.

Korsan gemisinin ön kasarasında rüzgâra ve karşısındaki ticaret gemisinin hazineleriyle dolu düşlerine sarılmış , dimdik ayakta, eğri palasına dayanmış duran korsan reisi denizin bulutlarla öpüştüğü yerde beliren yabancı gemiye gözlerini dikmiş bakıyordu. Kanlı gözleri ile rakibini kollayan, savunmasız avını parçalamaya hazır bir kaplan gibiydi. Bakışlarını, yerlerini almış korsanların, ölüm yoldaşlarının üzerinde gezdirdi. Birazdan belki de bir çoğu ölecek olan bu adamların gözlerinde korkuya benzer bir şeyler görmek ister gibi uzun uzun baktı. Sonra ilk emrini verdi: Düşman pruvaya alınacak…orsa yaklaşılacak…sancakları indirin…dirise edeceğiz. Ganimetiniz bol gazanız mübarek ola. Hayde vira bismillâh.

Akdeniz doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine onbinlerce deniz adamının cesedini kucağında taşır. Öfkelendiği zaman, gözünü kan bürüdüğünde canlarını dişlerine takmış gemicilerin üzerine yıldırımlarını yağdırmış, fırtınalarını yelkenlerin üzerine boca etmiştir. Kimi zaman tek tek, kimi zaman bir anda yüzlercesininin canını istemiştir. Ama ya insanlar. Akdeniz kızgın, öfkeli, suçludur da…denizi mekan tutmuş insanlar sütten çıkmış ak kaşık kadar masum mudurlar? Gözü doymak bilmez Akdeniz’de her kılıç kınına girmeden bir can almamış mıdır? Tonlarca ağırlıktaki gemileri küreklerle yürütmeye çalışan hangi ülkelerin çocuklarıdır. Onları bekleyen bir ana babaları, yollarını gözleyen bir yavukluları yok mudur?

Korsan yatağıdır Akdeniz. İspanyol, Berberi, Türk, Rodos’lu, Arap korsanlar…burnu büyük Venedikliler, süslü Raguza’lılar, uzun mantolu Fransız’lar, ucu bucağı belisiz denizi bir türlü paylaşamamışlardır. Macera arayan, yüreği kara, bileği güçlü, nam peşinde koşan sayısız adam Akdeniz’e akmışlar…öldürmüşler ama pek çoğu da zamanın bir noktasında, herhangi bir geminin mizana direğinin dibinde can vermişlerdir. Her işin bir bedeli mutlaka vardır koca denizde…

Kıyı insanları zaman zaman korsanlardan AMAN dilemiş, isteklerine boyun eğmiştir. Kimi zaman da onları bir kurtarıcı gibi karşılamış evladlarını ona asker vermiştir. Korsanlık ve Akdeniz; yüzlerce yıl havayla su, güneşle ay gibi birlikte anılmıştır. Aslında Akdeniz için fark eden hiçbir şey yoktur. O dalgalarını bir yükseltir, bir alçaltır. Rüzgârlarını bir o yana bir öte yana savurur. Kıyılarında yine üzümlerden şarap yapılır, yeşil zeytinler altın sarısı yağa dönüşür. Düşler gemilere yüklenip, kısmet aranmaya gidilir. Kime niyet kime kısmet onu da feleğin şaşmaz oku bize bildirir.

Demir almadan kadim Notion limanından
Claros’a uğramıştım dolunayın olduğu gece.
Haberdar olmak için kaderimin hazırladığı oyundan
Apollon’un büyük kahini Mopsos’a danıştım önce.

Birkaç gece önce gördüğüm rüyayı kahine anlatmıştım: Kocaman bir balık inanılmaz büyüklükte bir dalganın üzerinde durup benle konuşmuştu. Sesi gök gürültüsüne benziyordu.Ve gözlerimin içine bakıp şunları söylemişti: sen benim ve sen bensin,ve nerede olursan ol,ben oradayım. Her şeyde varım, ve ne zaman istersen hissedebilirsin beni…ve beni hissederek kendini hissedersin. İşte böle demişti balık. Anlattım rüyamı Kloros kehanet merkezinin ulu rahibine. Rüyamı yorumlasın bana yol göstersin diye.

Kahin uzun uzun gözlerime bakmış, Orakl’ını yüzüme haykırmıştı.

‘’Fırtınanın tepesine binmiş Apollon ,elindeki kuş bakar görünenin ötesine
Korkulacaksa bulunacak olandan çıkılmaz bu geminin seferine’’

Korku dolu rahipler birbirine sarılmış, Kahinin kaşları çatılmıştı.

Bir rahip Manteuma’nın ,gizli sözlerin anlamını bana açıkladı; PROMETHEUS göklere çıktı, tanrılardan ateşi çaldı ve geriye döndü. Bedeli neyse ödedi. İASON Argonaut’larıyla çarpışan kayaların arasından mucizeler denizine yelken açtı. Altın postu koruyan canavarı yendi ve geriye döndüğünde hakkı olanı aldı.

Yolcunun yolculuğunu engellemek isteyen güçler her zaman vardır. Denize gizlenmiş kayalar, yanındakini görmeyi engelleyen fırtınalar, dört kat karanlıkta mizana direğini aşan dalgalar ve alev, sıcak küller,kaynayan çamur,fokurdayan kumlar…Ama bir yolcu tüm engelleri tek tek geçebilirse, olağan dünyadan doğa üstü tuhaflıkların bölgesine ilerler. Burada daha önce hiç rastlamadığı hatta düşünmediği güçlerle karşılaşır. Tüm yolculuk bir sınavlar yoludur. Ama her şey bittikten sonra yolcu evine döndüğünde orada kendini bekleyen yetişkin,akıllı bir adam bulacaktır. Bu gizemli maceradan olgunlaşmış, sınırlarını bilme yeteneğine sahip olarak geri dönecektir... eğer dönebilirse.

Rahip, Kahin’in gizemli sözlerini bana açıkladıktan tekneye dönüp ardından derin düşüncelere dalmıştım o gece. Bir kadeh rakı, giderek tüm gök yüzünü dolduran ay ve karinaya vuran dalgaların müziği eşliğinde önümde uzanan denize bakıp korkularımı anlamaya çalışmıştım. Aklıma sen gelmiştin Niko. Çok yıllar evvel buna benzeyen bir gecede ‘’Yolculuk denize midir…yoksa bilinç dışına mıdır, yolcunun kendisi de bilmez. Aranan arzu nesnesinin tüm yolculuk sırasında bulunamıyacağını bilsek de bu yolculuğun sonunda yaşanacak içsel değişim yolculuğa çıkmayı elzem kılar’’. Yalnızlığın ortasında karanlıklara bakarak ‘’ her değişim sembolik manada bir mekanın katedilmesini gerekli kılar. İşte bizim bu denizde, bir limandan ötekine sürtmemizin nedeni tam da budur.’’ demiştin felsefe limonunu beyin salatamızın içine sıkarak.

Bilemiyorum be Niko demiştim… bu yolculuk esnasında, insanın farkındalığını idrak ederek bunu aşkın bir boyuta taşıması ve nihayetinde mistik bir bütünleşmeyi elde etmesinde mekanların çağrısı, Akdeniz’in daveti elbette önemlidir. Ama yolcu kendisinde saklı olan gizil güçleri tanıma noktasında girdiği yolculuklardan ancak bir farkındalıkla çıkabilirse sonsuzluğa açılmış olur’’ demiştim. Sonra Marika’dan söz ettiğimizin bilincinde, acının dinmesi, yaranın iyileşmesi, görece bir özgürleşme peşinde kat ettiğimiz onca yol…arzunun doyurulması değil, tanınması,kabul edilmesi, bilinçli benlikle bütünleştirilmesi değil midir be kardaşım demiştim de bana bakıp ‘’ama bazan yolcu geri dönmez’’ dediydin.

Kim bilir belki de Apollon’un kahini bu sefer gerçeği bilmiştir.

Gece tüm esrarıyla denizin üzerine inmiş, ufuksuz ışıksız bir karanlıktayız… yelkenler rüzgârı apazdan almakta, 20 knot'luk rüzgârla dalgaları yara yara ilerlemekteyiz.Tekne havuzluğunda hareketlilik sürüyor. Halatı laçka et…halatı ger..bumbayı sal. Yönümüzü bulmak için pusula, kronometre, sekstanta ihtiyacımız yok. İşte demir kazık…kuzeyde durmuş, gözlerini üstümüze dikmiş, hiçbir manevrasını kaçırmadan tekneyi izliyor. Bu gece biraz suskun, konuşmuyor. Yoksa dinlemesini bilirseniz her yıldız bir aşk hikayesini kulağınıza fısıldar. Kutup yıldızımızın az ötesinde büyük ayı, küçük ayı takım yıldızları çakmak çakmak bakışlarıyla konuşmaya hevesliler bu gece. Hikayelerini anlatmak istiyorlar…kulak kabartıyorum söylediklerine. Arcadya ‘da yaşayan Kallisto adlı bir prenses hem çok güzel hem de yetenekli bir avcıdır. Çapkınlığı dillere destan Zeus, Kallisto’nun peşindeyken, kıskanç karısı Hera gelir ve zavallı prensesi kocaman bir ayıya çevirir. Bu olayın üzerinden hayli zaman geçer Kallisto’nun oğlu Arkas büyür, yakışıklı bir erkek, anası gibi usta bir avcı olur. Ormanda avlanırken koca bir ayıyla karşılaşır. Ayı gırtlağından ağlamaya benzer homurtular çıkararak, pençelerini kaldırmış ona doğru koşmaktadır. Ayının üzerine doğru koşmasından ürker, oku yayına takar ve bırakır. Ayı ölmüş, o anda oraya gelen Zeus yaptığı hatayı Arkas’a anlatmıştır. Bu işte kıskanç Hera’nın parmağı vardır. Zeus işlediği günahın dehşetiyle elem duyan Arkas’ı da, Kallisto’yu da takım yıldıza dönüştürüp var gücüyle gök yüzüne fırlatır. Kallisto büyük ayı, Arkas küçük ayı olarak birbirinden hiç ayrılmadan , Okeneos’un sularına dalıp gitmeden sürekli birbirleriyle, arada bir yalnızlık ve hasretlik çeken denizcilerle konuşarak yaşayıp giderler.

Pleiad’lar Titan Atlas’ın yedi kızına deniyordur. Poseidon’un oğlu ORİON bir gün Pleiad’ları anneleriyle birlikte gezerken görmüş ve pek beğenmiştir. Kızlar Orion’a yüz vermemişlerdir ama Orion yıllarca onlara askıntı olmayı sürdürmüştür. Aynı kızların üç tanesi zaten önceden Zeus’un tasalluduna uğramış ona çocuk doğurmuşlardır. Çok yakışıklı, güçlü bir avcı olan Orion’u kıskandığından mıdır yoksa kızların şikayetinden midir bilinmez, Zeus bu kızları önce güvercin’e dönüştürmüş sonra da avcının elinden kurtulmaları için yıldız yaparak YEDİ KANDİLLİ SÜREYYA denilen Pleid burcuna dönüştürmüş, gökyüzünde mutena bir yere yerleştirmiştir. Kızlar Orion’un takibinden bir süre kurtulur gibi olmuşlardır ama Orion da bir süre sonra belasını bulmuştur. Bizim buralardan komşumuz olan ARTEMİS’e bulaşmış, tam bilinmiyor… ya bakire tanrıçaya ya da onun kızlarından birine aşık olmuştur. Aşkından yanıp yakılsa da, yemeden içmeden kesilse de adı kutlu Artemis’e ya da kızlarına musallat olmanın bedelini, Artemis’in gönderdiği bir akrep ona ödetmiştir. Ardından sonsuza kadar ışığını bizlerden eksik etmemesini dilediğimiz Artemis, Orion’u da, av köpeklerini de,onu sokan akrebi de yıldız yapmıştır. Orion’u cebbar burcuna çevirmiş ve akrep burcunu da Orion’un ardına takmıştır. İşte gökyüzü denizinde Orion’un Akrep burcu önünden kaçıp kurtulmak için daima koşuşturup durması ve Pleiad’ları kovalamaktan bir türlü vaz geçmemesi hep bu aşk hikayesi yüzündendir. O kovalamaca bu gün de devam etmektedir. Orion, akrep ve pleiad’lar asla aynı anda gökyüzünde yer almazlar.


Çevrimdışı Tan Kaan Özkan

  • *
  • İleti: 2174
Ynt: AKDENİZ'DE PUPA YELKEN
« Yanıtla #2 : 21 Aralık 2016, 18:31:58 »
Ama ben en çok kendi burcum olan İkizlere bakarım uçsuz bucaksız gök denizinde. Kastor ve Polluks adlı ikiz kardeş macerayı severler ve görevleri tehlikede olan gemileri kurtarmak, denizcileri korumaktır. Ne zaman görünür olsalar(çünkü yarı zamanlarını Hades’in ülkesinde geçirirler) bir avuç buğdayı denize atarım… teknemi Poseidon’un şerrinden Zeus’un öfkesinden korumaları için. Ama en çok kutup yıldızını dinlemeyi severim. Çünkü o tüm yıldızların hikayelerini bilir. Hele keyfi de yerindeyse hikayeleri bir de ballandırır ki…

Kış çıkışı, oturmuşum bir zeytin ağacının kuytusuna, başucumdan uzak denizlere esen yellere bırakmışım kendimi. Hayallerim tekneden hızlı, süzülüyorum koca denizde bir uçtan öteki uca. Bir yandan tekneyi kalafata çekmekteyiz limanda, gemiyle birlikte kendimizi de elbette. Tekne kirinden, pasından arınır yeniden Akdeniz’e bıçak sırtı dalgaları yarmaya hazırlanır. Biz de kıştan, nemden sızlayan kemiklerimizi güneşe teslim eder hazırlanırız yeni bir mevsime. Selam olsun bizi hatırlayanlara…unutmayanlara

Doğu yeli katmış bizi önüne yelkene yandan yandan üfürüyor. Orsadan Apaza atmış tekne kendini. Biz de mandarları az biraz boşlayıp, çekmişiz salmayı iki boğum yukarı geniş apazda seyretmekteyiz. Hey babam be motor mu taktın a mübarek. Bu hızla bir haftada varmaz mıyız Cebeli Tarık’a… varıp da Alicante yakınlarında Calpe’de karakaşlı, kara saçlı Dolores’in barında iki kadeh sıcak şarapla kanımızı ısıtmaz mıyız? Beatrize manidar bir göz kırpıp, sevgilisi Miguel’e çakmaz mıyız uzak ellerin selamını.

Doğu yeli çuval doldurur, Batı yeli bela getirir. Achilleus değil miydi Batı yeli Zefiros’a yalvaran, onu yardıma çağıran, öldürülen dostu Patroklos’u yatırdığı odun yığınını ve kurban ettiği çocukları tutuştursun diye. Savrula savrula yola düşüp, önünde ardındaki bütün bulutları önüne katıp gümbür gümbür yeri göğü sarsmaya başlayarak Troya önüne gelmedi mi Zefiros.. Daha sonra Troya ovasına ve denizin üstüne çullanıp her yöne yayılıp, denizin sularını savuraraktan oluşturduğu dalgaları şahlandırarak altın tolgalı, tunç yürekli Hector’un yüreğine ilk kuşkuyu düşürmedi mi? Ve denizde titreşen kızıl-kara karışımı gölgeler dolduruyordu her yeri… uğultusu dinmek bilmiyordu...taş üstünde taş kalmayıncaya kadar kıyıda durup Yunanlılar’ın hilelerini, ihtiyar kralın gözyaşlarını izledi. Sonra da avanesiyle birlikte Trakya göklerinin üstünden evine döndü güney yeli.

Kuzey yeli kükremiş geliyor. Amman haa.. diyemeden suratımıza ilk dalganın şaplağını yememizle salmayı indirip, ana yelken iskotasını toparlamaya girişiyoruz. Az biraz boşlayıp yelkeni küçülttük mü tekne rüzgâr üstüne dönüyor. Kuzey yeli bizi İskenderiye mi desem, Marsa Matruh mu desem atıyor bir yerlere. Mayna ediyoruz yelkenleri, küçük dalgalar süpürüyor karinayı, giriyoruz beş bin yıllık bir limana. Laçka ediyoruz demiri. Oturduk mu bir kıyı lokantasına bakıyoruz parlak gözlü belinde futasıyla yampiri yürüyen delikanlının gözlerine. Getirdiği felafele, yanında bir tabule. Mangaldan çıkardığı Çamukaları dizmiş bir tepsiye yanında olmazsa olmaz bir hurma arakı. Ah gözünü sevdiğimin rakısı. Ah Akdeniz… Uzun yüzyıllar dünya-oyun-hayatın kalbi burada atar. Korsanlar, tacirler, maceraperest gezginler mağripten maşrıka uzanır. Karavel’ler, kadırga’lar kalyonlar balıkçı sandalları doğudan batıya yol alır. Bir pırlanta kolye gibi; İstanbul, Kudüs, İskenderiye, Marsilya Venedik, Cenova, Dubrovnik, Selanik…

Kimseler bilmezdi beni. Bir adanın terk edilmiş kuytu bir limanında topal bir martıydım. Deniz, güneş, balıklar yoldaşlık ederdi bana. Güney rüzgârı en güzel şarkılarını söyler, kimi zamanda uzaklardan, izi silinmiş yollardan, unutulmuş kovuklardan haberler taşırdı bana. Benim haberlerimi de dostlara nasıl ulaştırdığını kulağıma fısıldardı. ''Angeliki derdi, kocaya varmış, üç çocukla evinin önünde yün eğiriyordu ki, sen düştün aklına. Uzun uzun denize baktı..şöyle derin bir soluk alıp boran misali bırakıverdi havaya. Senin için kaptım geldim, işte bu Angeliki’nin kokusudur.'' Bir içime çekerdim yıllar öncesinde isteyip de alamadığım kadınımın, KULA’mın kokusunu. Ah bre güney yeli kimseler bilmezdi nerelerde olduğumu… terk edilmiş bir limanın topal martısıydım ben… ne uğraşır, eğlenirsin benimle.

Akdeniz sıradan bir deniz değildir. Bir farklı katmanlar ve anlamlar denizidir. Dünyada mevcut tüm denizler tarih sahnesine ikinci perde de giren küçük rollere sahip oyuncular olurken, o en baştan beri bir başrol oyuncusu olarak tarihin başlangıcında yer alır. Uzun yüz yıllar boyunca ulusların kaderini tayin eder. Kimisini zaferler ve uzun bir yaşamla onurlandırırken, kimisini tarih atının nalları altına atar. Sıradan bir günde güneşin bu denizden doğuşuyla yükselen ve parlayan uygarlıklar, başka bir günde güneşin bu denizde batmasıyla yok olur. Tarihin mezarlığı; kent devletleri, krallıklar, imparatorluklar, bilinen bilinmeyen uygarlıklar ile doludur.

Akdeniz en azından dört bin yıldır- belki de bunun iki katı bir süre boyunca-insanları kendine çekmiş, onları kıyılarında yerleştirip ‘’uygarlaştırmıştır’’; bu son yüzyıla, yakın bir tarihe kadar böyle sürüp gelmiştir. Böylelikle de Akdeniz, ardı arkası kesilmeyen bu akınların aşıladıkları yeni kan sayesinde kendini canlı tutmayı becermiştir.. Bu canlılığın bedelini de hoyrat ve kanlı bir tarihle öder. Bu tarih, yıkımlarla ve yağmalamalarla, kıyımlarla, sürgünlerle, topluluklar arasında meydana gelen kanlı çarpışmalarla kesintiye uğramış kanlı bir tarihtir. Buna karşılık, yeni gelenler burada hazır buldukları tekniklere, yaşam tarzlarına, dinsel inanışlara çabuk uyum sağlayıp yerleşik tarım düzeniyle, gezginci hayvancılık arasında, kuru tarım ile suların dâhice evcilleştirildiği tarım arasında, kentlerle kırsal alanlar arasında, insanı düş kırıklığına uğratan ve giderek verimsizleşen bir toprağın sunduklarıyla daha fazlasını vadeden deniz arasında kurulmuş bulunan kırılgan ve kararsız geleneksel dengelerin sunduğu olanaklardan alabildiğine yararlanmışlardır..

Akdeniz bir yandan, insanları kendine çeken ama aynı zamanda kendi kültürünü onlara özümleten bir odak, öte yandan, insanların, hayvanların, bitkilerin, malların ve tekniklerin, dinlerin ve simgelerin dolaşımı için ayrıcalıklı bir alandır. Bu dolaşım kimi zaman öyle hızlı olmuştur ki, bir yenilik karşısında, onun çıktığı yerde mi gerçekleştirildiğini, yoksa dışarıdan mı getirildiğini anlamakta güçlük çekilmiştir. Tarihçiler ve tarih öncesi uzmanları bu etkilerin izlerini sürerken sık sık yollarını şaşırırlar. Ve bu durum tarihin doğuşundan beri böylece sürüp gider.

Ama bir yandan da Akdeniz’in çevresine sıralanmış kültürler kendi özgün geleneklerini bir ölçüde muhafaza etmişlerdir. Her biri diğerinden bir şeyler almış ama alınanı kendi bünyesinde eritmeyi bilmiştir. Herkes için önemli ve koşullandırıcı bir nitelik taşıyan olgu denizin kendisidir. Denizcilik zamanla bir kar kaynağı ve iktidar alanı olduğunu göstermiş, her politik gücün amacı, tüm kıyıları birbirine bağlama ve ticaretin denetimini ele geçirme idi. Denize yayılan tüm aktörlerin düşü ticaret yaparak zengin olmak, etki alanını genişletmekti. Böylece doğaları gereği her zaman daha ötelere ulaşmaya eğilimli olan denizciler, ardından egemenlik, nüfuz bölgelerini genişletmeye çalışan kara güçleri, tarihin sahnesinde yerlerini almaya başladılar. Ve elbette bu oyunu oynarken geçmiş yüzyıllardan devraldıkları rekabetleri ve çatışmaları da beraberlerinde sürüklediler. Akdeniz hiç bitmeyen bir oluş bozuluş sürecini bıkmadan, sıkılmadan yüzyıllarca sürdürmüştür.

Braudel'e selam olsun.

Noli me Tangere.

Hiç kimse bana dokunmasın. Tüm insanlar çeksin ellerini… merak taşıyan gözlerini. Sadece Akdeniz’in suları sarsın kıştan çıkan bedenimi. Dilime değen tuzlu sular tarifsiz hazlar oluştursun. Akdeniz’e duyulan aşkın dışında tüm düşünceler beynin kaybolduğu yerdeki o yakıcı kaşıntı içinde yitip gitsin bir yerlere. Noli me Tangere. Biliyorum ki eğer bana hiç kimse dokunmazsa deniz bana ulaşacak ve ele geçmez ruhumu kıskıvrak yakalayacak

Uzaklardan yaklaşan o heyecanlı gerilim derinlerde bir noktadan uç veriyor. Gün be gün, parça parça farkına varmadan deniz içimdeki bir yerlerde yaşıyor. Ama biliyorum ki o beni kendi dokunulmaz bütünlüğü içinde yaşar.

Reis derdi bana kara kocaman gözleri olan zayıf tayfa; denize çıkınca sıkıntıdan kurtuluyorum, karada uyuşan kanım hızlanıyor. Kış zamanı içime dolan mezarlıklara gitmek, saatlerce oturup ölümü düşünmek arzusu, içimi saran kasvet, denize açılma vakti geldiğinde… sanki kuş olup uçuveriyor ruhumdan. Bedenim bir hafifliyor, bıraksalar bir göz kırpması süresinde mizana direğine tırmanıvereceğim. Bir güvercin olup gökyüzünden uçsuz bucaksız suları seyredeceğim. Teknenin en yüksek yerinden kendimi bıraktığımda biliyorum ki suya bir balık olarak düşeceğim. Karadayken ölümü düşünen sıkıntılı ben, denizde hem kuş, hem balık olacağım… bedenimi karada bırakıp ruhumu özgür kılacağım.

Bütün dünya çekip gitti ve yalnızca tensel bir ziyafet var… yarın yok, dokunacak kimse yok ve gidilecek bir yer yok. Yalnızca bu deniz, bu öğleden sonra ve ben varım. Denizin gücü ve isteğine karşı direnebileceğim bir tutunma noktasına sahip değilim. Denizin ruhumu saran arzusu, bedenime çağrısı bana boyun eğmemi söylüyor. Karşı konulamayacak bir isteği tüm hücrelerimde duyarak kendimi teslim ediyorum suların serinliğine… İpek, mavi bir çarşaftan kayarcasına bırakıyorum kendimi sevgilinin okşayıcı ellerine. Kıskanç bir kadının envai çeşit korkularıyla ıslanmış fantezi dünyasına dalıyorum. İlk anda tüm bedenim kasılıyor. Ardından sular beni tamamıyla sarıyor, sarmalıyor, nefessiz bırakıyor. Kalbimin uzun sürmüş bir ayrılığın ardından kavuşma anının tekinsiz tedirginliği içinde sıkıştığını hissediyorum. Soluklanıp ellerimi açıyor ve aylarca uzakta olmanın verdiği bir acemilikle ona sarılmaya çalışıyorum. Bir kulaç, bir kulaç daha… sonunda o soğuk duruşundan vazgeçip izin veriyor bana… kollarımın, ellerimin, parmaklarımın dokunduğu her noktaya ulaşıp gizini keşfedeyim, unuttuğum ayrıntıları hatırlayayım diye. Kendimi bırakıyorum. Sular başımı, bilincimi örtüyor. Dünya ile arama dile gelemeyen bir hazzın mesafesini yerleştiriyor..Hayli uçarı ve ayrıksı zevkler denizinde soluksuz kalıyorum… bedenimde ancak farkına varabildiğim titreşimler… Derinlerde bulduğum, günahın tüketilemez hazzı. Aylar süren bir ayrılığın ardından gelen buluşmalarda, şehvetin yıkıcı tenselliğinin ani bir patlamayla sıradan beklentileri aşması gibi. Derinlik sarhoşluğu tüm bedenime yayılıyor… artık dayanamıyorum… kıskanç bir kadının sürekli orda kalmamı buyuran fısıltılarına kulaklarımı kapatıp, güneşin dünyasına, farklı bir cümleler kalabalığına dönmek zorunda kalıyorum. Gözüm güneşte ama gönlüm derin mavilikte. İlk dokunmanın, birleşmenin verdiği hazzın ardından küçük dalgaların etrafımda dolaşmaları, dokunup kaçmaları ve bıkmadan tekrar tekrar dokunmaları erotik bir dans başlatıyor bedenimle dalgalar arasında. Uzanıyorum boylu boyunca, saçlarımı, bedenimi okşuyor, dili kulağımda, dudaklarımda geziniyor…hiçbir sevişme bu denli sırılsıklam olamaz. Hiç kimse bana bu denli dokunamaz. Noli me tangere…ben yalnız sana aitim.

oyunbaz

Gizem yoktur.Oyun vardır.